TARIHI GERCEKLERLE ILGISI YOK FOTO INTERAJANS

Hollanda Türkiyeli İşçiler Birliği (HTİB) Başkanı Mustafa Ayrancı, 1915 olaylarıyla ilgili olarak yaptığı yazılı açıklamada, “Yüz binlerce masum insan barbarca öldürüldü” iddiasında bulunarak, “Ermenilerin geride bıraktıkları mal varlıkları yağmalandı. Bu olay, kelimenin tam anlamıyla bir etnik temizlik hareketiydi” ifadesini kullanmasına tepki gösteren Lahey Türklere Soykırımları Araştırmaları Vakfı Başkanı Sefa Yürükel, “Tarihi gerçeklerle ilgisi yok” değerlendirmesinde bulundu.

Yürükel, yaptığı yazılı açıklamanın bir bölümünde şunları kaydetti: “Ayrancı, tehciri (zorunlu geçici yer değiştirme) olarak ele almayıp, bir daha dönmeme olayı olarak ele almış, etnik-temizlik kavramı vurgusu yapmıştır. Ayrancı, bu konuda da bilimsel veriden uzaktır. Verdiği örnek yanlış ve hukuksuzdur. Osmanlı iki defa geri dönüş kanunu çıkartmıştır. Bundan da birçok Ermeni yararlanmıştır. Etnik-Temizlik ya da soykırım yapılmak istenseydi, asla, taşınmaz mallar ve eşyalar bir bir not edilmez ve ayrıca geri dönüldüğünde de sahiplerine geri verilmezdi. Tanınan geri dönüş süresi mahallinde, tehcirden önceki yaşam yerlerine geri dönenler, bu mallarına tekrar sahip olmuşlardır. Bu konuda da Ayrancı gerçeklerden uzaktır ve açıklaması, hakaret ve iftira boyutundadır ve Türk milletine ve onun mensuplarına karşı hukuki suç işlemektedir… Ama artık meydan boş değildir. Bunu kendisi ve onun gibi düşünenlerin bilmesi gerekmektedir.”

Lahey Türklere Soykırımları Araştırmaları Vakfı Başkanı Sefa Yürükel, yaptığı yazılı açıklamada görüşlerini şöyle dile getirdi: “Tehcir uygulamalarındaki gerçek ise şöyledir: Burada, Ayrancı’nın dediğinin aksine barbarlıktan uzak bir durum söz konusudur. Tehcirin nasıl uygulandığı ve uygulanacağı aşağıdaki belgede çok iyi açıklanmaktadır.

27 Mayıs 1915 de yapılan Bakanlar Kurulu toplantısında, İçişleri Bakanlığı’nın 270 sayılı tezkeresinde de yer aldığı gibi, tehcir uygulamalarında, kamu görevlileri tarafından mecburen göz önünde bulundurulacak olması gereken hususlar için şu kararlar alınmıştır: “ Bu sebeple mezkur tezkerede açıklandığı gibi, isimleri zikredilen köylerde ve kasabalarda yaşayan Ermenilerden nakli gerekenlerin tespit edilen iskan mahallerine refah içinde ve zarar görmeden ulaştırılmaları ve yerleştirilecekleri yerlerde istirahatlarının temin edilmesi gerekmektedir. Ayrıca can ve mallarının korunması suretiyle yerleşim mahallerine ulaştıklarında tespit edilen yerlere iskan edilinceye kadar muhacirlere ait ödenekten iaşeleri; geçmişteki mali ve ekonomik durumlarına göre mal ve arazi tahsisi; içlerinden muhtaç olanlara hükümet tarafından mesken inşası, çiftçi ve sanat erbabına tohumluk, alet ve edevat tevzii; terk ettikleri yerde kalan malları ve eşyalarının veya kıymetlerinin kendilerine uygun bir şekilde iadesi; (…) zeytinlik dutluk, bağ ve portakallıklar ile dükkan, han, fabrika ve depo gibi akarların açık artırma ile satılarak veya kiraya verilerek elde edilecek meblağların kendilerine verilmek üzere sahiplerli namına emaneten mal sandıklarına konulması; zikredilen işlemlerin yerine getirilmesi için gerekecek masrafların Muhacirler Fonu’ndan ödenmesi konusunda zikredilen Bakanlık tarafından düzenlenen Talimatın tam olarak uygulanması gerekmektedir. Böylece terk edilen malların korunması, idaresi, iskan işlemlerinin yürütülmesi, tanzimi ve teftişi ve bu konuda talimat hükümlerinin ve Bakanlık kararlarının esas alınması, tali komisyonlar kurularak maaşlı memur istihdamı; bunların doğrudan İçişleri Bakanlığı’na bağlı olmaları ve bir reis ile İçişleri ve Maliye Bakanlığından birer memur olmak üzere iki azadan meydana gelecek komisyonların valilerin nezareti altında Talimatın hükümlerini icra eylemeleri tensip edilmiştir. (Meclis-i Vükela Müzakeratina Mahsus Zabıtname Hülasa-i meali, Başbakanlık Arşivi, İstanbul, Meclis-i Vükela Mazbataları, Cilt 198, karar No. 1331/163”

Ayrancı’nın, hukuki olarak, etnik-temizliğin 1948 sözleşmesinde yeri olmadığını da bilmediğinin burada altını çizersek, bu açıklama, her anlamda konu hakkında hukuki kavrayıştan ve bilimsel veriden yoksundur. Etnik- temizlik kavramı 2000’li yıllardan önce BM ve Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin gündeminde ve tarifinde yoktur. 2000’lerden önce bu kavramı doğru dürüst uluslararası ceza anlamında kimse vurgulamıyordu. Bu kavram hala uluslararası ceza yasaları açısından da tartışmalıdır.

24 Nisan tutuklamalarına giden yol ve nedenleri

24 Nisan’da Ermeni terör örgütleri, Taşnak, Hıncak ve Ramgavar’ın lider kadrosundan 235 kişi tutuklanmıştır. Tutuklamaların sebebi ise kısaca şudur: Ermenilerin, 1895 de Babı-Ali Yürüyüşü,1896 da Osmanlı Bankası baskını, 1905 yılında II. Abdülhamit Han’a bombalı suikast girişimi, 1914 den itibaren; Zeytün, Bitlis, Muş, Erzurum, Kayseri, Maraş ve Sivas’ta ayaklanıp silahlı çatışmalar çıkarmalarıyla birlikte, 11 Nisan 1915’de başlattıkları Van isyanını ve burada geçici bir hükümet kurulması, şehirde tahliye edilemeyen Türkleri ve Kürtleri soykırıma tabi tutmaları ve kendinden olmayan Ermenileri de katletmeleriyle birlikte, Ruslara şehri teslim etmeleridir. Van isyanı ve Taşnaklar’ın Rus ordularının öncüleri olarak, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da yaptıkları Müslüman soykırımı, 24 Nisan’daki tutuklamaların ve ilerde de tehcirin ana nedenini oluşturmuştur. Nüfuslarının tüm nüfusun ancak yüzde 15’ini bile oluşturmadıkları bu yerlerde isyancı Ermeniler devlet kurmak istediklerinde, kimleri etnik-temizlik ve soykırıma tabi tuttukları açıktır. Bunlar Müslüman ahalidir. Bu isyancı Ermeniler tarafından yapılan soykırımda yarım milyon Müslümanın soykırıma uğratıldığı belgelerle de mevcuttur.

Bu konuda düşmanla işbirlikleri o kadar belliydi ki, müttefiklerini bile ayan beyan seçmişlerdi. Ermeniler Çarlık Rusyası’nı hami olarak görüyorlardı. Ayaklanma ve Osmanlı toprakları içersinde büyük Ermenistan vaatlerine inanan her kesimden isyancı olduğu gibi din adamları da bu ayaklanmalarda öncü rolü üstlenmişlerdir. Bunlardan Ecmiyazın Katolikos’u Tiflis’te Çar’la görüşmesinde muhatabına, ‘Anadolu’daki Ermenilerin kurtuluşunun ancak Türk egemenliğinden ayrılarak özerk bir Ermenistan teşkil etmeleri ve bu Ermenistan’ın Rusya’nın himayesinde olabileceğini’ bildirmiştir. (Tchalkouchian, Le Livre Rouge, Paris, 1919, s.12)

Birinci Dünya savaşının cephelerde sürdüğü zamanı kollayan Ermeni Taşnak hareketi, Ermeni tarihçi Louise Nalbandian şu şekilde yazmıştır: ‘Ermeni Komiteleri için ivedi hedeflerini gerçekleştirecek top yekûn ayaklanmayı başlatmanın en uygun zamanı Osmanlıların savaş halinde olduğu zamandı.’ Bu durumun Ermenilerin Osmanlının savaş sırasında değişik cephelerde yıpranmasını belirleyen stratejik hesaplamalar yaptıklarını göstermektedir…(Louise Nalbandian, Armenian Revolutionary Movement, University of California Press, 1963, s.111)

Sovyet Ermenistan’ının devlet adamlarından ve teorisyenlerinden Karınyan, Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasının hemen ardından gelen Rus ordularının başarılarının, özellikle de Van ve Erzurum’un zapt edilmesinin Taşnakların ‘Gönüllülerin’ sınır tanımadıklarını şu şekilde anlatır: ‘Şimdi gizli emellerini açıktan göstermeye başlamışlardı, Türkiye Ermenistanı’nda yaşayan Hıristiyan olmayan bütün gruplara karşı nefretlerini artık gizlemiyorlardı. Rus ordularının zaferleriyle coşan ‘gönüllüler’, şimdi işgal edilmiş bölgelerde bütün gücünü etkisini artırmaya ayırıyordu. Bunu başarabilmek için de Ermeni olmayan nüfusun fiziksel olarak yok edilmesi metoduna başvuruyordu.’ (A. Karınyan, A. Karınyan, Bolşevik Zakavkazya, No.9-10, 1928, s.65.)

Sovyet dönemi Ermeni tarihçilerinden Lalayan ise konu üzerinde şu şekilde durmaktadır: ‘Taşnaksutyun, görüşmelerin ardından doğrudan satılmış basının aracılığıyla gönüllü hareketi lehine geniş bir kampanya başlattı ve ‘Milli Büro’nun yardımıyla gönüllü birliklerin doğrudan örgütlenmesine girişti. Bu noktada dikkat çekmek gerekirki, o dönemdeki görüşmelerde Ermeni birliklerinin 1600 kişiden oluşacağı belirlenmişti. Ancak Milli Büro, Türkiye’nin Doğu vilayetlerinin çabucak ele geçirilmesi için birlikleri 10 bin kişiden oluşturdu. Kendi humbapetalarını toplayarak hiç acımaksızın Türk nüfusu yok etmekle görevlendirerek birlikleri onların komutası altına verdi’ diyerek şöyle devam etmektedir: ‘1. ‘Gönüllü’ hareketi, kana susamış humbapetaların (Andranık Paşa, Amazayep ve diğerleri) komutasındaki Taşnak birliklerinin Türk kadınlarını, çocuklarını, yaşlılarını ve hastalarını ortadan kaldırmak işinde azami ‘cesareti’ göstermelerini ifade etmektedir. Taşnak birlikleri tarafından işgal edilen Türk köyleri, orada yaşayan insanlardan ‘kurtarılmış’ ve tanınmaz hale getirilmiş kurbanlarla dolu bir harabeye çevrilmiştir. (…) Görüldüğü gibi Taşnak gönüllü hareketinin sonuçlarından biri ön binlerce Türk emekçisinin imha edilmesidir.’ (A. Lalayan, “Kontrrevolyutsionniy ‘Dasnaktsutyun’ İ Imperialışticeskaya Voyna 1914-1918 s.86 .)

Burada görülüyor ki, Çarlık Rusyası ve Ermeni Taşnak ve türevi örgütler tarafından planlı, hedefe yönelik olarak Osmanlı Türkiyesi’nde bir Soykırım planlanmıştır.

Bunun için sayısız belgeyi hem Osmanlı, hem de Rus arşivlerinden bulmak mümkündür. Rus arşivlerinde yer alan bir belgeye göre, Taşnak Ermeni Milli Bürosu’nun 1. Dünya harbinin başında, Rus Çarı II. Nikolay’a gönderdiği bir yazıda şöyle denilmektedir: ‘Şanlı Rus orduları, kendi hükümdarlık toprakları boyunca karlı Ermenistan tepelerinde ve engin Eleşkirt vadisinde, Almanya’ya ihtiyaç duyarak kudretli Rusya’ya el kaldırma cüretini gösteren Türkiye’ye karşı savaşırken, Ermeniler, atalarının öğütlerini dinleyerek (…), hayatlarını ve varlıklarını Yüce Rusya’nın ve onun tahtının şanı için feda etmek üzere ayağa kalkmışlardır. Türkiye’yle savaş müjdesi, bütün Ermeni halkını coşkulandırmaktadır. Bütün ülkelerden Ermeniler, şanlı Rus ordularında yer almak ve Rus silahının başarısına kanıyla hizmet etmek için can atmaktadır. Düşmana karşı zafer kazanmak için Yüce Tanrıya dua ediyoruz. Yeni şanlı Rus silahı olmak ve Rusya’nın Doğu’daki tarihsel görevini yerine getirmek vatan borcumuz olmaktadır. Kalbimiz bu istekle yanmaktadır. Rus bayrağı, İstanbul ve Çanakkale boğazlarında özgürce dalgalanacaktır. Sizin iradeniz, ekselansları, Türkiye boyunduruğu altındaki halklara özgürlük verecektir’ (Msak, No.271, 1914’ & Marents, “Litso Armyanskogo Smenohovstva”, Bolşevik Zakavkazya, No.3-4, 1928, s.89.)

Rus Orduları içindeki Ermeni kuvvetler o kadar vahşice ve insanlık dışı, soykırım hareketlerinde bulunmuşlardı ki, Rus subaylar bu vahşeti hatıralarında da çok iyi anlatmaktadırlar. (bkz.Journal de Guerre du Deuxiéme Régimentd’Artillerie de Forteresse Russe d’Erzeroum, 1919.)

Aynı vahşet durumunu, Amerika’da yayın yapan Ermeni gazetesi olan Göçnak, 24 Mayıs 1915 tarihli sayısında Van’ın ele geçirilmesine ilişkin haberinde ‘Van’da yalnızca 1500 Türk’ün sağ kaldığını’ övünerek bildirmiştir. Aynı durum, Müslüman soykırımı bazında, Ermeni Taşnak terör örgütü ve türevlerinin saldırdığı diğer bölgelerde aynısıdır.

Bu konuda ise artık Osmanlı için tüm tahammüllere rağmen, düşman saflarında savaşan ve onlara yardım yataklık yapan, casusluk da dahil köylere ve Müslüman ahaliye saldıran ve katleden Ermeni Taşnak çetelerine karşı önlem alma gereği oluştuğu ayan beyandır.

Bu konu Osmanlı arşivlerinde ise şu şekilde belirtmektedir: Başkumandan Vekili Enver Paşa, bu durumu sonlandırmak için, 2 Mayıs 1915 tarihinde, dönemin İçişleri Bakanı Talat Paşa’ya şu yazıyı göndermiştir: ‘Van gölü etrafında ve Van valiliğince bilinen belirli yerlerdeki Ermeniler, isyanlarını sürdürmek için daima toplu ve hazır haldedirler. Toplu halde bulunan Ermenilerin buralardan çıkarılarak isyan yuvalarının dağıtılması düşüncesindeyim. III. Ordu Komutanlığı’nın verdiği bilgiye göre Ruslar 20 Nisan 1915 tarihinde kendi sınırları içindeki Müslümanları çıplak bir halde sınırlarımızdan içeriye sokmuşlardır. Hem buna karşılık olmak ve hem de yukarda bahsettiğim amacı sağlamak için ya bu Ermenileri aileleri ile birlikte Rus sınırı içine göndermek veyahut bu Ermenileri ve ailelerini Anadolu içinde çeşitli yerlere dağıtmak gereklidir. Bu iki şekilden uygun olanın seçilmesiyle tatbikini rica ederim. Bir mahzuru yoksa isyancıların ailelerini ve isyan bölgesi halkını sınırlarımız dışına göndermeyi ve onların yerine dışardan gelen Müslüman halkın yerleştirilmesini tercih ederim’ (Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Dahiliye Şifre, nr. 52/282)

21 Mayıs’ta başlayan tehcir uygulaması, sırasında tehcirden bazı Ermeniler muaf tutulmuştur. Katolik ve Protestan misyonerler, saraydaki Ermeni memurlar, hasta Ermeni aileleri ve Batı Anadolu’daki Ermenilerin çoğunluğu tehcire uğramamışlardır. Bunun dışında 1926 yılında yayınlanan ciddi Sovyet ansiklopedisinde ise konu üzerine 400.000 Ermeni’nin Müslüman olduğu belirtilmiştir (ANS, TV- 17. Nisan, 2015) . Ermeni soykırımı yalancılarının bu 400.000 kişiyi de soykırıma uğrayanlar arasında saydığı yüksek kanaattir. Çünkü bütün veriler tüm Osmanlı Ermenilerinin nüfusunun en fazla 1,3 milyon olduğu var sayarsak, bu 400.000 kişiyi de tehcir sayısından düşülmesi gerekmektedir.

Tehcire uğrayan Ermenilerin gönderildikleri yerler ise barınma açısından iftira edildiği gibi çöl değil, sulak yerlerdir. Buralar, Kerkük ve Suriye’nin Havran ve Kerek bölgeleridir. Buralara Müslüman nüfusunun yüzde 10’u oranında yerleştirilmişlerdir.

Tehcir sırasında bölgeleri gezen ve gözlemleyip, İsveç hükümetine rapor eden bir İsveçli Binbaşı olan Hjalmar Pravitz’in anılarında şu şekilde not etmiştir: ‘Bana göre Ermeni sorunu ve bu olayların ele alınış biçimi, olayların kendisinin önüne geçmiş olduğundan, konuya biraz eğilmek istiyorum. Seyahatim esnasında, Ermenilerin çektikleri zorluklar konusunda gerçekten bir sürü gözlemim oldu. Tam bir ay boyunca onlarla yan yana yolculuk ettim. Bu bahsettiğim süre, iddia edilen barbarlıkların yapıldığı günlere rastlıyordu.

Ben kendim, aslında, Türk yetkililerinin göç ettirme sırasında yaşanan zorlukların ve acıların azaltılmasını sağlamak konusunda, çok fazla çaba gösterememiş olduğunu kabul ediyorum.

Ama doğruyu söylemek gerekirse, o günlerde Türkiye üç tane düşman ülkenin kuşatması altında bulunuyordu. Türkiye, o koşullar altında, bence, daha iyi bir düzen sağlayacak durumda zaten değildi….. Ortadoğu’da uzun bir süre görev yapmış olduğumdan, Ermenilerin Hıristiyan olmalarına karşın, öyle fazla güvenilir insanlar olmadığını biliyordum. Hasılı, gözümü açıp, Türklerin yaptıkları katliamlar konusunda kulağıma gelen söylentilerin ne ölçüde gerçek olduğunu tespit etmeye çalışacaktım. Sefaletlere, hatta sınırsız sefaletlere tanık olmuştum, ama planlı ve programlı bir katliama ve herhangi bir zulme kesinlikle tanık olmadım. Şunu da söylemeden geçemeyeceğim ki, Osmanlı İmparatorluğu tarafından kuzeyde yaşayan Ermenilerin güneye doğru sürgün edilmeleri konusunda Türk hükümetinin elinde çok önemli gerekçeler var. Bunlar içinde en önemlisi, eski Ermeni Krallığı’nın yer aldığı Erzurum bölgesindeki tüm Ermenileri oradan uzaklaştırmaktı. Çünkü onlar, nefret ettikleri kendi devletlerine karşı, Ruslarla el ele verip saldırmayı tasarlıyorlar ve bunun için Rusların ileri hareketini bekliyorlardı 1916 yılının Şubat ayında (İran’da iken)Ruslara esir düşmüştüm. Hapishane koğuşunu bir Ermeni ile paylaşıyordum. O sırada Erzurum’un düştüğünü öğrendik. Bunu duyan koğuş arkadaşım Ermeni bana şunları söylemişti. ‘Biz orada bırakılmış olsaydık, şehir çok daha önce düşerdi.’

Türkiye gibi, dışarıdan bir sürü güçlü devletlerce tehdit edilen ve saldırıya uğrayan bir ülke, içeriden gelen tehditlere ve hainliklere karşı kendini güvenceye almaya bakar ve bunun için de kimsenin o ülkeyi eleştirmesi gerekmez. Olaylara görgü tanıklığı etmiş olmam, bana, abartılara ve gerçek dışı beyanlara karşı çıkma hakkı ve görevi veriyor. Kaderin kurbanı olmuş bu insanlara karşı saldırılara, zulme veya katliamlara kesinlikle tanık olmadım.

Mülteci taşıyan kağnı kervanını ilk kez Konya kentinde gördüm. Konfor ve temizliğe alışık bir batılı insan olarak, bu zavallı ailelerin, kir pas içindeki yatakları, kırık dökük eşyaları bende elbette acıma duygusu uyandırmıştır. Ama şunu da düşünmek gerekir ki, onlar zaten bu yoksulluğun dışında bir yaşam tarzından habersiz insanlardı. Göçe zorlanmaları dışında, daha kötü bir muamele ile karşılaşmamışlardı. Bir Ermeni doktoru olan Turoyan, Ermeni taraftarı olan basın organlarında, Türklerin kanlı katliamları konusunda bazı dikkat çekici açıklamalarda bulunmuş. Onun söz ettiği yer, Fırat nehri kıyısında Meskene adında bir yer. Anlattığına göre 1915 Kasım’ında burası öldürülmüş Ermenilerin mezar taşlarıyla doluymuş. Güya binlerce Ermeni öldürülüp Fırat nehrine atılmış. Ben kendim, 1915 yılının Kasım ayında Meskene’de idim. Orada ne bir Ermeni mezarı vardı, ne de bir Ermeni. On dört gün boyunca Fırat nehrinin kıyısını izleyerek yol aldım. Irmakta tek bir ceset görmedim. Üstelik de sık sık ırmağa girip çıkıyordum. Böylesine acımasızca bir kıyım düşünülemeyecek ve saklanamayacak bir şeydir. Eğer doğruysa Dr. Turoyan’ın anlattıkları gözümün önünde olacaktı. Ama ben bu anlatılanları kesinlikle görmedim. Üstelik, ta Halep’ten Tahran’a kadar, Maraşlı bir Ermeni olan tercümanım ve uşağım da yanımda idiler ve onlar da bana yolculuğumuz sırasında hiç böyle canavarca şeyler anlatmadılar. Bu süre zarfında bana Türklerin, Ermenilere karşı yapmış olduğu iddia edilen katliamlar konusunda tek kelime söz edilmedi’ (Hjalmar Pravitz: FRÅN PERSİEN, İ STİLTJE OCH STORM, Stockholm, Kasım 1918, Sayfa 215-228).

Yukarıda belirtildiği gibi Ayrancı’nın Ermeni soykırımı yalanlarının ve iftira hakaretlerinin aksine bir durum söz konusudur.

Osmanlı İttihat Terakki hükümetinin, tehcirle vatan savunması yaptığını bizzat Ermenistan’ın ilk başbakanı ve Taşnak Partisi lideri, Ovanes Kacaznuni, 1923 yılında, Bükreş’teki Taşnak Yurtdışı Kongresi’ne verdiği raporda aynen şunları belirtmektedir ve bu tüm iftiralara da birinci elden cevaptır: Kacaznuni, ‘Türklere biz savaş açtık. Denizden denize Ermenistan hayali için ayaklandık. Olayların sebebi biziz. Türkler haklıydı’ demiştir. (Ovanes Kacaznuni, Taşnak Partisi Kongre Raporu, Bükreş, 1923- Taşnak Partisinin Yapacağı Bir Şey Yok, Yayınlayan, Kaynak Yayınları, İstanbul. 2008.)

Sovyet Ermenistanı’nın ilk devlet başkanı A. B. Karınyan, ise ‘Emperyalist Savaş ve Ermenistan” adlı eserinde, savaş sırasındaki olayların sorumlusu olarak, emperyalist batıyı, misyonerleri ve Taşnakçıları sorumlu tutarak şunları belirtmiştir: ‘Çünkü Avrupalılara yardım ve yataklık eden öğenin, Türkiye’de yaşayan ‘Hıristiyan nüfus’ olduğu biliniyor. Bu durum, emperyalizme hizmet eden Ermenilere, Süryanilere ve Rumlara kuvvetli darbeler indirdi. Bu sebeple, Ermeni kırımının gerçek sahipleri, Avrupalı emperyalistler ve talimatlarıyla hareket eden Hıristiyan misyonerlerdir. Onların Türkiye’deki ‘kültür taşıma’ faaliyetleri, iyilikten çok kötülük getirmiştir. Çalışmaları ve politikaları sonucunda Türkiye’nin zengin yerleri yıkıma uğramış, nüfus ise kırılmıştır. (…) Bu yüzden, başından sonuna kadar tükenmez bir enerjiyle emperyalistlerin taleplerini yerine getirdi, Türkiye Ermenistanı’nı ve Sırak’ı kırıma mahkûm etti, Ermenistan’ın verimli ve zengin bölgelerini perişan etti. (…) Türkiye Ermenistanı vilayetlerinin perişan olması ve yıkıma uğraması, Kilikya’nın yıkıma uğraması ve boşalması. Emperyalizm nereye elini atsa, Ermeni emekçileri kırıma uğramışlardır. (…) Emperyalizme hizmet ve uşaklık için savaşmaktan kırılmışlardır.’ (A. Karinyan, Sobranie Socineniy, c.1, Yerevan, 1934, s.117, 121, 162, 226 vd.’dan aktaran: K. N.)

Esasında bu konu Kars antlaşması ile bitirilmiştir. Bu konuyu Türklerin ebedi lideri Mustafa Kemal Atatürk, Ermenistan ile imzalanan, Kars Antlaşması’nda kendi görüşünü ve antlaşmanın önemiyle ilgili ‘Bu antlaşma ile Doğu’da hukuki bir şekil alan fiilî vaziyetimiz de Sevr Antlaşması’nın tatbik edilmez olduğunu gösteren vakalardan biridir. Ermeni meselesi denilen ve Ermeni milletinin hakiki menfaatlerinden ziyade cihan kapitalistlerinin iktisadi menfaatlerine göre halledilmek istenen mesele, Kars Antlaşması’yla en doğru hal suretini buldu. Asırlardan beri dostane yaşayan iki çalışkan halkın iyi ilişkileri, memnuniyet vericidir ki, tekrar teessüs etti’ diyerek, gerçek dostluğun ne olacağını işaret etmiş ve nefretten uzakta durmuştur.

Yukarıdaki alıntılardan da gördüğünüz gibi, Türk milleti ve devleti soykırımla suçlanamaz. Ortada vatan savunması vardır. Saldırgan olan taraf Ermeni Taşnak Partisi, onları destekleyen Çarlık Rusyası, İngiltere, Fransa, ABD gibi devletlerdir. Tehcirin oluşmasını sağlayan, tehcir sırasında çeşitli istenmeyen nedenlerden ölen Ermeni Osmanlı tebaası mensuplarından da bu saldırganlığı ve Türk düşmanlığını ve Türk topraklarını parçalattırmak isteyenler sorumludur.

24 Nisan tutuklamaları bu eylemleri yöneten, içinde bulunduğu ve tebaası olduğu Osmanlı’ya karşı düşman saflarında yer alan, köylerde ve şehirlerde Müslüman soykırımı yapan, Osmanlı’yı arkadan vuran, Osmanlı’nın cepheye giden ikmal yollarına saldıran ve düşman için casusluk faaliyetleri yürüten ayrılıkçı ve soykırımcı Ermeni örgütlerin lider kadrosunun tutuklanıp, Ankara çevresine zorunlu iskan edilmeleri olayıdır. Daha sonrada 21 Mayıs’ta da Osmanlı İttihat Terakki hükümetinin haklı tehcir kararının uygulamaya konmasının da sebebidirler.

Soruyorum hangi meşru devlet bunu yapmaz? Hollanda yapmaz mıydı? Tabii ki yapardı. Bu olaylara karışanları, o günkü askeri savaş atmosferini de hesaba katarsak, vatana ihanetten idam ederdi. Çünkü her meşru devlet kendisini ve vatandaşlarını her türlü yolla savunmak ve birlik ve beraberliği korumak zorunda olduğu için bunu yapardı. İttihat Terakki de hükümet olarak, vatan savunması için bunu yapmıştır. Bu tehcir hem içerde barışı sağlamış, hem de Ermenilerin istenmeyecek intikam saldırı olaylarından korunmalarını sağlamıştır. Bu anlamda, bu kadar ihanete rağmen, tehcirle karşılıklı saldırı olayları dolayısıyla karşılıklı kırımlardan ve kırmalardan (mütakale ) çok sıkıntılı bir dönemde eldeki imkanlar dahilinde Osmanlılar tarafından hayatları kurtulduğu için Ermeniler Osmanlı hükümetine esasında şükran borçludurlar. Türkler ise tehcir kararını veren Talat Paşalara, kurtuluş savaşı için tehcirle birlikte güvenilir bölgeler yarattığı ve bu anlamda Mustafa Kemal ve arkadaşlarına, Erzurum, Sivas, Amasya, Havza, Ankara gibi yerlerde kongreler yapılmasında yardımcı olduğu Türk’ün imhasını önlediği için ve Kurtuluş Savaşını zafere ulaştırılmasında büyük katkı yaptığı için ömür boyu şükran borçludur. Tehcirde Türkler haklıdır. İstenmeyen saldırılar tehcir sırasında olmuştur tabii ki. Ama saldırganlar tutuklanmış, yargılanmış ve ölüm de dahil çeşitli ağır cezalara çarptırılmışlardır. Hangi hükümet soykırım yapmak istemiştir de kendi saldırganını yargılamıştır? Hiç kimse. Ama Türkler soykırıma ve bunun gibi vahşetlere karşı oldukları için saldırganın Müslüman veya Hıristiyan olmasına aldırmamış cezalandırmışlardır. Bu anlamda Türkler rahat olmalıdırlar. Soykırım yapmak için Osmanlı İttihat Terakki iktidarı ve Türk görevliler tarafından planlı, hedef seçilmiş, soykırım yapılmış ve bunun delilleri olmuş bir durum ve bu konuda delil mevzubahis değildir. Bu konudaki kararı tarih belgeleriyle vermiştir. Malta yargılamaları, Ovanes Kacaznuninin kitabı ve 2014 Doğu Perinçek-İsviçre Davasındaki AİHM gerekçeli kararı Türklerin haklı olduğunu ve soykırım gibi alçakça bir suçu işlemediğini belgelemektedir. 2015 Uluslararası Adalet Divanı da Sırp ve Hırvatlar arasındaki tehcir konusundaki kararda da tehcir soykırım değildir kararıyla tehcirin soykırım olarak tanınamayacağı hükmünü vermiştir. Bunun dışındakiler, alınan parlamento karaları vs. husumet ve Türk düşmanlığı yapmaktan ve nefret suçu iftira ve hakaret suçu işlemekten başka bir şey değildir. Dünyada hiç bir şey hukuktan ve meşru müdafaadan ve vatan savunmasından daha üstün değildir.

Ermenilerin artık bu iddialardan vazgeçip gerçekleri kabul etmeleri gerekmektedir. Kullanılmaktan ve soykırım endüstrisinden vazgeçerek Türklerle Atatürk’ün Kars Antlaşması’ndaki vaziyetini almalıdırlar. Ermenilerle dostluğu biz değil, Ermeni sözde soykırımı yalanlarından geçinenler kin, nefret yayarak engellemişler ve Ermenileri kilitlemişlerdir. Ermenilere bu kilitleri kırıp Türk’le gerçekleri kabul ederek el sıkışmalarını öneriyor ve bunu içten temenni ediyorum. Çünkü Türkler ve Ermeniler birlikte yaşadıkları yıllardaki etkilerden ve birlikte üretilen ortak sosyal ve kültürel yaşamdan dolayı birbirlerine en çok benzeyen ve anlaşabilecek iki millettir. Haydi, Ermeni ve Türklerin gerçek dostluğu için çalışan dostlar. Aramıza emperyalist kara kedileri ve onların yamaklarını sokmadan gerçek dostluklarımızı tekrar oluşturalım. Bu konuyu ona buna malzeme etmeyerek bitirelim. Artık ortak değerlerimize sarılalım.”

Yorum Gönderin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.