Rusya Devlet Başkanı V.Putin, Osaka’da başlayan G20 zirvesi öncesinde,
Liberal fikrin Avrupa ve ABD’de başarısızlığa uğradığını ve bu fikrin artık hükümsüz kaldığını söyledi…
Sözlerinin liberal ya da diğer fikirlerin dışlanması gerektiği anlamına gelmediğini söyleyen Putin,
“Başarısız liberal fikir bile var olma hakkına sahiptir ve bu fikrin bazı açılardan desteklenmesi bile gerekir.
Ancak bu fikrin mutlak hâkim faktör olma hakkı bulunduğunu düşünmemelisiniz.
Kamuoyunun çıkarlarını göz önünde tutmalısınız. Bunu yaparsak büyük siyasi karmaşalar ve sorunlardan kaçınabiliriz” dedi…

*
Geçen yüzyılda Lenin, ” Emperyalizm, ABD kapitalist tekellerinin ve mali sermayesinin egemenliğinin kurulduğu aşamasıdır:
Bu aşamada, sermaye ihracı hissedilir bir önem kazanır:
Dünya’nın uluslararası tröstler arasında paylaşılması başlamış ve tüm toprakların en büyük kapitalist güçler arasında bölüşümü tamamlanmıştır” diyordu…

*
Bugün birleşme ve satın almaların etkisiyle ulusötesi şirketler küresel egemenlerdir.
Ama hiçbiri  Amerikalıların çıkarlarına hizmet etmiyor.
Aksine çıkarlarını en düzeyde tutmak için  ABD devletinin imkanlarını araçsallaştırıyorlar…

*
Bu yüzden Başkan D.Trump, serbest rekabet yoluyla kapitalizm öncesi devlete;
Bir yanda gelişmiş ve istikrarlı ülkeler, diğer yanda emperyal küreselleşmeyle henüz bütünleşmemiş istikrarsız devletlerin;
ABD ekonomisine yeniden yatırım yapmasını sağlamak,
Pentagon ve CIA’ yı bugünkü işlevlerinden Ulusal Savunmaya geri getirmeyi,
Küreselleşme ile ilgili yeni kurallar manzumesi oluşturarak, emperyalizme yeni bir yön vermenin iddiasını yürütüyor.

*
Bunun için ABD’yi uluslararası ticaret anlaşmalarından geri çekiyor.
Eski düzeni belirleyen hükümetlerarası yapıları tasfiye ediyor.
“Ticaret Savaşları”nı başlatmıştır.

*
Ancak ticaretle birlikte güvenlik uluslararası düzenin kilidini oluşturuyor.
Ve Trump yönetiminin emperyalizme yeni bir yön verirken dayandığı garanti;
ABD’nin nükleer caydırıcılık ve savunmasına yönelik ana politikası olan Nükleer Doktrinidir.

*
Doktrinin ana teması, stratejik nükleer silahların büyük ölçüde aşağı çekilerek projeksiyondan ayrılması,
Böylece 2010’dan itibaren dünyada giderek artan nükleer silah tehditlerine karşı nükleer silahların yayılmasını önlemeye ve nükleer silah sayısını azaltma taahhüdünü kapsıyor.
Ama düşük verimli, daha kullanışlı nükleer başlıkların konuşlandırılması çağrısını içeriyor.
Bu Trump yönetiminin emperyalizme yeni bir çehre kazandırmak uğrunda, uluslararası arenada her türlü eyleminin sorumluluğunu reddetme fırsatı veriyor!

*
Bunlar ABD Başkanı Donald Trump’ın, Küresel Liberal Sistem algısını oluşturuyor.

*
Ancak işte V.Putin gibi liderlerle bir başka düşünce de hızla gelişiyor.
20.yüzyıl imparatorlukların çöküşüne, ulus devletlerin zaferine sahne oldu.
Ulusların kendi kaderlerini tayin etmesi devletler için bir meşruiyet sınavıydı.
Batı’nın egemen seçkinleri  Soğuk  Savaş’tan sonra  ulus devlet modelini tüm rakip siyasi örgütlenme biçimlerinden daha üstün tuttular.
Liberal değerlerin  dünya çapında yayılmasıyla  Batı hegemonyası dönemi  başladı.
Uluslararası Para Fonu, Dünya Bankası ve Dünya Ticaret Örgütü gibi Batılı egemen uluslararası örgütlerle, egemen devletlere dayalı yeni bir küresel düzen oluştu.

*
Bugün  Çin ve Rusya’ nın egemenleri bir milleti ya da bölgeyi değil, istisnai bir uygarlığı temsil ettikleri iddiasındadırlar.
Soğuk Savaş sonrası jeopolitiğin liberal evrenselcilikten kültürel istisnailiğe dönüştüğünü savlıyor,
Batı liberalizmini ve küresel pazar toplumunun genişlemesini reddediyorlar…
Çünkü kültürel değerlerini ve siyasi kurumlarını kendilerine özgü medeniyetler olarak tanımlıyorlar.
Böylece liberal dünya düzeni sona mı eriyor ve  medeniyet devleti mi yükseliyor, sorularının ardı arkası kesilmiyor…

*
Totaliter devlet komünizminin çöküşü ardından liberal piyasa demokrasisi söz konusudur.
Ama giderek hem Batı hem de “geri kalan”da;
Devlet kapitalizmi oligarşik güç ve zenginlik konsantrasyonları yarattığından yumuşak totalitercilik biçimlerine kayılıyor.
Oligarşiler, Fransa cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’da olduğu gibi daha liberal olabilen demagojik liderlerin,
Ya da Macaristan’ın başbakanı Viktor Orban gibi bir popülistin  yönettiği demokratik ve otoriter sistemlerde ortaya çıkıyor.
Hem Batı Avrupa’nın eski demokrasilerinde hem de eski Sovyetler Birliği  sonrası demokrasilerde temel özgürlükler geri çekiliyor ve güçler ayrılığı tehdit altındadır.

*
Özellikle Rusya ve Çin’in yükselişiyle birlikte, büyük güç rekabetinin yeniden canlanması,
Batı’nın uluslararası ilişkilerde birleşik bir dizi standart ve kurallar getirme girişimlerini zayıflatmıştır..
ABD Başkanı D. Trump’ta dahil olmak üzere bu güçlerin liderleri  evrensel insan haklarını: hukukun üstünlüğünü: gerçeklere saygıyı reddediyorlar…
Böylece Batı aydınlanmasının evrensel değerlerinin yayılma günleri giderek geride kalıyor…

*
Küreselleşme kısmen tersine dönmüş, serbest ticaret ABD ile Çin arasındaki korumacı tarife savaşlarıyla engelleniyor.
Batı demokrasisinin yükselmesi  Kuzey Kore’nin  lideri Kim Jong-un gibi otokratlarla uyumun insafına kalmıştır!
Fakat daha temelde, jeopolitik artık sadece ekonomi ya da güvenlik ile de ilgili değildir.
Artık jeopolitik büyük ölçüde bir medeniyete sahip olunmakla tanımlanıyor.
Pekin ve Moskova liderliğindeki dünya sahip oldukları medeniyetle, Batı’nın evrensel değerlere sahip olma iddiasını geriletiyor.

*
Çin lideri Xi Jinping, neo-Konfüçyüs kültürüyle bir Leninist devleti birleştiren bir “Çin özellikli sosyalizm” modelini savunuyor.
Vladimir Putin, Rusya’yı ne Batı ne de Asya’da değil, aynı zamanda Avrasya’da da “uygar devlet” olarak tanımlıyor.
Bu liderlerin ortak yanı, evde milliyetçiliğin melez bir öğretisi ve yurtdışında medeniyetlerinin  savunmasıdır.
Büyük güç statülerini  liberal evrenselliğe karşı ideolojik isteksizlik ile bağdaştırıyorlar.
Bu yüzden  uygar kimlikleri temel alan devletler, liberal dünya düzeninin kurumlarıyla çatışmak  zorunda kalıyor…

*
Bizzat medeniyetler çatışmıyor ama çağdaş jeopolitik; medeni normların alternatif versiyonları arasında bir yarışmaya dönüşmüştür..
Nitekim Batı’da, kozmopolit bir AB ile nativist bir ABD arasında boşluk  giderek artıyor..
Ve küresel bir “kültür savaşı”, Batı’nın liberal kuruluşunu Rusya ve Çin’in liberal güçlerine karşı güçsüzleştiriyor.
Kültürel istisnasızlık, liberalizmin evrensel geçerlilik iddiasını bir kez daha zorlu ve tartışmalı olarak değiştiriyor.
Devlet medeniyetleri olarak kendilerini yeniden tanımlayan güçler güç kazanıyor…

*
Bu sırada  egemen sınıflar arasında, Rusya ve Çin’in saldırgan ekseninin Batı’nın egemen olduğu sisteme en büyük tehdit olduğuna ilişkin  yeni bir anlatı ortaya çıkmıştır.
Üstelik liberal dünya düzeni içeriden de görülmemiş bir baskı altında bulunuyor
2003’te Irak’ın işgali, 2008’de yaşanan ekonomik kriz, kemer sıkma, Libya ve Suriye krizleri, mülteci krizi Batı’nın istikrarsızlaştırmıştır.
Brexit, kıta Avrupası’nda popülist isyanlar iç politikalara olduğu gibi neoliberal küreselleşmeye egemen olan ekonomik ve sosyal liberalizme karşı bir isyana işaret ediyor.
Putin, Xi Jinping gibi otoriter “diktatörlerin” yükselişi, Hindistan Başbakanı Narendra Modi, Türkiye’de  Erdoğan ve Brezilya’nın yeni lideri Jair Bolsonaro,
Uluslararası ilişkilerde liberal hakimiyet için büyük bir tehdit oluşturuyor.

*
Ancak Batı’nın en büyük tehlikesi içseldir;  Batı medeniyeti esasen  aşırı liberalizm tarafından aşınıyor.
Son kırk yılda egemen olan düşünce, Batı’nın tarihin tek bir normatif düzene doğru ilerleyişini temsil eden siyasi bir medeniyet olduğu inancıdır.
Fakat deneyimler, bu gücün kartel kapitalizmine, bürokratik aşınmaya ve yaygın bireyciliğe olan eğilimiyle Batı’nın kültürel medeniyetini tahrip ettiğini gösteriyor.
İç sanayinin korunmasına açık ekonomiler  ile insan haklarına sadık kalan insanın onuruna olan bağlılığı dengesi her geçen gün bozuluyor.
İnsanları ortak bir medeniyetin üyesi yapan dini inanç gelenekleri de tehdit altındadır.

*
Batı’nın kalbinde bir paradoks var.
Halkın kendi kaderini tayin etmesinin siyasi değerleri, demokrasi ve serbest ticaret üzerine kurulan tek millet topluluğudur
Oysa liberalizm bu kültürel temelleri aşındırıyor ve  dünya şimdi bunun sonuçlarını yaşıyor.
Batı uygarlığı, hem ekonomik adaletsizlik, toplumsal dağılma, hem de yeniden dirilen milliyetçilik gibi iç problemlerle,
Ve ekolojik yıkım, İslamcı terörizm ve kimi  güçlerin dış tehditleriyle yüz yüze  bulunuyor..
Çağdaş liberalizmin sığ kültürü, Batı’da ve başka yerlerde uygarlığı zayıflatıyor.
Liberal kapitalizm açgözlülüğü, cinsiyetçiliği ve şiddeti yücelten kültürel standartları teşvik ediyor.

*
Osaka’da ABD, korumacılığını sürdürmenin iddiasındadır.
Diğer birçok lider ise serbest ticaret için açık bir dava açmanın eşiğindedir…
Dünya bir kıyamet savaşı öncesi büyük bir kaostadır.

29. 6. 2019

Yorum Gönderin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.