Ana sayfa Yazarlar Prof. Dr. Rıdvan Karluk

AB’nin Çifte Standardı Kabul Edilemez Ama Türkiye Şanghay’a da Katılamaz

AB’nin Yasama Organı Avrupa Parlamentosu’nun (AP) Avrupa Birliği ile Türkiye arasında 3 Ekim 2005 tarihinde başlatılan üyelik müzakerelerinin geçici olarak dondurulmasına ilişkin kararı, 37 oya karşı 479 oyla kabul edilmiştir. 107 parlamenter çekimser kalmıştır. Karar, bağlayıcılığı olmasa da siyasi açıdan görmezden gelinmesi mümkün olmayan bir belgedir. Türkiye her ne kadar “yok” hükmünde saysa da Avrupa Birliği üyesi ülkelerin seçilmiş parlamenterlerinin görüşü (AB vatandaşlarının kanaati) olması sebebiyle önemlidir.

AP’nun kararını yok hükmünde sayarsak, başımızı kuma gömmüş oluruz. Son karar, Türkiye aleyhine alınmış ilk karar da değildir. Parlamento’nun sözde Ermeni soykırımını Türkiye’nin tanıması doğrultusunda almış olduğu kararlar da vardır. İlk karar 18 Haziran 1987 tarihinde, daha sonra 15 Kasım 2000, 28 Şubat 2002 ile 28 Eylül 2005 tarihlerinde de benzer kararlar alınmıştır. Avrupa Konseyi de 24 Nisan 1998 ve 24 Nisan 2001 tarihlerinde Ermeniler lehinde kararlar almıştır.

Bu kararları da yok saydık ama bizim yok saymamız ile bu kararlar yok olmamıştır ve AB müktesebatı içindeki yerini almıştır. 28 Şubat 2002 tarihindeki AP Genel Kurulu’ndaki oylamalara katılan 626 milletvekili arasında bir zamanlar şu anda Birleşik Avrupa Solu/Kuzeyli Yeşil Solu olarak bilinen Demokratik Sosyalizm Partisi’nden (PDS) Avrupa Parlamentosu milletvekili seçilen şimdi TBMM’de HDP milletvekili olan Feleknas Uca soykırım kararına “evet” oyu vermiştir.

Parlamento’nun tüm parti gruplarının desteklediği son kararla; Türkiye ile katılım müzakerelerinin, insan hakları ve hukukun üstünlüğü ile ilgili olumsuzluklara bağlı olarak geçici olarak dondurulması tavsiye edilmiştir. Müzakerelerin askıya alınması için üye devletlerin yüzde 55’i ve toplam AB nüfusunun yüzde 65’ini temsil eden oy çoğunluğu gerekir. Böyle bir çoğunluk şu anda yoktur.

AB eğer Türkiye’deki gelişmeleri olumlu yönde etkilemek istiyorsa, müzakereleri dondurmak yerine, katılım sürecini hızlandırmak ve Türkiye’yi AB’ye yaklaştırmak için gerekli adımları atmalıdır. AB genişleme süreci içinde hiçbir aday ülke yarım yüzyıldan fazla AB kapısının önünde bekletilmemiştir. 17 Aralık 2004 tarihinde Avrupa Birliği Devlet ve Hükümet Başkanlarının almış oldukları karar şudur: Eğer Türkiye AB’ye üye olamaz ise, Türkiye’nin Avrupa Birliği kurumlarına demirlenmesi (is fully anchored in the European Structures) söz konusudur. Çapalamak (demirlemek) şu demektir: “Avrupa Birliği’ne eğer üye olamayacak olursanız, Avrupa Birliği’nden fazla uzaklara da gitmeyin.” Bu durumu Türkiye kabul edemez.

AB’nin Kıbrıs konusunda Türkiye’ye yaptığı baskılar, Türkiye’ye ısrarla önerdiği imtiyazlı ortaklık ve Türkiye’ye karşı uyguladığı Bobon Kriterleri (Bo: Bizden Olanlar, Bon: Bizden Olmayanlar) sebebiyle Türk kamuoyunda AB’ye yönelik tepki artmaktadır.

AB’nin resmi istatistik kurumu Eurostat tarafından hazırlanan Eurobarometer anketlerinde Türk vatandaşlarına sorulan “Ülkenizin AB üyeliğini destekler misiniz?” sorusuna verilen cevapların yıllar içindeki değişimi bunun göstergesidir. 2004 yılında yüzde 71 olan oran 2012 yılında yüzde 38’e gerilemiş, 2013’de ise yüzde 40 olmuştur. Benzer eğilimi ABD merkezli German Marshall Fund da tespit etmiştir. Transatlantik Eğilimler Araştırması, Türk kamuoyunun Avrupa’dan giderek soğuduğunu ortaya koymuştur. 2004 yılında yüzde 73 olan oran 2012 yılında yüzde 48’e düşmüştür.

Türkiye, 1856 Paris Anlaşması’ndan sonra yüzünü Batı’ya çevirmiş, Tanzimat’tan bu yana da Batı’ya yönelmiş dünyadaki tek Müslüman ülkedir. Atatürk’ün 29 Ekim 1923 tarihinde açıkladığı hedeften şaşmamak gerekir: “Memleketimizi asrileştirmek istiyoruz. Bütün çalışmamız Türkiye’de asri binaenaleyh batılı bir hükümet vücuda getirmektir. Medeniyete girmek arzu edipte Batı’ya yönelmemiş millet hangisidir?” Lucius Annaeus Seneca “Hangi kapıya yöneldiğini bilmeyen hiçbir zaman uygun esen rüzgarı bulamaz” (ignoranti quem portum petat nullus suus ventus est) derken haklıdır. Çünkü, yöneldiğiniz kapıyı bilmezseniz, hiçbir zaman uygun esen rüzgarı yakalayamazsınız. Ama bazen kapıyı bulmanız yeterli olmayabilir. Çünkü rüzgar eğer tersten eserse, sizi uygun olan kapıya değil, istemediğiniz bir kapıya yönlendirebilir.

Türkiye, laik ve demokratik ilkeleri benimsemiş, Batı dünyası ile ortak sınıra sahip ve ona komşu, AB ülkeleri ile tarihi ilişkileri bulunan, dünya üzerinde mevcut 57 İslam ülkesi arasında ekonomik, politik, sosyal, kültürel ve sportif alanlarda en gelişmişler arasında yer alan, hayat tarzı olarak kendi kültürel değerlerini koruyarak Batı’yı seçmiş bir ülkedir.

Türkiye için zaman zaman “Batıya giden gemide Doğuya koşan ülke” benzetmesi yapılmıştır ama bunun doğru olmadığı Türkiye’nin üye olduğu Avrupalı ekonomik, askeri ve siyasi kuruluşlar tarafından ispatlanmıştır. Türkiye’nin dışında hiçbir Müslüman ülke AB dışındaki tüm Avrupalı kuruluşlara üye değildir. AB üyeliği hedefinden sapma söz konusu değildir. Çünkü; 2001, 2003 ve 2008 yıllarında güncellenerek Bakanlar Kurulu kararıyla Resmi Gazete’de yayınlanan AB üyeliği hedefine yönelik Türkiye Ulusal Programı’nın giriş bölümündeki hedefte bir değişiklik olmamıştır. Dokuzuncu Cumhurbaşkanı merhum Süleyman Demirel’in Aydın Doğan’a 7 Şubat 2015 tarihinde yazmış olduğu mektuptaki “Türkiye, ne olursa olsun, Avrupa Birliği çıpasına sarılmalıdır. Bundan vazgeçmek olmaz” (Hürriyet, 19.06.2015) açıklaması şimdilik geçerlidir.

Uluslararası ekonomik ve siyasi ilişkilerde ülkelerin birbirlerini nasıl algıladıkları önemlidir. Bu algı, tarafların birbirlerine karşı tarihsel imaj ve kültürel birikimlerin etkisinden geçerek oluşur. Algılar bazen peşin yargılardan etkilenir ama algıların varlığı maddi gerçekliğin küçümsenmesi anlamına gelmez. Maddi gerçekliğe anlam kazandıran, o gerçekliğe taraflarca atfedilen önemdir.

Günümüzün küresel dünyasında algılar statik olmayıp hızla değişebilmektedir. Tarafların eylemleri algıları doğurur. Bu sebeple eylem değişince algı da değişebilir. Türkiye’nin gösterdiği ekonomik performans ve izlediği dış politika, ülkemizin Batı dünyasındaki algısının değişmesini sağlamıştır. Türkiye değişirken Batı’nın Türk dış politikası algısı da değişmektedir. NATO üyeliğinden sonra Türkiye, Batı Dünyası’nın sadık bir müttefiki olarak algılanmıştır. NATO Genel Sekreteri Stoltenberg’in Türkiye’ye Şanghay Beşli’si hakkında NATO’nun 5’nci maddesini hatırlatması bu bakımdan önemlidir.

Türkiye’nin Şanghay İşbirliği Kuruluşu (ŞİK) Enerji Kulubü’nün 2017 Dönem Başkanlığını üstlenmesi ve ilk defa üye olmayan bir ülkeye dönem başkanlığı verilmesi, Türkiye’ye yönelik bir iyi niyet göstergesidir. Buna rağmen Türkiye ŞİK’na üye olamaz. CNN Türk’te Kemal Öztürk her ne kadar Türkiye’nin ŞİK’na “girmesinden yanayım” ve “uluslararasındaki kozu” dese de, ben aynı düşüncede değilim. A Haber’de Talat Atilla “Nikah vaadi kullanarak Türkiye Cumhuriyetini METRES TUTMAK isteyen AB var” görüşündedir ama benzetme çok yanlıştır ve edep dışıdır.

Rusya Liberal Demokrat Partisi Genel Başkanı Vladimir Jirinovski Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Şanghay İşbirliği Kuruluşu’na (Şanghay Beşlişi) tam üye olmak için Putin’den destek beklediğini açıklamıştır ama bu açıklama teyit edilmemiştir. (https://tr.sputniknews.com/columnists/201611251025983116-erdogan-sangay-beslisi-putin-destek/) Şanghay İşbirliği Kuruluşu Avrupa Birliği’nin alternatifi değildir. Kuruluş’un ekonomik ayağı Avrasya Ekonomik (Gümrük Birliği) Birliği’dir. Bu Birlik’te Ermenistan vardır.

Türkiye’nin dış politikada belli ilkeler belirleyerek bunları uygulamaya koyması, son yıllarda ABD ve Avrupa Birliği’nde endişe doğurmuştur ama bu bir eksen kayması anlamına gelmemelidir. 2023 vizyonu tartışılırken, son yıllarda izlenen dış politika sebebiyle Türkiye’nin dış politikasında eksen kayması var mı sorusu gündeme gelmiştir. TÜSİAD’ın Görüş Dergisi Ağustos 2010 tarihli sayısında dış politikadaki eksen kayması tartışmalarını ele almış ve “Sarkaç doğuya kayıyor: Türkiye sürüklüyor mu, sürükleniyor mu?” kapak sloganıyla çıkmıştır.

ABD Dış İlişkiler Konseyi 8 Mayıs 2012 tarihinde New York’ta, ABD eski Dışişleri Bakanlarından Madeleine Albright ve ABD’nin eski ulusal güvenlik danışmanlarından Stephen Hadley’in eşbaşkanlığını yaptığı, CFR uzmanı Steve Cook direktörlüğünde 23 uzmandan oluşan çalışma grubunun hazırladığı “Türkiye-ABD İlişkileri: Yeni Ortaklık” (U.S.-Turkey Relations A New Partnership) başlıklı raporu, yeni ortaklık kavramına açıklık getirmiş ve Türkiye’nin son 10 yılda dış politikada önemli bir aktör olduğuna dikkat çekmiştir.

Batı’nın çifte standartlarına yönelik Ortadoğu, Balkanlar ve Kafkaslar gibi Batılı olmayan bölgelerde seslendirdiği eleştiriler zaman zaman Türkiye’nin bir ortak değil, ‘‘rakip güç’’ olarak algılanmasına yol açmakta, Ortadoğu’daki Batı karşıtı aktörlerle ilişkileri, Türkiye’nin Avrupa’da ne tür bir ortak olacağı konusunun sorgulanmasına sebep olmaktadır.
Rusya ve Osmanlı savaşlarını, Rus İmparatoru 1’nci Nikolay’ın St. Petersburg’ta 9 Ocak 1853 tarihinde Osmanlı için söylediği “kollarımız arasında hasta, ağır hasta bir adam var” (12.05.1860: The New York Times) dediğini, Rus uçağının düşürüldüğü tarihte Türk özel kuvvetlerine yapılan saldırıyı, Kırım Türklerinin anavatanı olan Kırım’ın Rusya tarafından uluslararası hukuka aykırı olarak ilhak edildiğini, Kırım Türklerine yapılan baskıları, Rusya Devlet Başkanı Putin’in 14 Kasım’da hükümetin Rusya ile Ermenistan Silahlı Kuvvetleri’nin birleştirilmesi önerisini destekleyerek, “Rusya Güney Askeri Bölgesi bünyesinde birleşik kuvvetler oluşturulmasına onay verdi” dediğini ve de Çin’in Uygur Türklerine uyguladığı baskıları unutmayalım.
Rusya ile Ermenistan Silahlı Kuvvetleri’nin birleştirilmesi gerçekleştiğinde Rus askerleri Ermenistan topraklarını dışarıdan gelecek tehditlere karşı koruyacaktır. Acaba Türkiye’ye karşı mı? Çünkü Ermenistan’a göre en büyük tehdit Türkiye’dir. Bu durumda Rusya’ya karşı Türkiye’yi kim koruyacaktır? Eğer Batı düşmanlığı devam eder, Türkiye NATO’dan çıkar, AB ile ilişkiler de koparsa o zaman Türkiye Ermenistan ve Rusya’nın da üye olduğu Avrasya Ekonomik Birliği’ne mi katılacaktır? Ermenistan’ın Gümrü kentinde 1995 yılından bu yana bulunan Rus üssünün kime karşı olduğunu da hatırlamakta yarar vardır.

Dönemin Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekçi’nin Pamukkale’de 13 Aralık 2014’de düzenlenen Serbest Bölgeler Çalıştay’ında yaptığı konuşmada, “Avrasya Gümrük Birliği Türkiye için vazgeçilmezdir. Biz orada olmak zorundayız” diyerek Türkiye’nin Avrasya Ekonomik Birliği’nde yer almasını savunmuştur ama açıklamanın hukuki dayanağı yoktur. Çünkü, Türkiye AB ile gümrük birliği içindeyken aynı zamanda Avrasya Gümrük Birliği içinde olamaz.
Eksen tartışmalarının doğmasına zemin hazırlayan gelişme, Türkiye – AB ilişkilerinin çıkmaz sokağa girmesidir. Türk kamuoyu artık ülkemizin bir gün AB üyesi olacağına inanmamaktadır. Kamuoyu desteği olmadan Türkiye Cumhuriyeti’nde hiçbir hükümet AB’ye üyelik konusunda istekli olmayacak, bu durumda Türkiye ile Batı dünyası arasındaki ilişkiler zayıflayacak ve Türkiye’de bir eksen kayması belki bu durumda olabilecektir ama bu eksen hiçbir zaman Şanghay Beşlisi yönünde olmamalıdır. Eğer olursa Rusya, Ermenistan ve Çin ile aynı blokta yer alırız ki bu büyük hata olur.
***
Sevgili Okurlar,

Donald Trump‘ın “İdeali, onların hepsini bir araya getirmek olur. Ve bu bir olasılık olur. Ama ben Kürt güçlerin büyük bir hayranıyım. Aynı zamanda, Türkiye’yle potansiyel olarak çok başarılı bir ilişkimizin olabileceğini düşünüyorum. Ve ikisini bir şekilde bir araya toplamak gerçekten harika olacaktır” görüşünü Türkiye’de karar vericiler mutlaka dikkate almalıdır.

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here