Cenk Tamer Sakarya Üniversitesi, Uluslararası İlişkiler Her şeyden önce ulusal güvenlik kavramını açıklamamız gerekecektir. Walter Lipmann’ a göre ulusal güvenlik: toplumun temel değerlerinin, çatışma ve savaş halinde dahi savunulması durumudur. Bir başka açıklama getirecek olursak: Bir bölgedeki halkın, milleti oluşturan unsurlara sahip olması -ki bunlar ortak kültür ve ortak siyasal hedeflerdir- birlikte hareket etme duygusunu geliştirir. Bunun temelinde ise genel bir güvenlik algılaması yatmaktadır. Bölgenin güvenli olduğunun bilinmesi ise, bölgeye yatırımı hızlandıracak ve ekonomin kalkınmasında büyük rol oynayacaktır. Peki, ulusal güvenlik Ortadoğu ülkelerinde sağlanabilmiş midir ve güvenliği tehdit edebilecek unsurlar nelerdir?

Güvenliği tehdit edebilecek unsurları aktardığımızda, Ortadoğu’da ulusal güvenlik seviyesinin hangi düzeyde olduğu rahatça kavranabilecektir.

Belki tek başına değil fakat bölgedeki petrol rezervlerinin varlığı, Avrupa devletlerinin ilgi duymalarına sebep olmuş, uzun süreli baskılar sebebiyle – dolaylı da olsa- güvenlik tehdidi yaratır hale gelmiştir. Ortadoğu ülkeleri, özellikle ABD’nin gerekirse ne kadar hırçın olabileceğini –petrol rezervlerinin bulunduğu yıllardan itibaren baskıyı üzerinde hissetse de- belki de ciddi olarak ilk kez, Kuveyt’ teki petrol rezervlerini Irak’ a kaptırmamak için giriştiği mücadele ile öğrendi. İlk bakışta, ekonomik kazanç açısından olumlu bir unsur olarak görülse de, Ortadoğu ülkelerinin ufak vaatler karşılığında büyük tavizler vermesi halkı tedirgin hale getirmek için yeterlidir. Petrol bölgede var olduğu sürece, bu tehdit algılamasının süreceği gerçeği de unutulmamalıdır.

Ekonomik istikrarsızlık, güvenlik kaygılarının artmasında bir başka faktördür. Bunun nedeni Ortadoğu ülkelerinde, devlet gelirlerinin petrol satışlarına endeksli olmasıdır. Bunun kanıtı olarak ülkelerin kalkınma oranlarının petrol ihracatı ile doğru orantılı olmasını gösterebiliriz. Harcamaları gelecek petrol gelirlerine göre yapan birçok Ortadoğu ülkesi, petrol satış sözleşmesi yaptığı Avrupa devletlerinin, topluca ambargo uygulaması tehdidi ve devletlerin değişken politikaları dolayısıyla başta ABD olmak üzere, Avrupa ülkelerinin isteklerine kolayca boyun eğebilmektedir. Liderlerin keyfi harcamaları ve ticari ilişkilerdeki değişkenlik, ekonomik istikrarın gerçekleşememesine yol açmaktadır. Bu da güvenlik algılamasında olumsuz etki yapmaktadır.

Birde son dönemde Ortadoğu ülkelerine özellikle Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar, Kuveyt gibi ülkelere ABD tarafından İran tehdidi karşısında artan bir şekilde silah yardımı gerçekleşiyor. İşin kötü tarafı ise farkında olmadan Arap devletlerinin birbirleriyle silahlanma yarısı içerisine girmesidir. Bu ise en çok- doğal olarak -ABD’nin işine gelmektedir. ABD deyimi yerindeyse elini ovuşturmaktadır. Devletlerarası silahlanmanın yanında birde devlet içi yani Ortadoğu’yu ele alırsak etnik gruplar arasındaki silahlanma bölgesel olmasına rağmen güvenlik tehdidi açısından daha büyük bir olgudur. Devlet içi silahlanma adına yakın dönemde Libya örneğini verebiliriz. Bölgesel olarak örgütlenen yani yerel yönetimlerin güçlü olduğu Libya’ da, Muammer Kaddafi’ den sonra her bölge silahlanmaya başlamış ve devlet otoritesinin yokluğu ile güvenlik kaygısı had safhaya ulaşmıştır. İran ve İsrail’ in karşılıklı askeri güç gösterileri bölgede güvenlik tehdidi oluşturmasının yanında Arap ülkelerinin de silahlanma yarışı bu güvenlik tehdidini tüm Ortadoğu’ ya yaymaktadır.

İsrail devletinin varlığını, bölgenin güvenliğini tehdit edebilecek unsurların başında görmemiz hiç de yanlış olmayacaktır. İsrail bölge ülkeleri için başlı başına bir tehdit unsurudur. Bunu anlamak için; hiç de yaptığı eylemlere, geliştirdiği askeri teknolojiye, lobicilik faaliyetleriyle sağladığı arkasındaki desteğe bakmamızın gereği yoktur, bunun için Arap ülkeleriyle yaptığı savaş sayısına bakmamız bile yeterli olacaktır. İran – İsrail arasında çıkabilecek savaş söylemi de güven ortamının doğmasına engel olmaktadır. Ortadoğu’ da yaşanan demokratikleşme çabaları sonucu halk isyanlarını göz önüne aldığımızda dahi, bölgede güvenlik kaygısının en çok yaşandığı yer olarak İsrail’ in işgali altında bulunan Filistin topraklarını gösterebiliriz. Filistin halkının hem ekonomik hem de bireysel-fiziksel açıdan güvenliğinin tehlikede olduğu açıktır.

Ortadoğu ülkelerinde siyasi kültürün yozlaşmasında büyük rol oynayan otoriter liderler -her ne kadar Arap Baharıyla iktidarları sona ermiş olsa da- , uzun süre halktan ‘koşulsuz bağlılık’ sözünü alarak, ulusal güvenlik’ i tehdit edecek baskıcı politikalara rahatça girişebilmiştir. Halkın bu otoriter liderlere olan bağlılığı ise, henüz 20.yy’ ın başından sonra belki de tam olarak yarısından sonra kazanmış oldukları bağımsızlıklarını getiren liderler olmasından kaynaklanmaktadır. Son dönemde yaşanan Arap Baharıyla birlikte artan güvenlik kaygıları had safhaya ulaşmış ve halk demokrasiye geçmek adına sancılı bir sürece atılmıştır. Ortadoğu’da demokrasinin tam anlamıyla -diğerlerine nazaran- uygulandığı ülke olarak, sadece İsrail’ i göstersek belki de yanlış olmayacaktır. Ortadoğu’da başarılı olan dönüşümler sonunda seçimlere gidilmesi ve düzenin sağlanması ile bölgenin güvenlik kaygılarının giderek azalacağı varsayımında bulunabiliriz.

Ortadoğu’da bölgenin güvenliğini tehdit edebilecek belki de en önemli unsur; ülkelerin sahip olduğu etnik ve dini -daha çok mezhepsel- karmaşadır. Bunun en net örneğini Irak, Lübnan, Suriye, İran -daha çok etnik olarak- ve Afganistan -bazı kaynaklar Ortadoğu’da göstermektedir- oluşturmaktadır. Ulusal güvenlik kaygılarının artmasına sebep olan birde dış aktörleri ekleyebiliriz, buna örnek olarak: ABD’ nin ülkeleri ayrıştırma çabalarını gösterebiliriz. Etnik ve mezhep çatışmaları işlenmesi gereken başlı başına bir konudur, bu yüzden bu unsurun ülke halklarının bütünleşmesinde büyük engel teşkil ettiğinin bilinmesi yeterli olacaktır. Bölgenin jeostratejik konumu ise başlı başına güvenlik tehdidi oluşturmak için yeterlidir. Fakat ayrıntılarına değinme ihtiyacı duymuyorum.

Buraya kadar Ortadoğu’da güvenliği tehdit edebilecek unsurları sıralamaya çalıştım, bu tehdidin ülkelerde hangi seviyede olduğunu anlamak adına bir tablo çizdiğimi düşünüyorum. Fakat son dönemde, güvenlik algılamasının yanlış lanse edilmesi sonucu –Amerikan yapımı Hollywood filmlerinde görmekteyiz- bölge ülkelerinin neredeyse tamamı güvenilmez ülke konumuna itilmiştir. Artık dış müdahaleye gerek kalmadan Ortadoğu ülkeleri kendi güvenliklerini tehdit edecek unsurlara teker teker sahip olmaya başlamıştır. Demokrasiye geçiş ise güvenlik kaygılarını azaltacak tek unsur gibi görünmektedir. Bu sürecin ne kadar uzun ve sıkıntılı olduğunu Türkiye’ nin kuruluş dönemine bakılarak hatırlanabilir. Bu doğrultuda, Ortadoğu’ nun daha uzun bir süre güven ortamını yakalayamayacağı bilinen bir gerçek halini almaktadır.

Yorum Gönderin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.