Ana sayfa Yazarlar Ömer Sağlam

Her Mezhep Bir Siyasi Partidir Aslında!

Son iki gündür Habertürk TV’de çok güzel iki program izledim.

Bunlardan birisi önceki gün Namık Kemal Zeybek ve Dr. Sait Başer’in konuk olarak katıldıkları “ÖTEKİ GÜNDEM” programı, diğeri de dün akşam yayınlanan ve  Prof. Dr. Hasan Onat, MHP Milletvekili Dr. Uygar Suphi Aktan ve Prof. Dr. Mehmet Zeki İşçan’ın katıldıkları TEKETEK programıydı.

“ÖTEKİ GÜNDEM” programının tamamını izledim.

Harika bilgiler edindim.

Namık Kemal Zeybek’in fikirlerini öteden beri zaten biliyoruz.

Ancak Sait Başer Hoca’yı ilk defa izledim ve büyük keyif aldım.

Keşke Sait Hoca, Namık Kemal Zeybek’ten fırsat bulup da biraz daha fazla konuşabilseydi.

Nedense bizim akademisyenlerin bazıları bir hayli tutuk.

Umarım Sait Bey, bu durumu kısa zamanda aşar ve kendisini ekranlarda daha fazla görme imkânımız olur.

Çünkü bu milletin, bu türlü sağlım duruşlu, ayakları yere sağlam basan düşünce adamlarına çok fazla ihtiyacı var.

Onlar rağbet görüp çıkarılmayınca ekranlar abur cubur adamlarda kalıyor.

Bunun bir sebebi de reyting kaygısı elbette.

TEKETEK programının büyük bölümünü ise kaçırdım.

Fazla bakma imkanım olmadı ama hemşerim Prof. Dr. Hasan Onat, MHP Milletvekili Dr. Uygar Suphi Aktan ve Prof. Dr. Mehmet Zeki İşçan, birbirinden güzel bilgiler verdiler TEKETEK’te.

Dr. Uygar Suphi Aktan

Yeri gelmişken ben bu Uygar Suphi Aktan’ı pek tuttum dostlar.

Dolu dolu birikimli bir genç adam kendisi.

Rahmetli babası Gündüz Aktan yaşıyor olsaydı mutlaka gurur duyardı oğluyla.

MHP’de böyle adamların sayısının artması gerekiyor.

Üstelik, onun refüze ettiği adamların pek yaşama şansı da bulunmuyor!

Diyarbakır Barosu Başkanı Tahir Elçi’den bahsediyorum.

Bu iki şahıs, geçenlerde CNN-TÜRK’de yayınlanan “Tarafsız Bölge” programında ağız dalaşına girdiler ve Suphi Aktan’a kızan Tahir Elçi “PKK terör örgütü değildir” şeklinde bir ifade kullandı.

Suphi Aktan’ın üstelemesi üzerine; Tahir Elçi bu ifadesini başka sözlerle de destekleyerek yineledi.

Sonuçta da Terör Örgütü’nün propagandasını yaptığı gerekçesiyle hakkında dava açıldı, hatta kısa bir süre de tutuklandı da.

Tahir Elçi, o sözleriyle toplumun geniş kesimlerinin tepkisini çekmişti.

Yeri gelmişken ifade edelim; dün itibarıyla Tahir Elçi’nin öldürülmesi, ülkemiz için hiç de iyi olmamıştır.

Tıpkı Hrant Dink gibi, onun öldürülmesinin de ülkemiz aleyhine kullanılacağı muhakkaktır!

Kullanılmaya başlandı bile.

Çünkü dün, cumhuriyet savcılarına olay yeri incelemesi yaptırılmadı Diyarbakır’da.

Anlaşılıyor ki; sebep olanlar bu olayın aydınlatılmasını istemiyorlar.

Onun için de engel oldular savcıların olay yeri incelemesine.

Bize göre de bu konuda devletin eksikliği vardır;

Tahir Elçi talep etmese bile devletin onu  koruma altına alması gerekiyordu ya da koruma sayısını artırması.

Çünkü söz konusu çıkışından sonra açık hedef haline geldiği besbelliydi Tahir Elçi’nin.

Terör örgütleri için bulunmaz bir fırsattı çünkü.

Tahir Elçi’yi kimler öldürdü?

Henüz belli değil.

Suruç, Reyhanlı, Diyarbakır ve Ankara olaylarına kimler sebep olmuşsa, Tahir Elçi’yi öldürenler de bence onlardır.

PKK ve IŞİD olabileceği gibi; yabancı ülkelerin istihbarat örgütleri de yapmış olabilirler; KGB, MOSSAD, EL-MUHABERAT  ve hatta CIA!

Ya da olayda onların da parmağı vardır diyelim!

Ancak bunu, Türk düşmanlarının yaptığında şüphe yok!

Çünkü bu hadise de devletin üstüne yıkılmaya çalışılacaktır neticede!

Kurt dumanlı havayı sever misali, tam da Rusya ile it dalaşına girdiğimiz bir sırada bu olayın patlak vermesi işin tuzu, biberi olmuştur.

Ahmet Hakan ve Tarafsız Bölge

Burada bir çift laf da Ahmet Hakan ve “Tarafsız Bölge” programı hakkında etmek isterim;

Ne programmış bu “Tarafsız Bölge” programı kardeşim!

Selahattin Demirtaş örneğinde olduğu gibi; kimisini saz çaldırıp, türkü söyleterek yıldızlaştırıyor, Tahir Elçi örneğinde olduğu gibi kimisine de abuk subuk sözler söyleterek dünyasını değiştirtiyor!

Bu arada yapımcısını ve sunucusunu da bir güzel sopadan geçirtip, hastanelik ettiriyor, gazetesini bastırıyor!

Diyarbakır’daki saldırı sırasında hayatlarını kaybeden iki polisimize Allah’tan rahmetler diliyorum.

Tahir Elçi’ye gelince; on binlerce kişinin ölümüne, bir o kadarının da ocağın sönüp, ailelerin dağılmasına sebep olan ve 31 yıldır devletimizin ve milletimizin başına bela olan PKK’ya “Terör Örgütü değildir” diyen bir adama benim rahmet dilemem beklenmemelidir.

Bu sebeple olayı kınıyorum ve Allah onu da kendi bildiği gibi yapsın demekle yetiniyorum.

Mezhep Parti Demektir

Neyse, bizim söyleyeceklerimiz başka…

Dedik ya; son iki gündür televizyonlarda (hassaten Habertürk kanalında) çok güzel programlar yayınlanıyor diye;

Onlardan ikisi de yukarıda ismini verdiğim programlar.

Bu iki programdan aklımda kalanları kendi bildiklerimle harmanlayarak sizlerle paylaşmak isterim:

Mezhepler, İslam’a karıştırılan ve önemli bir bölümü kötü niyetli olan politikaların, yani siyasetin etkisiyle oluşmuş yorum farklarına dayanmaktadır.

Esasen Arapçada “Gidilen Yol” anlamına da gelen “Mezhep” kelimesi, parti anlamına gelen “Hizb” kökünden gelmektedir.

“Hizbullah-Allahın Partisi” ve “Hizbut Tahrir-Kurtuluş Partisi” örneklerinde olduğu gibi.

Hiçbir mezhep imamı, başlangıçta “ben mezhep kuruyorum” diyerek yola çıkmış değildir.

Mezhepler, bu imamların ölümünden çok sonraki yıllarda olmak üzere; onların görüşleri etrafında, daha doğrusu onların görüşlerini merkeze koyarak, başkalarınca eklenen görüşlerle beslenerek oluşmuş yarı siyasi teşekküllerdir.

Bu anlamda Mezhepler, fikir öncüllerinin mensup oldukları toplumların geleneklerinden, göreneklerinden, eski inançlarından, yaşadıkları coğrafyadan ve iklim şartlarından da etkilenmişlerdir.

Kısaca bu fikir öncüllerinin İslam yorumları, İslam dışı pek çok faktörden etkilenmiştir.

Bu sebeple hiçbir mezhebin veya imamın görüşüne “Kesin doğru budur” gözüyle bakılamaz.

Bu anlamda, “İslam’da içtihat kapısı kapanmıştır” şeklindeki bir kabul, İslam ile taban tabana zıttır.

Yeni bilgilerin ışığında yeni İslam yorumları çıkabilir, çıkmalıdır da.

Bu dinimizin tekamülü için gereklidir ve tabiidir.

Bu anlamda hiç kimse, ayakları yere basacak şekilde ve iyi niyetle İslam’a getirmiş olduğu yeni yorumlardan dolayı kınanamaz, horlanamaz ve itham edilemez.

Günah olan, İslam’a yeni yorumlar getirmek değil, asıl günah olan, getirilen yeni yorumlara, hiçbir bilimsel dayanağı olmaksızın, sırf taassubî bir tavırla, oluşmuş kimi önyargılarla karşı çıkmaktır.

İslam, yaşayan bir dindir, onun için asırlar öncesinde yapılan kimi yorumlara takılıp kalmak, İslam’ın özünü ve esasını teşkil eden, Kur’an ayetlerine aykırıdır.

Çünkü Kur’an’ın pek çok ayetinde ısrarla aklın ve düşüncenin önemi vurgulanmaktadır.

Türk Sokratesi ve İslam’da Akılcılığın Öncüsü; Ebu Hanife

Diğer mezheplere mensup olmakla birlikte konuya önyargısız ve taassuptan uzak bir şekilde  yaklaşanlarca da en büyük İmam olarak kabul edilen İma-ı Azam Ebu Hanife (Numan Bin Sabit), diğer mezhep öncüllerinin aksine, İslam-ı yorumlarken nakli değil, aklı esas almıştır.

O, tıpkı Hz. Muhammed’in, ashabına “Benden, Kur’an’dan başka bir şey yazmayın” dediği gibi, öğrencilerine “Benim görüşlerim, kesin doğru değildir. Bu sebeple benim görüşlerimi yazmayın…” demiştir.

Bir gün öğrencileri ile sohbet ederken kullanmış olduğu bir ifadeye öğrencileri “Bu, şüphe götürmez bir doğrudur” dediklerinde, onlara müdahale ederek; “Hayır, bu görüş belki de şüphe götürmez bir yanlıştır…” diyebilmiştir.

Bundan maksat, “Ben eldeki mevcut bilgilerimle bugün böyle söylüyorum. Ancak yarın yeni bilgilere ulaştığımda aynı konuda farklı şeyler söyleyebilirim” demektir.

Bu bilimsel düşünmek, akla ve fenne önem vermek anlamına gelmektedir.

Zira sosyal bilimlerde (ki; buna dini yorumlar da dahildir) görüşlerin tabiat bilimlerinde olduğu gibi deneylerle test edilerek doğrulanması imkanı yoktur.

Bu sebeple de sosyal bilimlerde ortaya konulan düşünceler kesin doğrular değildir.

İmam-ı Azam yine bir gün öğrencileriyle tartışırken kendi görüşünü ortaya koyar ve “benim görüşüm budur” der.

Ancak öğrencileri hocalarına katılmazlar ve aynı konuda kendi görüşlerini savunurlar ve delillerle savundukları bu görüşü desteklerler.

İmam-ı Azam bakar ki; öğrencilerinin görüşü çok daha isabetlidir ve akla yatkındır. Bunun üzerine “Tamam, sizin görüşünüz daha isabetlidir, ben de sizin gibi düşünüyorum” diyerek, fikrini değiştirir.

Peki, ya bugünkü tarikat şeyhleri, sözüm ona dini cemaat liderleri ve bir kısım ilahiyatçılar.

Onlar burunlarından kıl bile aldırmazlar bu konuda.

Yolsuzluğu hırsızlık olarak algılamadıkları gibi, iktidar sahiplerinin kendi iktidarlarını sürdürebilmek için buna engel olanların öldürülebileceğine dair fetvalar bile verebilirler.

Bu adamların etkisinde kalanlar arasında “Allah, yakınlara bakmayı emretmiştir. Onun için biz de yakınlarımızı devlet hizmetlerine sokarak onlara sahip çıkıyoruz” ve “Hz. Peygamber Mekke’yi fethettiğinde gururlanmıştır, biz gururlanmayacağız” dilenler çıkabildiği gibi “Bu Bakara, iyi makara” diyerek Allah’ın ayetleriyle dalga geçenler bile çıkabilmiştir.

Günümüz din adamları bu tür çıkışlar karşısında genelde sessiz kalmayı tercih ediyorlar ama İmam-ı Azam Ebu Hanife, vaktiyle bu tür çıkışlar karşısında sessiz kalmamış, tam aksine sesini yükseltmiştir.

Emevilerin ve Abbasilerin bu tür çıkışları yüzünden onları kıyasıya tenkit etmiş ve bu karşı çıkmanın bedelini de canıyla ödemiştir.

Esasen Ebu Hanife biraz da bu yüzden “İmam-ı Azam”dır, yani “En Büyük İmam!”

Sokrates bugün neden büyükse, Türk Sokrates’i Ebu Hanife de aynı sebepten büyüktür.

Çünkü İmam-ı Azam Ebu Hanife aslen Türk’tür!

İmam-ı Azam’ın Yazılmış Bir Kitabı Yoktur!

Ona nispet edilen “Fıkh-ı Ekber” isimli kitabın, kendisine ait olmadığını ve bu eserin, onun yazmış olduğu küçük bir risaleden hareketle ve ancak onun görüşleri etrafında öğrencileri ve takipçileri tarafından şekillendirildiği söylenir.

Esasen Ebu Hanife, bir fıkıhçı da değildir ve yazmış olduğu risaleyi fıkıh risalesi olarak yazmamıştır.

Onu fıkıhçı yapanlar, Eşariler, yani bugün bilinen adlarıyla Selefilerdir.

Eşarilerin ve Selefilerin, Türk Yurduna yerleşmesinin ve dini düşünce bakımından Türk Milleti’ni etkileri altına almalarının en büyük müsebbibi Yavuz Sultan Selim’dir.

Çünkü Mısır’ı fethettikten sonra, orada bulunan ve akıl yerine nakli esas alan Maliki ve Hanbeli Mezheplerinin, yani İslam’ın bedevilerce yapılan dayatmacı yorumları etrafında şekillenen ve Eşarîlik denilen ekole mensup 1500 civarındaki din adamını gemilere yükleyerek İstanbul’a göndermiş ve bu adamların kısa sürede devletin önemli makamlarını ve düşünce dünyamızı işgal etmelerinin yolunu açmıştır.

Eşariliğin Osmanlı coğrafyasına egemen olmasıyla birlikte, medreselerden felsefe ve diğer akli ve fenni bilimler sürülüp çıkarılmış, onların yerine katı İslam yorumlarına dayanan dini bilimler ikame edilmiştir.

Geçtiğimiz yıllarda akıl ve akılcılığı öne alan felsefe grubu derslerinin, İlahiyat Fakültelerimizin ders programlarından çıkarılmak istenmesinin altında yatan yegane sebep de bu ülkede Büyük Atatürk tarafından büyük ölçüde temizlenen ve kökü kazınmaya çalışılan Eşari ve Selefi düşüncenin tekrar dini ve eğitim hayatımıza egemen olmasını isteyenlerin siyasi ayak oyunlarıdır.

Umalım ki; orta öğretimde dini derslere ağırlık verenlerin de böyle bir maksatları olmasın!

Sultan Selim ile Şah İsmail mücadelesi, bu anlamda Türklerin bahtsızlığıdır.

Bu mücadele, Timur ile Yıldırım Bayezit, Fatih Sultan Mehmet ile Uzun Hasan arasındaki mücadeleden çok daha büyük etkiler yaratmıştır Türk Milleti’nin, dini, siyasi, kültürel ve sosyal hayatında.

Bugünkü toplumsal yarılmanın bir sebebi de Sultan Selim ve Şah İsmail arasındaki politik mücadeledir; yani siyasi iktidar hırsı ve post kavgası!

Türkler İslam’ı Nasıl Kabul Ettiler?

Türkler, yaygın deyişle İslam’ı gönüllü olarak kabul etmemişlerdir.

Bunun sebebi, Türklerin zaten tek tanrılı bir dine inanıyor olmalarıydı.

Dolayısıyla; Türkler’in İslam’ı gönüllü kabul ettiklerini söylemek, Türkler’e direk hakarettir.

Zira Türkler, don değiştirir gibi din değiştiren bir kavim, asla olmamışlardır.

Türklerin Şamanist olduklarını ve eski dinlerini Şamanizm olduğunu söyleyenler, düpedüz yalan söylemektedirler.

Türkler, 640’lı yıllardan başlayarak geniş kitleler halinde Arapları ve İslam’ı tanımaya başlamışlardır.

Elbette bu tarihten sonra Müslüman olan Türkler de bulunmaktadır.

Gelin görün ki; Türkler, 10. yüzyılın ikinci yarısına gelinceye kadar, yaklaşık 250-300 sene İslam’ın ve İslam adı altında dayatılan Arap kültürünün Merkezi Asya’ya girişine uzun süre engel olmuşlardır.

Bu konuda; Kuteybe Bin Müslim ve Sait Bin Osman’dan (ki; 3. İslam Halifesi Hz. Osman’ın oğludur) başlayarak, Türkistan’a seferler yapan Arap kumandanlarının ve onların yönetmiş oldukları Arap ordularının tutum ve davranışlarının da olumsuz etkileri olmuştur.

Zira Arap ordularının merkezi Asya’ya veya yaygın tabirle Türkistan’a yaptıkları seferlerin asıl maksadı, oralarda İslam’ı yaymak değil, çapul ve yağma idi.

Yani Türkistan’ın zenginliklerini, Arap ülkelerine nakletmek.

Bu sebeple Türkler, uzun süre direnmişlerdir Arap-İslam ordularına karşı.

Ta ki; 10. yüzyıla, Abdülkerim Satuk Buğra Han yönetimindeki Karahanlılar Devleti’ne gelinceye kadar.

Abdülkerim Satuk Buğra Han, Türk Töresi’nin kendisine vermiş olduğu yetkiye dayanarak İslam’ı devletin resmi dini olarak tanıyınca, Türkler büyük gruplar halinde ve gönüllü olarak İslam’ı kabul etmeye başlamışlardır.

Burada dikkat edilmesi gereken şey; Abdülkerim Satuk Buğra Han’ın, İslam’ı resmi devlet dini olarak tanıma konusundaki yetkiyi TÖRE’den almış olmasıdır.

Çünkü TÜRK TÖRESİ, Türk Milleti’nin ta başlangıçtan beri oluşturduğu ortak aklın ürünüdür ve bu ortak akıl, Hakan’a böyle bir yetkiyi vermektedir.

Türk kavramı da zaten “Töreli İnsan”, “Töre Sahibi İnsan” anlamına gelmektedir.

Bu anlamda Türk töresini kabul eden her insan Türk olabilir ve yine bu anlamda Türklük, sadece doğuştan gelen bir haslet değil, sonradan da kazanılan bir haslettir.

Türk ana ve babadan doğmakla birlikte Töreye karşı çıkanlar, Türklükten de çıkmış olurlar.

Buna karşılık başka bir ırka mensup olmakla birlikte Türk Töresi’ni kabul edenler de aynı zamanda Türklüğü de kabul etmiş olurlar.

Bu anlamda TÖRE, tıpkı din gibidir.

Daha doğrusu TÖRE; din, yönetim, hukuk ve ekonomi gibi toplum hayatını ilgilendiren her şeyi içine alan geniş bir kavramdır.

Yakın zamanlara kadar, hatta benim çocukluğumun geçtiği 40-50 yıl öncesine kadar bu ülkede Türklükle Müslümanlık aynı anlamda kullanılıyordu ki; rahmetli babama, Arap İslam Ordularının Türkistan’a yapmış olduğu seferleri ve orada yapmış oldukları katliam ve soykırımları anlattığımda bana şöyle dediğini hatırlarım: “Oğlum, Türklükle Müslümanlık aynı şey değil mi? Peki, bunlar neden sürekli birbirini öldürmüşler?”

Bu durum Balkanlar’da halen geçerlidir.

Orada halen Müslüman deyince Türk, Türk deyince Müslüman anlaşılmaktadır.

Ebu Hanife ve İmam Maturidi

Türkler, dini hayatlarını genellikle akla öncelik veren ve aynı zamanda her ikisi de Türk olan İmam-ı Azam Ebu Hanife ve İmam Maturidi’nin görüşleri çerçevesinde şekillendirmiş bir millet iken, Sultan Selim’in Mısır’ı fethedip hilafet makamını İstanbul’a getirmesinden sonra, nakli, yani rivayetleri esas alan Eşarilik ve Selefilik de Türk toplum hayatında kendisine yer bulmaya başlamıştır.

Ancak Türk Dünyası, yine de genellikle aklı esas alan dini yorumlar etrafında toplanmıştır.

Bu durum, bugün bile geçerlidir.

Demokrasi’nin, laikliğin ve hoşgörünün Türklerin yaşadıkları coğrafyalarda kendilerine yer bulabilmesinin bir sebebi de zaten budur.

Bu anlamda Ahmet Yesevi’nin ve Hallac-ı Mansur’un Türklere yapmış olduğu büyük hizmetleri görmezden gelemeyiz.

Hz. Peygamber ve Türkler

Hz. Peygamber döneminde Mekke’de az da olsa Türkler bulunuyordu.

Kılıç ustaları olarak bilinen Süreyc Ailesi’nin ve bu ailenin reisi Talha bin Osman’ın Türk oldukları bilinmektedir.

Hatta geçenlerde medyaya da yansıdığı kadarıyla Topkapı’da bulunan ve 3. İslam Halifesi Hz. Osman’a it olduğu söylenen bir kılıçta bulunan ve Kayı Boyu’nun damgası olarak kabul edilen bir damganın, Mekke’nin kılıç ustaları olan bu Süreyciler tarafından yapıldığı, dolayısıyla Süreycilerin de Kayı boyuna mensup bir Türk topluluğu olduğuna ilişkin haberler çıktığını hatırlıyorum ben.

Hz. Muhammed’in bütün çevre hükümdarlara olduğu gibi Türk hakanına da mektup yazdığı ve Türkleri muhatap aldığı rivayetleri vardır.

Kaşgarlı Mahmut’un “Divan-ı Lügat-it Türk” isimli eserinde bulunan  ve kimilerince kutsî hadis olduğu rivayet edilen “Şânı yüce Allah buyurdu ki; benim doğuda yerleştirdiğim ve adını Türk koyduğum ordularım vardır. Bir kavme kızdığında onların başına bu orduyu musallat ederim…” şeklindeki rivayetin hadis olup olmadığı kesin değildir.

Esasen bu o kadar da önemli değildir.

Ancak bu rivayet, Kaşgarlı Mahmut’un şahsında Türk Milleti’nin tarihsel duruşunu ve hâkimane edasını sergilemesi bakımından tarihsel bir öneme sahiptir.

Yani Kaşgarlı Mahmut Araplara demek istemiştir ki; “Bizi öyle sıradan bir millet olarak görmeyin ha! Biz böyleyiz; Allah tarafından övülmüş ve ismi bile Allah tarafından konulmuş bir milletiz. Kafamız kızarsa…”

Atatürk, Hz. Muhammed’i, İmam-ı Azam Ebu Hanife’yi ve İmam Maturudi’yi en iyi anlayan devlet büyüğümüzdür.

Bizi göre de onun “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir…” sözü bunu göstermektedir.

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here