ABD, Orta Menzilli Nükleer Kuvvetler  Anlaşmasından çekildi.
Birçoğu bunun nükleer sistemlerin açılmasını engelleyen diğer anlaşmaların sonu,
Yeni bir silahlanma yarışının başlangıcı olarak düşündü.

*
1987′ de Orta Menzilli Nükleer Kuvvetler Anlaşması ( INF) ile Soğuk Savaş’a son verilmesi öngörülüyordu.
Anlaşmayla birlikte iki süper güç eş zamanlı olarak orta menzilli tüm nükleer füzelerini imha etme taahhüdünde bulundular.

*
2007’de ABD, Polonya ve Çekya’da Füze Kalkanı konuşlandırınca, Rusya  bu silahların INF Anlaşmasını ihlal ettiğini ilan etti.
Pentagon bu suçlamayı, Füze Kalkanı silahlarının füze olmakla birlikte, diğer füzelere karşı savunma amaçlı olarak konuşlandırıldıklarını,
Bu yüzden INF Anlaşması kapsamına girmediklerini belirterek yanıtladı.
Rusya, bunu ABD’ nin ilk vuruş kabiliyetine ulaşma girişimi olarak gördü.

* .
ABD’nin füze savunma sistemini etkisiz hale getirecek yeni sistemin geliştirilmesine başladı.
Rusya zaten savunması gereken tüm silahlara sahiptir, hava savunma ve elektronik harp sistemleri birinci sınıftır.
ABD’nin  savaşı ise uydu iletişimine, hava üstünlüğüne ve füzelere bağlıdır.
Rusya  bu program uygulamaya konulduğu için anlaşmanın kadük hale geldiğini ileri sürdü.

*
Bu süreçte ABD’nin çok aktif olmasına karşın, mesela Orta Doğu’daki savaşlarda pek başarılı olamadığı söyleniyordu.
Ama ABD kendi hedefleri doğrultusunda sabırla ilerlemekte ve uyumlu bir askeri, ticari ve diplomatik strateji izlemekteydi.

*
Bugün ABD’nin yeni stratejisi  askeri, ekonomik ve diplomatik planda tamamlanmıştır.
Her bir unsur birbiri üzerine eklemlenmiş, herkes üzerine düşen görevi bilmektedir.
Bu stratejinin başat gücü, dünyanın geri kalanındaki karar vericiler tarafından anlaşılmamış olmasıdır.
Bu anlamda ABD, Donald Trump’ın  bilinçli olarak yürüttüğü kaotik iletişimiyle pekiştirilen sürpriz etkisine sahiptir.

*
Nitekim 26 Temmuz’da Brezilya/ Rio de Janeiro’da BRICS Dışişleri Bakanları toplantısında Rusya Dışişleri Bakanı S.Lavrov,
Washington ile INF ihtilafını karşılıklı şeffaflığa dayalı önlemlerle çözmeye hazır olduklarını açıkladı.
“ABD’nin, uzaya silah yerleştirme konusunda, artık hayata geçmeye başlayan planlarından dolayı endişeliyiz.
Bu yeni küresel silahlanma yarışına yol açacak” dedi.

*
Çünkü Trump yönetimi, 2018 başında nükleer caydırıcılık ve savunmaya yönelik ABD’nin ana politikası olan Nükleer Doktrini’ni yayınlamıştı.
Doktrinin ana teması, bir önceki doktrindeki stratejik nükleer silahların büyük ölçüde aşağı çekilerek projeksiyondan ayrılmasını öngörüyor.
Böylece 2010’dan itibaren dünyada giderek artan nükleer silah tehditlerine karşı nükleer silahların yayılmasını önleme ve nükleer silah sayısını azaltma taahhüdünde bulunuyor.
Ama düşük verimli, daha kullanışlı nükleer başlıkların konuşlandırılması çağrısında bulunuyor.
Böylece ABD’ye uluslararası arenada işlediği her türlü eylemin sorumluluğunu reddetme fırsatını da veriyor….

*
Doktrin taslağının hazırlıkları Savunma Bakanı J.Mattis ve Genelkurmay Başkanı Yardımcısı General P.Selva yönetiminde 2017 Nisan’ında başladı.
Belgenin asıl yazılımı, Ulusal Kamu Politikaları Enstitüsü’nün liderliğinde bir grup nükleer düşünüre bağlı olan,
Eski bir Nükleer Enerji Santrali görevlisi ve Nükleer Füze Savunma politikasından sorumlu  Dr.Robert Soofer tarafından organize edildi.

*
Soofer’e bağlı nükleer düşünürler, muhtemelen Rusya ya da Çin tarafından büyük bir saldırıya uğranılması durumunda;
ABD’nin nükleer caydırıcı gücünün güvenilir olmadığına karar verdiler.

*
ABD’nin  özellikle Rusya ile bir çatışma halinde erkenden düşük kapasiteli taktik savaş başlıkları kullanacağını,
Bunu Rusya’nın da bildiği, bu yüzden bu boşluğun daha düşük verimli silahlar kullanarak doldurabileceğini öngördüler…

*
Üstelik ABD’nin nükleer cephaneliğine yönelik takviyeleri etkisizdi.
Halbuki denizaltı gemisi  fırlatım mekanizması üzerine düşük verimli savaş başlıklı füzeler konsa ve ateş edilse,
Ya da mesela uzaya füzeler konsa,
Rusya bu füzelerin düşük kapasiteli savaş başlığı taşıdıklarını nasıl öngörecekti?
Sonuçta balistik bir füzenin ateşlenmesinin bile büyük bir tırmanış olduğuna  karar verdiler.

*
Ve yeni Doktrin’in kilit kararı, düşük verimli nükleer bir seçenek dahil olmak üzere;
“Nükleer Üçlü” denilen; Bir savaş halinde hayatta kalabilmek: İlk vuruşu yapabilmek için ülkenin geniş kapsamlı nükleer cephaneliğini içeren varlıklarının çeşitli silah platformlarına yayılması: Stratejik olmayan nükleer kapasitenin sürdürülmesi oldu.

*
Politikasını ise potansiyel düşmanların herhangi bir ölçekte nükleer saldırılarını ve nükleer olmayan stratejik saldırganlığını caydırmak,
Caydırıcılık başarısız olursa zararın sınırlanması için ABD nükleer güçlerinin özel ve esnek rolü belirliyor…

*
Doktrinde düşük verimli nükleer bombadan en fazla beş kilotonluk ( Hiroşima’ya 20 kiloton atılmıştı),
Savaş başlığı bir denizaltı üzerine monte edilen Cruise füzesine konuşlandırılacak bir nükleer bomba kastediliyor.
Bu modernizasyon programı maliyetinin gelecek 30 yıl boyunca 1.2 trilyon dolar olacağı  hesaplanıyor…

*
Elbette daha ilk andan beri Nükleer Silahsızlandırma grupları yeni doktrini şiddetle kınadılar.
Doktrinin nükleer silah kullanımını teşvik edeceği, nükleer silahsızlandırma çabalarına engel olacağı söylendi.

*
Ancak nükleer alanda Kuzeydoğu Asya’daki hızlı stratejik bozulma göz önüne alındığında da;
ABD’nin Asya’daki en yakın müttefikleri Japonya ve Güney Kore yeni doktrine güçlü bir destek verdi.

*
Ama Kuzey Kore’nin nükleer silah programı geniş çaplı stratejik zorluklar yaratması nedeniyle engellemek de,
Kuzey Kore’yi kriz ya da konvansiyonel bir savaş sırasında durdurmak da zordur.
Pyongyang’ın, konvansiyonel güc yoksulluğu ve tırmanış kontrol kapasitesinin sınırlı oluşu düşünüldüğünde,
Bir çatışmanın başlangıcında tam ölçekli nükleer saldırılar gerçekleştirmeyi stratejik bir tercih olarak kullanacağı açıktır.
Bu yüzden doktrin; K.Kore’nin kıtalararası balistik füze yeteneği ve hazırlık aşamasında olan kıtalararası balistik füze kapasitesi karşısında,
ABD’nin vatandaşları ile Japonya ve Güney Kore gibi müttefiklerinin güvenlik açığına karşı bir nükleer karşı saldırı başlatma kararı almasında, zorlayıcı bir avantaj olarak kabul ediliyor.

*
Doktrine göre bu avantajın ardında  ABD’nin geliştirdiği nükleer tepki kabiliyeti, füze savunmaları ve müttefikler için genişletilmiş caydırıcılık önlemleri bulunuyor.
Buna yönelik çeşitli senaryolar ABD için ince ayarlanmış esnek yanıt seçeneklerini gerektiriyor.
Ancak bu şekilde tam olarak hedeflenen düşük verimli nükleer karşı saldırıların yapılabileceği öngörülüyor
Önce bir denizaltı gemisinde konuşlandırılan balistik füze savaş başlıklarıyla düşük getirili bir seçenek sunmak,
ABD’nin Kuzeydoğu Asya’daki caydırıcılığının  boşluğunu doldurmakta çok önemli addediliyor.

*
ABD’nin yeni Nükleer Doktrini 2010’dan beri Çin ile sürdürülen stratejik istikrarı da öngörüyor.
Pekin’in nükleer politikasında karşılıklı anlayışı güçlendirmek amacıyla diyalog arama arzusuna işaret ediliyor.
Bununla birlikte Çin’in nükleer yeteneklerinin ya da herhangi bir nükleer silahın kullanımı yoluyla avantaj elde etme potansiyeline karşı  alarm da veriliyor.

*
Böylece ABD-Çin nükleer ilişkilerinde fiili olarak karşılıklı hassasiyetin geçerli olmasıyla;
Asya’da ABD ve Çin ilişkilerinde bölgesel istikrarın sorunlu hale gelmesi,
Çin’in nükleer caydırma stratejisine odaklanması,
Çin’in, ABD’nin operasyonel erişim konsepti doğrultusunda stratejik olmayan nükleer silahları kullanmaya hazır hale gelmesi ivmeleniyor.

*
ABD’nin aksine ne Rusya ne de Çin dünya çapında hegemonyaya ulaşmaya çalışıyor.
Sadece kendi alanlarını savunmaya ihtiyaç gösteriyorlar.
ABD’nin her ikisine de  yönelik tehditi, onları müttefik yapıyor.
Çin’in daha fazla savunma kabiliyetine ihtiyacı varsa, Rusya bu ihtiyacı memnunlukla karşılayacaktır.
ABD ise kendisini yeni Rus sistemlerinden savunmak için hep caydırılmaya devam edecektir…
Dünya böyle dönüyor…
Ama Türkiye’nin S-400′ leri vardır…

4.8.2019

Yorum Gönderin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.