57be0ba8c03c102f10ded9a2

FIRAT’IN ÖTESİ-2

Hüseyin MÜMTAZ

Ortalık yıkılıyor, “uluslararası” dedikodunun bini bir para…

“Resmî” ajanslar/örgütler arası satranç hamleleri tavan yapmış durumda…

Sadece beş saat içinde;

1.Anadolu Ajansı, Cerablus’ta dün Türk tankının vurulmasından sonra havadaki ABD uçaklarından acil destek istendiğini ancak uçakların bir türlü bombardıman yapmadığını duyurdu.

  1. İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Bahram Ghasemi’den; “Türkiye’nin Suriye operasyonunun ‘kabul edilemez bir toprak egemenliği ihlali olduğu’ yönünde” bir açıklama geldi. Açıklamada, Fırat Kalkanı Operasyonu’nun sonlandırılması istendi.
  2. Rusya Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Maria Zaharova, “IŞİD’le savaşan tüm etnik gruplara ve muhaliflere yönelik saldırılardan kaçınması” için Türkiye’ye çağrıda bulundu.
  3. Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande, Türkiye ve Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) güçleri tarafından gerçekleştirilen harekâtın “çelişkili” olduğunu söyleyerek Fırat Kalkanı operasyonunu eleştirdi.

Bir gün önce de Türkiye’nin Menbiç’in kuzeyinde, IŞİD’in artık bulunmadığı bölgelerde operasyon düzenlediğini belirten ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü John Kirby, “Dün ve bugün meydana gelen çatışmalar, Türk silahlı güçleri ve bazı muhalif gruplar arasında yaşandı, bunlar ABD’yle koordineli değildi” demiş; Savunma Bakanı Carter Türkiye’den Cerablus’un güneyine inmemesini, sınırboyu batıya doğru ilerlemesini istemiş; Pentagon Sözcüsü, Türk Ordusu ve YPG arasındaki çatışmaların “kabul edilemez” olduğunu söylemiş; Beyaz Saray da “Türkiye’nin SDG’ye karşı ilerleyişini desteklemiyoruz” ifadelerini kullanılırken, bu hareketin bölgedeki durumu karıştıracağı ve IŞİD karşısında birlik olma amacına aykırı olacağını belirtmişti.

Hâtta; Cerablus operasyonu sırasında yaşanan çatışmaları New York Times gazetesine gönderdiği bir e-postada değerlendiren Pentagon Sözcüsü Peter Cook; “IŞİD’in artık bulunmadığı Cerablus’un güneyinde Türk silahlı kuvvetleri, bazı muhalefet grupları ve SDG ile bağlantılı birlikler arasındaki çatışmalara ilişkin haberleri yakından izlerken bu çatışmaları kabul edilemez bulduğumuzu açıkça ifade etmek istiyoruz” demişti.

Hepsi de “dost bildiğimiz aynalar”…

Haritalardaki bazen Arapça, bazen Türkçe, bazen de İngilizce yazılmış yer adlarına, içiçe geçmiş farklı renklerle belirtilen karmaşık bölgelere hiç kafayı takmayın; haritaya yukarıdan bakın, fotoğrafın bütününü görmeye çalışın.

Yangın bizim sınırımızdadır ama Amerika okyanus ötesinden, (en az 12.000 km); Rusya 5000, İran 1500, Almanya, İngiltere ve Fransa 4500 km öteden gelip, Suriye’de “duruma vaziyet etmeyi” dünya düzeni açısından uygun/makul/anlaşılabilir görüyorlar ama Türkiye’nin 4 milyon Suriyeliyi beslerken, “kendi iç düzeni açısından” yangına müdahale etmesini “ayıplıyorlar”.

Hem de İran hariç hepsi İncirlik’i kullanırken yapıyorlar bunu.

Ha bir de Çin var, oyunun yeni aktörü; 10.000 km öteden de o geldi.

Suriye’ye ilgi böylesine doruklardayken, Türkiye’nin “meşru müdafaa/müdahalesi” neden hayret uyandırıyor?

Hepsinin oralardan gelişi meşru olacak; Türkiye’nin kendi evine de bulaşması kesin olan, hâttâ bulaşan yangına müdahalesi gayri meşru ve istilâ sayılacak, öyle mi?

Bu arada Türkiye’nin de tavrında; Dâvutoğlu’nun “derin” şah/sultan/hilafet “stratejisinin” iflasından sonra; kesin bir “u” dönüşü olduğunu ifade etmeliyiz.

Dâvutoğlu’nun halefi ve onun yardımcısı 17 ve 19 Ağustos’ta arka arkaya “yeni” durumu şöyle açıklamamışlar mıydı?

  1. Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş, “Türkiye’nin bugün başına gelen ‘birçok şeyin’ Suriye’deki durum ve ‘Suriye politikasının bir sonucu’ olduğunu”;
  2. Başbakan Yıldırım, “Geçiş sürecinde Esad’ın rolü olabileceğini” ifade etmemişler miydi?

Başbakan Yıldırım 21 Ağustos’ta daha da açık konuştu;

“Bu bağlamda bizim önemle üzerinde durduğumuz konu çok nettir; Suriye’nin bölünmemesi, toprak bütünlüğünün muhafaza edilmesi, herhangi bir etnik gruba avantaj sağlayacak yeni bir yapılaşmaya izin verilmemesi”.

http://www.birgun.net/haber-detay/basbakan-yildirim-onem-verdigimiz-mesele-suriye-nin-bolunmemesi-125211.html

Peki be arkadaşlar; madem derdimiz Suriye’nin bölünmemesiydi, o zaman biz 6 yıldır bu kadar eziyeti neden çektik?

Suriye, Esat zamanında (yabancılar bulaşana kadar) zaten bir ve bütün değil miydi?

Irak, Saddam zamanında bir ve bütün değil miydi?

Kim böldü Irak’ı?

Kimler şimdi bölmek istiyorlar Suriye’yi?

Bölge coğrafyası ile ilgili akla ziyan Rice/Ralph Peters haritalarının, aslında 100 yıl önceki Sykes/Picot komplosunun devamı olduğunu 20 yıldan beri yazdığımız gazete köşelerinde ilk olarak kaleme döken bizdik.

Farkında mısınız Sykes/Picot, (Lawrence-Gertrude Bell) Arapları ayrı ayrı bölerek/isimlendirerek (Irak-Suriye-Ürdün- Arabistan vs.) farklı devletçikler kurmuşlardı ama Kürtlere hiç dokunmamışlardı…

Kürtlere bağımsız sınır çizmeden; farklı 4 parça halinde o böldükleri Arap devletlerinin (ve Türkiye’nin) içinde kalmasını tercih etmişlerdi.

Lüzumu halinde, ileride kullanmak üzere…

90’lı yıllarda devranın döndüğüne hükmedilince Kürtleri “derin dondurucu”dan Rice/Ralph Peters çıkardı.

Kimsenin aklına gelmiyor mu “Birleştirerek bağımsızlık ilan edeceğini söylediği 4 parça”nın nereler olduğunu Barzani’ye sormak?

“Fırat Kalkanı” ile “Fırat’ın batısı” deyip duruyoruz?

Kalkan, kalkan da nereye, kime karşı kalkan?

“Batı”sını, yâni Suriye’nin kuzeyindeki malûm 4 parçanın 2’ncisini kabul etmiyoruz, Suriye’nin bütünlüğünü/parçalanmamasını savunuyoruz.

Ya “doğusu”? 4 parçanın ilk parçası?

Irak’ın bölünmesini, yâni peşmerge başı Barzani’nin çakma Kürdistan özek bölgesini kabullenmiş mi oluyoruz?

Özal’lı yıllarda İncirlik konuşlu Çekiç Güç aracılığı ile o ilk parçanın oluşmasına göz yummadık mı?

Neden Suriye’nin bölünmemesini istiyoruz da Irak’ın bölünmesini kabulleniyoruz?

Irak’ın kuzeyindeki “ilk parça”, yâni “Fırat’ın doğusu” yılanın başıdır. O “legalleşirse” diğer üç parçanın da yolu açılır.

İlk parça Irak’ın kuzeyi, ikincisi Suriye’nin kuzeyi… Ya 3 ve 4’üncü parçalar?

Yeri gelmişken şunu açıkça ifade edelim…

15 Temmuz travmasını atlatarak Atatürkçü reflekslerine/fabrika ayarlarına dönmüş Türk ordusu, kimsenin endişesi olmasın; öğlen yemeğini Halep’te, akşam karavanasını Şam’da aldıktan sonra ertesi sabah kahvaltısını Bağdat’ta yapacak güç ve yetenektedir.

Bir hafta sonra aynı turu dönüp tersten başlayarak yeniden atar.

Savaşa evet siyasi iktidar karar verir fakat başladıktan sonra savaş askeri kurallara göre yürür.

Sun Tzu’dan beri bu böyledir.

Ben eleştirilere rağmen; bağlı birlikleri sınır ötesindeyken MS Bakanı Işık’ın harekât bölgesinde değil de Ankara’da protokol yükümlülükleri ile uğraşmasını son derece normal karşılıyorum.

Çünkü “Fırat Kalkanı”, altı üstü takviyeli bir tabur görev kuvveti yahut en fazla Zırhlı Alay çapında “Mahdut hedefli”, hava destekli bir operasyondur.

Ama iki endişem var…

İlki “müttefik”, “dost bildiğimiz aynalar”..

Çavuşoğlu; Menbiç operasyonuna başından beri PYD’lilerin (PKK’nın Suriye kolu) katılmamasını istediklerini ama Amerika’nın “tamam sonra çekilecekler” diyerek göz yumduğunu, fakat çekilmediklerini söylüyor.

Amerika PKK/PYD’nin yanında yer alarak Suriye’nin kuzeyinde tıpkı Irak’ta olduğu gibi gibi bir Kürt bölgesi oluşmasını öngörüyor…

“İkinci parça”nın.

Üstelik Amerikan basını; taraflardan bahsederken “edepsizce” bir ifadeyle “Turkish and Kurdish troops” ifadesini kullanıyor.

Türk ve Kürt birlikleri…

Devletle eşkıyayı aynı görüyor.

Yetmiyor, Amerika’nın yanı sıra öteki “Nato müttefikimiz” İngiltere de Suriye Kürtlerinin yanında. Kendilerine ‘Bob Crow Taburu’ diyen ve YPG flaması altında çatışan İngilizlerin varlığı inkâr edilmiyor.

İkinci endişem ülke içinde askere karşı sergilenen tavır.

Son derece hassas bir dönemden geçiyoruz. Çünkü Türkiye’nin ekseni kaymış vaziyette… TSK’nın Suriye’ye girdiği haberleri ile eş zamanlı olarak Diyarbakır, Bingöl ve Antalya’dan “askere saldırı” haberleri geldi. İç cephede ihanet hız kesmedi.

Askerin sınır ötesinde harbe girdiği gün, “memleketin dahilinde” beş şehit verdik, üç de yaralımız vardı.

(Yazıya nokta koyarken “Türkiye şehitlerine ağlıyor. Kuzeyden güneye, doğudan batıya ülkemizin dört bir yanında doğan 9 vatandaşımız, son 24 saat içinde terör örgütü PKK’nın saldırıları sonucu hayatını kaybetti” haberi geldi. http://www.hurriyet.com.tr/turkiye-agliyor-24-saatte-dokuz-sehit-40052506 .)

Eskiden böyle değildi. Kıbrıs harekâtında memleketin bütünü saran birlik havasını hatırlamıyor musunuz?

Şimdi ise Asker Suriye’de çarpışırken, memleket dahilinde bile bölücülere karşı şehitler verilirken Konya’da elektrikler kesilince halk kışlanın önünü kapatıyor.

Asker Suriye’de iken 30 Ağustos geliyor, Ankara’da fırtına kopuyor, platform yıkılınca geçit töreni iptal ediliyor.

30 Ağustos’ta, hem de Anıtkabir’de sırma apoletli kılıç kuşanmış zabitler metal dedektörlü kapılardan geçiriliyor.

Cepteki anahtara öten o dedektörlerin kılıçlara ötmemesi mi bekleniyor?

Ha bir de “Süleyman Şah” meselesi var.

Aklımda o günlerden iki fotoğraf karesi var.

İlki Türbe’nin “ricat”ında, Dâvutoğlu’nun son derece muzafferane bir tavırla bir eli cebinde, diğer elinin işaret parmağı ile harita üzerinde (Kanunî edasıyla) harekâtı yönetiş pozu…

Diğeri ise türbeyi geri çekildiği yeni yerinde ziyaret eden Necdet Bey’in fotoğrafları…

Ben şimdi asker hazır Suriye’deyken türbenin eski/asıl yerine taşınmasını bekliyor; yapılacak törenin konu, kapsam ve muhtevasını haliyle ve fazlasıyla merak ediyorum…

 

 

Yorum Gönderin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.