Türklüğüm ile Nasıl Barıştım?

Burag Mikael Peksezer – Dublin

3 yıldır İrlanda’da yaşayan İstanbul doğumlu bir Ermeniyim. Dublin’e gelmeden önce de hemen hemen tüm hayatımı İstanbul’da geçirdim. İstanbullu kimliğim hep vardı, annemin kendisine nereden geldiğini soran her taksiciye verdiği ‘Ben 7 göbek İstanbulluyum’ yanıtı bana aradığım aidiyet hissi için gerekli ipucunu vermişti. Ama esas sorun ben Türk müydüm? Türk değilsem neydim?  Türkiye’deyken bu sorunun cevabını vermek kolay ama esas macera yurt dışında her gün defalarca kez ’Where are you from?” sorusunu duyunca başlıyor.

People hold placards reading on ‘We are all Armenian, we are all Hrant’ during a rally to mark the eighth anniversary of his murder in front of the Agos newspaper in Istanbul, Turkey, 19 January 2015. Dink was shot dead in 2007 outside his Istanbul office. An ultra-nationalist sympathizer Ogun Samast, who was 17 at the time of the killing, was sentenced to 23 years in prison for having committed the murder. EPA/SEDAT SUNA

Milletçe ülkemizi sevsek de herhangi biri İtalyan’a benzediğimizi söyleyince gururlandığımız kesin. Kendimizle barışık değiliz, olamıyoruz ve üstelik bunu kendimizle gerekli gereksiz gururlanarak örtmeye çalışıyoruz. Bunu önce bir kabul edelim. Yurt dışında pek çok Türk gencini Yunanım, Kıbrıslıyım, hatta Macar’ım diyeni bile gördüm. Ve açık konuşayım, ben de yurt dışına ilk yerleştiğimde Türkiye’den geldiğimi saklamaya çalıştım. Soranlara benim de Yunanım demişliğim var ama genelde Ermeniyim dedim, ki aslında doğru. Ama her seferinde dayanamayıp İstanbul’da büyüdüğümü de ekledim, canım kentime haksızlık edemedim. Karşımdakinin devreleri yanınca da -İstanbul’da Ermeni mi, ne alaka? Ki haksız sayılmaz koca şehirde 50.000 kişi ya var ya yok- kısa bir özet geçtim ama pek bir işe yaramadı. Her seferinde karşımdaki kişiyi kaybolmuş gördüm ama esas kayıp bendim. Hem kentimi ve kültürümü seviyor hem devletimin yaptıklarından utanıyor, Türk insanını herkesten daha yakın buluyor ama İstanbul’da yaşamak beni delirtiyordu. Üstelik bunca yıl devletin ve sağ olsun başının dayattığı “Ermeniler yoktur, varsa da haindir” söylemine inat bas bas Ermeni olduğumu haykırmak geliyordu içimden. Bir anlamda sıkışmıştım. Kimlik bunalımı dedikleri şeyin ilk kez bu kadar ortasına düşmüştüm.

Ermeni kimliğimi oturtmam zaten uzun zaman almıştı. 5 yıllık ilköğretim eğitiminin ardından senelerCe pek Ermenice kitap okumadım, üstelik pek fazla Ermeni arkadaşım da olmadı. Bu bir süre böyle sürdü, ta ki Hrant Abi ile 16 yaşımda tanışana kadar. Onun gazetesinde ve derneklerde tekrar okumaya döndüm, ya Ermenice kitapları ya da Ermeniler hakkındaki kitapları. Kendi yaşımdan benim gibi düşünen ve sorgulayan Ermeni arkadaşlarım oldu; hem liseden hem derneklerden. Bu kimlik bir kez oluşunca ben de toplumun diğer “öteki” bileşenlerine, eşcinsellere, Kürtlere, Alevilere ve en önemlisi kadınlara ve onların mücadelesine yakınlaştım. Bunu fark etmemi sağlayan en önemli unsur ise okulum Boğaziçi Üniversitesi (kusura bakmayın bu ‘snob’luğu yapacağım) ve oradaki arkadaşlarım oldu, ki hemen hepsi Türk’tü. Ne güzel değil mi, benim Ermeni kimliğimi benimsememe yardımcı olan Türkler – bunu yabancıya anlatınca, oturmuyor tabi, hiçbir kalıba girmiyor…

Üniversite, iş derken, 2013’te Gezi oldu. Hayatım boyunca o dönem kadar hiçbir zaman bu ülkeyle gurur duymamıştım. İşte dedim, isteyince oluyor. İşte Türkiye bu dedim. Ne umuttu, ne ütopyaydı değil mi… Ama “gerçek Türkiye” bize kendisini fena hatırlattı. O zaman anlamıştım bu ülkede kalamayacağımı, çünkü her mutluluk kırıntısı ezilmeye mahkumdu, güzel olan her şey yok ediliyordu. Tüm hayatımı orada geçirmek, bende bir korku halini aldı.

Ben de 1 Eylül 2014 günü Dublin’e yerleştim. Gelir gelmez Türk arkadaş edindim, bir yandan da bir Ermeni derneği buldum, dilimi konuşmak istedim. Ama aradığım dili bulamadım. Ermenistanlı biriyle mizacım tutsa dilim uyuşmadı. Amerikalı Ermenilerle ise dilim tutsa mizah anlayışımız, hayata bakış açımız tutmadı. Sevdiğim insanlar oldu, birlikte yedik içtik ama anladım ki ben Türkiye Ermenisiyim. Nasıl ki Ermenistanlı biri kendisine bir Rus’u daha yakın buluyorsa –benzer geçmiş, mizah anlayışı, yeme içme kültürü – bana da en yakın Türklerdi.

Giderken Türkiye’ye en az bir sene dönmem diyordum, bıktım artık, şeytan görsün yüzünü diyordum. Lakin, 3 ay sonra ağlaya ağlaya geldim, özlemiştim. Arkadaşlarımı (ki hemen hepsi Türk), ailemi, poğaçamı, okulumu, lisemi, öğretmenlerimi, Penguen’i, Uykusuz’u, Moda hipsterlarını hepsini de özlemiştim. (Annem bunla hala alay eder) Ama hala orada yaşayamayacağımı biliyordum. Türkiye’yi uzaktan sevmeye karar verdim. Uzak kaldıkça sevgim daha da arttı.

O kadar ki, sırf Haziran seçimleri için bir anda karar alıp Türkiye’ye geldim ve takımının şampiyonluğunu izleyen holigan taraftar gibi ekran başında tezahürat ettim. O gün biliyordum, ben bu ülkeyi köpek gibi seviyormuşum. Sonrasında olan her katliamı da aynı dikkatle izledim. Suruç’ta, Cizre’de, Beşiktaş’ta, Yeşilköy’de veya Ankara’da patlayan her bomba canımı öyle çok yaktı ki… Her seferinde yanıma gelen arkadaşlara Türkiye’nin aslında güzel bir yer olduğunu, insanının dirayetli ve güçlü olduğunu anlatmaya çalıştım. Baştkaki yönetime rağmen Türk insanının baş kaldırmayı çok iyi bildiğini, doğru ile yanlışı her zaman ayırabileceğini, en karanlık zamanlarda bile mizahını kullanıp gülebileceğini, sanatını konuşturup şiirler yazabileceğini anlattım. Böylece nasıl olduğunu anlamadan Türk insanını savunurken buldum kendimi. Yıllarca Türkiye’den alacağı olan ben, giderken küfürler eden ben, Türkiye’yi savunuyordum.

Biri İstanbul’a kötü bir şey dese alınır oldum. İnsanlara Türkiye’nin herhangi bir Orta Doğu ülkesi olmadığını anlatmaya çalıştım. İmparatorluk kültüründen, İstanbul’un eski zamanlarından, cumhuriyetin iyi kötü işleyen demokrasisinden, yetmedi 1960’lardaki devrimcilerinden bahsettim. Tarkan’dan, Ferzan Özpetek’e, Nazım’dan, Hrant Dink’e, Say’a kadar örnekler verdim.

Tüm bunları anlatmak zorundaydım, çünkü bana bildiğim her şeyi öğreten hocalarım, mücadele eden dostlarım, aşık olduğum insanlar, çok sevdiğim arkadaşlarım ve ailem vardı o ülkede. Türkiye’yi kötülemek hem onlara hem de bütün mutlu anılarıma ihanet etmek olurdu. Eleştirimi hep yaptım ama ülkemi kötüleyemedim. Tam da bunları düşünürken anlamıştım: Türklüğümle barışmıştım.

Konuştuğum dil, rüyalarımı gördüğüm dil Türkçe idi, bu dilde okuduğum şiirler, dinlediğim şarkılar, okuduğum kitaplar kadar hiçbir şey tat vermiyordu bana. Keşke dedim bazen Türk devleti Ermeniler yoktur diye bunca sene bağırmasa; O zaman daha rahat derdim Türk olduğumu. Ama tüm devletler halklarına travma yaşatmaktan başka ne işe yarar ki? Ben de devleti boş verdim ama ben Türkiye’nin yetiştirdiği haliyle ben olmuştum. O yüzden de günü geldi, biri where are you from dediğinde, hiç düşünmeden “Turkey, I am Turkish” diyebildim.

Not: Şu ana kadar 6 kişiyi Türkiye’ye gitmeye ikna ettim, hepsi de çok mutlu kaldılar.

Kaynak: Kopuntu

1 yorum

  1. Bazı yazarlar bazen hakkettiği yerde olamıyor ama umuyorum ki herkes seni birgün anlayacaklardır.

Yorum Gönderin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.