İngiltere Başbakanı David Cameron, AB halk oylamasında AB’den ayrılma kararının çıkmasının ardından Ekim ayındaki parti kongresinde görevi bırakacağını açıklamıştır. İngiltere’nin Avrupa Birliği’ndeki en üst düzey yetkilisi Jonathan Hill de ülkesinin AB’den ayrılma kararının ardından AB Komisyonu üyeliğinden istifa etmiştir.

İngiltere’de geçen yıl yapılan seçimlerde tek başına iktidara gelen David Cameron, kendisi AB’de kalınması gerektiğini düşünse de, partisini halk oylamasında serbest bırakınca Adalet Bakanı Bakanı Michael Gove ile Londra eski Belediye Başkanı Boris Johnson, AB’den ayrılma konusunda Başbakan Cameron ile ayrı düşmüştür.

UKIP (Birleşik Krallık Bağımsızlık Partisi) ile birlikte İngiltere’nin AB’den çıkması yönünde çalışmışlardır. Bu gelişmeler üzerine Başbakan Cameron 2015 seçimleri öncesinde, seçimleri kazanması durumunda halk oylaması (plebisit) yapacağını açıklamıştır.

AB’den ayrılma blokunda yer alan Londra eski Belediye Başkanı Boris Johnson, linç edilerek öldürülen Osmanlı İmparatorluğu’nun son Dahiliye Nazırı Ali Kemal’in torunu Stanley Johnson’ın oğludur. Muhafazakar Partili eski siyasetçi Stanley Johnson, oğlunun aksine oylamada AB yanlısı kampanyaya destek vermiştir.

Ali Kemal, Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde yaşamış önemli bir gazeteci ve politikacıdır. Damat Ferit Paşa Hükümetinde Maarif ve Dahiliye nazırlığı yapmış, milli mücadeleye karşı çıkmıştır.

Ali Kemal, İsviçre’de Boris Johnson’un büyük ninesi Winifre Brun’la tanışmış ve 1903 yılında evlenmiştir. Ali Kemal’in İngiliz eşinden Selma ve Osman Ali isimli iki oğlu olmuştur. Ali Kemal’in ilk eşi Winifre Brun genç yaşta hayatını kaybedince Osman Ali’yi anneannesi Margaret Johnson büyütmüş, torununun adını Winfred Johnson olarak değiştirmiştir. Boris Johnson, Winfred Johnson’un oğlu yazar ve çevreci Stanley Johnson’un çocuğudur ve Ali Kemal’in oğlu Osman Ali’nin (Winfred Johnson) torunudur.
Ali Kemal, daha sonara Mektepler Nazırı Zeki Paşa’nın kızı Sabiha Hanım ile evlenmiş ve bu evliliğinden Zeki adında bir oğlu dünyaya gelmiştir. Babası Ali Kemal ve ailesi sınır dışı edilince, Zeki İsviçre’de hukuk eğitimi görmüş, İnönü’nün özel izniyle Türkiye’ye dönmüş ve Dışişleri Bakanlığına girerek Büyükelçi olmuştur. Büyükelçi Zeki Kuneralp, Dışişleri Bakanlığı Genel Sekreterliği görevinde bulunmuş, Türkiye’nin Bern, Londra ve Madrid büyükelçiliklerini yapmıştır ve Boris Johnson’un yeğenidir.

1978 yılında Madrid’de Zeki Kuneralp’in eşi Necla Kuneralp, bacanağı diplomat Beşir Balcıoğlu ve eşi ile şoför Antonio Torres Ermeni terör örgütü ASALA’nın 3 üyesinin ateş açması sonucu hayatlarını kaybetmişlerdir. Dışişleri Bakanlığı’nda Avrupa Birliği Genel Müdür Yardımcılığı yapan, benim yakından tanıdığım Selim Kuneralp, Zeki Kuneralp’in oğlu ve Ali Kemal’in torunudur.

Boris Johnson’un önderlik ettiği 23 Haziran’daki oylamada, yüzde 72,2 oy verme oranı ile 30 milyon seçmenin yüzde 52’si AB üyeliğinden ayrılma yönünde oy kullanmıştır. Londra Bölgesi, İskoçya ve genç ve yüksek eğitimli seçmenler AB’de kalma yönünde oy vermişlerdir.
Oylamayı uygun bulmayan İngilizler karşı atağa geçip imza toplamaya başlamışlardır. Fakat bunlar 20 Eylül 1988 tarihinde Başbakan Margaret Thatcher’in Bruges Avrupa Koleji’nde yaptığı konuşmadan (The Bruges Speech) sanırım haberleri yoktur. Bu konuşmadan bir cümle bugüne ışık tutar sanırım: “If we are to have a European Company Statute, it should contain the minimum regulations.”

AB’ye girmek kadar AB’den çıkmakta uzun bir süreci gerektirir.

Türkiye tam 57 yıldır (1959’dan bu yana) AB kapısında beklemektedir ama Cameron’a göre daha 3000 yılına kadar daha bu kapıda bekleyecektir. İngiltere’de hemen AB’den ayrılamayacaktır. Çünkü, önce Britanya Parlamentosu oylamanın sonuçlarını onaylayan bir karar alacak, hükümet bu karar uyarınca AB üyeliğinden çıkma başvurusunda bulunacak, Britanya ve AB arasında üyelikten ayrılma şartlarını belirleyen yeni bir anlaşma AB ile müzakere edilecek ve AB ile ilişkiler yeni bir statüye kavuşacaktır.

Büyük ihtimalle AB İç Pazarı’na erişimi olan sağlayacak “Avrupa Ekonomik Alanı” formülü devreye girecektir. Tıpkı Norveç, İsviçre ve İzlanda örneklerinde olduğu gibi.

Oylama sonuçları, başta AB’nin Avrupa Parlamentosu’ndaki milletvekili sayıları olmak üzere AB’nin yapısını değiştirecek, muhtemelen farklı hızlarda bütünleşen “çok vitesli Avrupa” gündeme gelebilecektir. Bu kapsamda Türkiye’nin belirli politika alanlarına katılacağı, AB İç Pazarına erişim sağlayacağı geçmişte Sarkozy ve Merkel’in önerdiği bir “imtiyazlı üyelik” modeli yeniden gündeme gelebilecektir.

Oylama sonuçları AB’nin sonu değil, yeni bir AB’nin başlangıcı olabilir. Bu gerçek unutulmamalı ve siyasetçiler uzman olmadıkları alanlarda sert çıkışlar yapmamalıdır. Başbakan Yardımcısı Nurettin Canikli “Avrupa Birliği’nin dağılma süreci başladı, gemiyi ilk terk eden İngiltere oldu” derken doğru bir tespit yapmamıştır. Ali Babacan’ın “Tek çaremiz AB hukukudur” çıkışı (14.04.2014) göz ardı edilmemelidir.

Avrupa Parlamentosu Başkanı Martin Schulz, AB Konseyi Başkanı Donald Tusk, AB Konseyi Dönem Başkanı Mark Rutte ve Avrupa Komisyon Başkanı Jean-Claude Juncker tarafından 24 Haziran’da yapılan ortak açıklamada da “27 üyeli Birlik yoluna devam edecektir” denmiştir.
Nurettin Canikli’nin ifadesiyle AB dağılma sürecine girdiyse; acaba dönemin Başbakanı Erdoğan’ın 24 Temmuz 2012 tarihinde 24 TV’de katıldığı canlı yayınında “Türkiye AB sürecini unuttu mu?” şeklinde soruya verdiği cevaptaki “Çok açık ve samimi söyleyeyim, bizim aslında AB sürecini unutmak, kaybetmek diye bir şey söz konusu değil… Onun için geçenlerde Sayın Putin’e onu söyledim, ‘bizi Şanghay Beşlisi içine alın’ dedim. Alın bizi Şanghay Beşlisi içine biz de AB’ye ‘allahaısmarladık’ diyelim, ayrılalım oradan” görüşünden yola çıkarak mı hareket edeceğiz?

Ya da Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekçi’nin Pamukkale’de 13 Aralık 2014’de düzenlenen Serbest Bölgeler Çalıştay’ında yaptığı konuşmada, “Avrasya Gümrük Birliği, Türkiye için vazgeçilmezdir. Biz orada olmak zorundayız. Körfez İşbirliği Teşkilatı içinde olmak zorundayız. Orta Afrika Birliği denen… birliğin içinde yer almak zorundayız” diyerek, Türkiye’nin Avrasya Ekonomik Birliği’nde yer almasını mı savunacağız?
Ya da Cumhurbaşkan Erdoğan’ın, “Avrupa Birliği ile müzakerelere devam mı tamam mı’ diye sorarız. Milletim ‘devam’ derse biz de devam ederiz” açıklamasını mı esas alacağız?
Eğer halka bir soru sorulacaksa, TBMM’nin bu konuda bir yasa çıkarması gerekir. 1960 yılından bu yana yapılan 5 halk oylaması Anayasa değişiklikleri için yapılmıştır. (Anayasa Değişikliklerinin Halkoyuna Sunulması Hakkında Kanun)
Peki soru nasıl olacaktır?
AB’den çıkalım mı diyemezsiniz çünkü AB üyesi değilsiniz. AB’ye girelim mi sorusu çok saçma olur. Çünkü AB bizi henüz almadı. AB kapısında 3000 yılına kadar bekleyim mi yoksa kapıyı yüzlerine kapatalım mı sorusunu sorarsınız ama, bu sorunun ucu açık olduğu için cevabın hiçbir anlamı olmaz. Ayrıca sizden sonra gelecek hükümetleri de bağlamanız doğru değildir.
AB Komisyonu Başkanı Jean Claude Juncker’in “Eğer, Bay Erdoğan ciddi şekilde geri kabul anlaşmasını uygulamama yoluna giderse, o zaman Türklere niçin Avrupa’ya vizesiz seyahat etme imkanı verilmediğini Türk halkına kendisi anlatmak durumunda kalır” açıklaması üzerine Cumhurbaşkanı Erdoğan AB için “Biz meseleyi milletimize rahat anlatırız… İngilizlerin yaptığı gibi biz de bir kamuoyu araştırmasına milletimizle gideriz” demiştir.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, “53 yıl geçti hala oyalıyorsunuz. Niye oyalıyorsunuz? Söyleyeyim bugüne kadar bunu pek telaffuz etmiyordum sadece özel görüşmeler, oralarda konuşuyordum. Ey Avrupa Birliği, siz bizi halkının büyük bir çoğunluğu Müslüman olduğu için kabul etmiyorsunuz… Bunun aksini ispat edemezsiniz…’Sizi almazlar’ dedi Avrupa Birliğine, boşuna uğraşıyorsunuz’. ‘Niye?’ dedim, ‘Müslümansınız’ dedi. Biz de bunu biliyoruz aslında dedim ama biz yine de bakalım bir samimiyet testidir diye bu yola girdik” derken haklıdır.

Avrupa Birliği’nin ve de Batı’nın Türkiye’ye karşı uyguladığı çifte standartlara ben Bobon kriterleri diyorum. Bu kriterler Avrupa Birliği’nde Türkiye’ye yapılan ayırımcılığı belirtmek üzere ilk defa tarafımdan kullanılan ve Türkçe literatüre giren bir kavramdır.

BOBON kriterlerinin açılımı söyledir: BO: Bizden Olanlar, BON: Bizden OlmayaNlar. Türkiye, bazı AB liderleri (Merkel ve Sarkozy gibi) ve Avrupalılar tarafından BON kapsamında (nufusu müslüman büyük ülke) algılandığı için daima önüne engel çıkarılan ülke olmuştur.
Nurettin Canikli’nin dediği gibi Britanya’nın ayrılması, Avrupa Birliği’ni dağıtmaz, aksine daha da güçlendirir. Britanya zaten Euro ve Schengen Bölgesinde değildir. AB eski ismiyle AET 1958 yılında kurulduğunda Britanya iki yıl sonra Avrupa’da AET’ye alternatif olarak EFTA’yı kurmuş, daha sonra iki defa Fransa’dan veto yedikten sonra AB üyesi olabilmiştir.

Türkiye’nin müzakere süreci devam etmektedir. Üyelik müzakerelerinde 33 numaralı ‘mali ve bütçesel hükümler’ başlığı Bakanlar seviyesindeki Hükümetlerarası Konferans’ta 30 Haziran’da açılacaktır. Bu başlık Türkiye’nin açtığı 16’ıncı başlık olacaktır. Türkiye’nin müzakerelere başladığı 2005’ten bu yana kapattığı başlık sayısı ise birdir. Çavuşoğlu, Çelik ve Adalet Bakanı Bozdağ’ın katılacağı toplantıda vize muafiyet sürecine ilişkin görüşmelerde gelinen son aşama ele alınacaktır.
Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne ortak üyelik için yaptığı başvurusunun üzerinden 57, üyelik başvurusu üzerinden 29, gümrük birliğinin gerçekleşmesinin üzerinden 21, adaylık statüsü kazanmasının üzerinden 17, müzakerelerin başlamasının üzerinden 12 yıl geçmiştir. Bu süre içinde AB üye sayısı 6’dan 28’e çıkmıştır. Sırada Batı Balkanlar vardır ama Türkiye yoktur.
AB’nin 2014-2020 bütçe döneminde Türkiye’nin üyeliğini dikkate alan bir bütçe planlaması yapılmamış olması, Avrupalıların Türkiye’yi 2014-2020 yıllarında üye olarak görmediğini ortaya koymaktadır. Fakat buna rağmen Türkiye pireye kızıp yorgan yakmamalıdır.

Atatürk’ün 29 Ekim 1923 tarihinde açıkladığı hedeften şaşmamak gerekir: “Memleketimizi asrileştirmek istiyoruz. Bütün çalışmamız Türkiye’de asri binaenaleyh batılı bir hükümet vücuda getirmektir. Medeniyete girmek arzu edipte Batı’ya yönelmemiş millet hangisidir?”
Dokuzuncu Cumhurbaşkanı merhum Süleyman Demirel’in Aydın Doğan’a 7 Şubat 2015 tarihinde yazmış olduğu mektuptaki “Türkiye, ne olursa olsun, Avrupa Birliği çıpasına sarılmalıdır. Bundan vazgeçmek olmaz” görüşünü de dikkate almalıyız. (Hürriyet, 19.06.2015)
***
Katoliklerin ruhani lideri Papa Francis, Ermenistan’ı ziyareti sırasında yaptığı konuşmada, önceden hazırlanan metnin dışına çıkarak, 1915 tehcirini “soykırım” olarak nitelemiştir. Bu, Hırıstiyan dünyasının Türklere yönelik bir Bobon kriteridir. Bakalım Hükümet’in tepkisi ne olacak? Acaba Almanya’da olduğu gibi Büyükelçimizi Ankara’ya geri çağıracak mıyız?

Yorum Gönderin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.