Ana sayfa Yazarlar Prof. Dr. A. Yalçınkaya

Malaga, Endülüs’ten Esintiler

Prof.Dr. Alaeddin Yalçın

II.Afro-Avrasya Araştırmaları Kongresi, İspanya’nın güney sahilinde bulunan Malaga şehrinde düzenlendi. Kongrenin adıyla uyumlu olan bu şehir tarihi, iklimi ve kültürüyle adeta Afrika-Avrupa-Asya’nın bileşimi durumunda.

Kongrede konuşan Prof. Carlos Flores Juberias, Brexit sonrası hukuksal olanların dışında İngiltere ile mevcut ekonomik ve sosyal ilişkilerin bir şekilde devam edeceğini söyledi. Türkiye’nin geleceği konusuda klasikleşmiş tez “Ama Türkiye çok farklı” cümlesini kurdu. Biz bu farkın temelinde din ve kültür olduğunu düşünürken Türkiye’nin Avrasyacı politikalara daha fazla iltifat ettiğini, AB’nin bunu kaldıramayacağını söyledi. Halbuki örneğin İspanya’nın Afrika ile yoğun ilişkiler içerisinde olmasının AB üyeliğine engel olmadığı, Almanya’nın ise Rusya ile çok daha kapsamlı ilişkiler içinde olduğu biliniyor. AB üzerindeki Rus enerji balyozuna karşı Nabucco Projesi bir aşamaya geldiği halde Almanya, Rusya tarafını tercih etti. AB’nin bitmeyen bağnazlıkları ve oyalama taktiklerine karşı Türkiye’nin yanıbaşındaki ülkelerle ilişkilerini geliştirmesi ise bir türlü hazmedilemiyor.

756-1492 yılları arasında hüküm süren Endülüs Emevileri dönemi, yaklaşık sekiz asır boyunca sadece İspanya’nın değil, adım adım bütün Avrupa’nın bilim, sanat, refah, adalet ve devlet düzeniyle tanışmasında önemli bir aşama olmuş. Müslüman devletlerin himayesinde belki de tarihinin en mesut ve emniyetli dönemlerini yaşayan Yahudilerin de bu alanda önemli katkısı olmuştur. Bununla beraber tıptan astronomiye, matematikten hukuka, mühendislikten optike hemen her alanda Müslümanların bir kısmı halen aşılmamış buluşların, eserlerin, icat ettikleri alet ve cihazların çok daha önemli ve etkili olduğu bilinmelidir.

Malaga’nın tarihi çarşılarında bir Tunuslunun işlettiği mekanda çay içiyoruz. Civardaki camilerin adresini soruyoruz. Bize on beş yıl önce Suudi hükümetinin inşa ettirdiği caminin adresini veriyor. Biz ise Emevilerden kalma camileri soruyoruz. Biraz önce önünden geçtiğimiz tarihi Santa Maria kilisesi ile 20 metre ilerideki daha küçük bir kilisenin aslında cami olduğunu, bunların kiliseye çevirdiğini söylüyor. Her iki kilisenin etrafını bir daha inceliyoruz. Dikkatli bakınca çan kulelerinin klasik Emevi mimarisindeki minareler olduğunu farkediyoruz. Asırlarca bu minarelerden yayılan ezanların bu sokaklarda nasıl çınladığını tahayyül ediyoruz.

Osmanlı döneminde de başta Ayasofya olmak üzere birçok kilisenin camiye çevrildiği hatırlatılıyor. Dikkat edilmeyen gerçek ise Türkiye’de bazı kilise veya sinagog sayılarının mensubu olduğu cemaat sayısına ulaştığı, neredeyse 10-15 kişiye çoğu tarihi bir mabet düştüğüdür. Fatih Sultan Mehmet, Bosna’nın fethinden sonra Boşnak kiliselerin harap halini ve papazlarının perişanlığını görünce kiliselerini tamir ettirmiş ve papazlarına hazineden maaş bağlatmıştır. Protokol kiliseleri kılıç hakkı olarak camiye çevrildiği halde vatandaşlar inancında ve mabedinde serbest bırakılmıştır. Buna karşın Balkanlarda, Yununistan’da, Ermenistan’da olduğu gibi İspanya’da da Hıristiyan yöneticilerin Müslümanlara ve mabetlerine karşı uygulamaları bütünüyle vandallık.

Kurtuba, Endülüs döneminde yaklaşık bir milyon nüfusuyla Avrupa’nın en büyük şehirlerindendir. Kütüphaneleriyle meşhur. Papa’nın aracılığıyla Kastliya Kraliçesi İsabella ile Armegon Kralı Ferdinand’ın evlenmesinden sonra, El-Hamra Sarayı alınmış, Emevi saltanatına son verilmiş. Ele geçirilen şehirlerde camiler yıkılmış, kütüphanler ateşe verilmiş, meydanlarda kitaplar yakılmış, nehirlere atılanlar suyun rengini değiştirmiş. Buna karşın kenarda köşede özel kitaplıklardan bugüne gelmiş, her alanda yazma eserlerden her gün yeni cevherlere ulaşılabilmektedir.

Rehberimiz sadece Kurtuba’da zamanında binden fazla caminin bulunduğunu söylüyor. Sekiz asırlık dönemde camileri, kütüphaneleri, çarşıları ve saraylarıyla Kurtuba kadar olmasa bile onunla mukayese edilebilen onlarca yerleşim yeri var. Ancak bugün koskoca İspanya’da Endülüs Emevi döneminden kalan bir caminin kalmadığını öğreniyoruz. İspanyol profesör, Türkiye’nin Avrasyacılığa yönelirken insan hakları, inanca saygı, ifade özgürlüğü gibi alanlarda da Avrupa’dan uzaklaştığını söylüyor. Ancak ülkede Müslümanlara ait tarihi mabetlere karşı bağnazlığı da hatırlamak gerek.

Malaga, Grenada ve Kurtuba arasında yüzlerce kilometrelik yolun her tarafı zeytin bahçeleri. 30-40 kilometreye kadar uzanan alanda her yaştan zeytinlikler görmek mümkün. Kayalıklar ve dere yatakları hariç, dağların zirvesine kadar uzanan, seyretmenin dahi ayrı bir zevk verdiği şifa kaynağı ağaçlar silsilesi. Adeta ıslak saçın yeni taranmış hali gibi sıra sıra ağaçlar. Gelecek nesilleri de kucaklayan bu yatırımın kaynağı merak ediliyor. Rehberimiz, bu bölgenin zeytin üretimine ayrıldığını, devletin bu konuda büyük teşviki olduğunu, kuzeye veya dağlık bölgelere gittikçe kirazlıklar, elmalıklar, bağlar, pirinç veya buğday tarlaları ile diğer tarımsal alanların görüleceğini söylüyor. İspanyolların dünyanın en rahatına düşkün, tembel ve uykucu insanları olduklarından da bahsediyor. O zaman bu dağ taş adeta toprakları elenmiş zeytinliklerin nasıl oluştuğunu soruduğumuzda devletin bütün bilimsel imkanları ve maddi teşvikleriyle bu sonuca ulaşıldığını öğreniyoruz.
Kısır tartışmalar ve kişisel hesaplarla ülkenin gündemini meşgul etmek yerine Marmara ve Ege bölgelerinde boş kalan her metrekarenin zeytinlik, Malatya’dan Kayseri’ye kayısılık, yerine göre nar, fıstık veya incirliklerle donatılmasını; sulu susuz bütün tarlaların bir şekilde ekilmesini; hiçbir üreticinin mağdur edilmemesini, koopertatifleşen üretecilere fazla üretim yıllarında mallarını satabilmeleri veya saklayabilmeleri için kolaylıklar sağlanmasını bekliyoruz. Fiyatı yükselen bir ürünün ithalatını serbest bırakarak köylüyü tokatlamanın veya aradaki komisyoncu kârını azaltmak için sebze-meyve hallerinin sayısını azaltmanın mantığını kimse anlamıyor. Zira fiyatı yükselten stokçu bir adım sonra ithalatçı oluyor. Ancak ürettiği üründen maliyetini çıkaramayan köylü yok oluyor. Yine bir tarım bakanımız örneğin Fransa’dan devlet nişanı alabilir, ancak her gün yeni bir tarım ürününün ithalat kapısı açıldığında sadece köylünün ve üreticinin değil gelecek nesillerin bedduasından kurtulamaz.
Öncevatan, 24.04.2017
[email protected]

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here