zebra“Bu dünyada her şey değişir; değişmeyen tek şey değişimin kendisidir” derlerse de sakın inanmayın.

Hele hele bu kural, insanlar için asla geçerli değildir!

Hele de bu insan Türk insanıysa!

“Türk” dediysem, sözün gelişi; siz bunu Türk kimliği ile ve insan görüntüsünde dolaşan iki ayaklı mahluklar olarak farz edin lütfen!

Ecdadımız “değişmeyen tek şey değişimin kendisidir” kuralının en azından insanlar için geçerli olmadığını bildikleri için “Bir insan yedisinde neyse, yetmişinde de odur” şeklinde kendi toplumsal kurallarını koymuşlardır ortaya.

“Asıl azmaz, bal kokmaz, kokarsa yağ kokar, çünkü aslı ayrandır” diyerek bu toplumsal kuralı iyice pekiştirmişler, arkasından da “katranı kaynatmakla olur mu şeker, cinsini …. cinsine çeker” diyerek, bu kurala ekstradan bir perçin daha atmışlardır!

Uzun tecrübeler ve gözlemler sonucunda “Ata sözü” şeklinde ortaya konulan bunca toplumsal kuralın anlamı şudur bence:

İnsanlar, çeşitli sebeplerle değişmiş gibi görünseler de, vakti zamanı gelince, bir şekilde karakter sızdırması gösterip, asli mayasına, genlerindeki asli cevhere ve kromozomlarına kotlanmış bulunan asli yazılımlara uygun davranışlar sergileyebilirler.

Bu çerçevede, iyi görünen bir insan,  eğer mayası bozuksa, zamanı gelince bir şekilde o bozuk mayaya uygun bir davranış sergileyebilir, kötü görünen insan ise, eğer mayası sağlamsa zamanı gelince o mayaya uygun asil bir davranış içinde bulunabilir.

Örnek mi istiyorsunuz?

İşte size örnek:

Elekçiden Padişah Olmaz!

Elek nedir bilirsiniz.

Çember şeklindeki ağaçtan mamul bir kasnağa geçirilen ve sırım tabir edilen deri ipler vasıtasıyla yapılan ilkel ve küçük bir ev aletidir.

Kırsalda, gözeneklerinin boyutuna göre; daha çok un ve tahıl türü yiyecekleri elemekte kullanılır.

Teknolojiye bağlı olarak sonraki zamanlarda metalden üretilen ve devasa boyutlara kadar ulaşabilen ve muhtelif eleme işlerinde kullanılan türleri de vardır elbette.

Ancak fıkramız, eleğin kasnak kısmının ağaçtan üretildiği yıllara aittir ve geçimini elekçilik yaparak sağlayan esnafımızı tenzih ederek anlatıyoruz:

Adam kıtlığı çekilen memleketin birisinde vaktiyle bir elekçiyi padişah yapmışlar.

Elekçi padişah, maiyetiyle ve saray erkanıyla birlikte ormanda yürüyüşe çıktığı bir sırada gövdesi düzgünce bir çam ağacının tam karşısında durmuş ve çamın gövdesini dipten doruğa kadar iyice bir süzdükten sonra çevresine dönüp şöyle demiş;

-“Bu çamdan da ne güzel kasnak yapılır!”

Elekçi Kızından Kadın Olmaz!

Bizim çocukluğumuzda elekçiler, özellikle yaz aylarında konar göçer bir hayat yaşar ve geçimlerini kalbur-kasnak yaparak ve yaptıklarını köylerde satarak sağlarlardı.

Bizim Çankırı’da bunlardan bolca vardı bir zamanlar.

Yaz gelince atlarına ve eşeklerine her türlü ev eşyalarını, alet ve edevatlarını yükler, köy köy dolaşırlardı.

Köyün dışında uygun bir alana çadırlarını kurar, hemen üretime geçerlerdi.

Hastalıktan ölerek derelere atılmış hayvan leşleri onlar için tam bir sermaye idi ve o hayvanlardan yüzdükleri derileri kendilerine has yöntemlerle tabaklarlar, sonra tabaklanmış bu deriyi, ince ince dilip, çıkrıklarda ip şekline getirdikten sonra kasnaklara geçirerek, elek, kalbur ve gözer adı altında ve daha çok takas yöntemiyle köylülere satarlardı.

Yani yaptıkları şeyleri, daha çok yiyecek, içecek türü şeyler karşılığında satardı bu esnaf kesimi.

Ayrıca boncuk, cıncık türü şeyler de satarlardı.

Bu anlamda köylülerin önemli bir ihtiyacını da gidermiş olurlardı.

Ancak bunların bir de kötü yanları vardı.

Özellikle elekçi kadınları ve çocukları, zaman zaman kapı kapı dolaşarak dilencilik yapar, bazen de köylülerin tavuğunu ve hindisini çalarlardı!

Bu, belki de bir zarurettendi.

Çünkü yolu izi olmayan ve yiyecek bulmakta zorlanan bu insanlar, belki de mecburen bu tür şeylere tevessül ederlerdi.

Bizim köy, orman köyü olduğu için, bizim köye gelen elekçiler daha çok evlerin önlerinde yığılı bulunan odunları çalarlardı!

Sonraki yıllarda bu esnaf, genelde motorize olmuşlardır.

Karayolu ağının köylere kadar genişlemesiyle yiyecek ve içeceğe ulaşma imkanları artmış ve buna bağlı olarak bu insanlar, dilenme ve çalma işini bırakmışlardır.

Müfettiş olarak görev yaptığım için yakından biliyorum; bazı elekçiler bugün ülkenin her yanında olmak üzere eski yaşam tarzlarını hala devam ettirmektedirler.

Ancak bu kez eşeğin ve atın yerini minibüs ve kamyonet, çadırın yerini karavanlar almıştır.

Elbette hala çadır kullananlar da vardır aralarında.

Bizim Çankırı’dakiler ise tamamen yerleşik hayata dönmüş durumdadırlar ve Çankırı’nın nalburiye ve plastik türü eşya piyasası genelde onların elindedir.

Belki de elekçi kadınlarının köylerde kapı kapı dolaşarak dilencilik ve ufak tefek hırsızlık yaptıkları günlerden esinlenilerek uydurulmuş olabilir; eskiden bizim köylerde yapılan yağlı pehlivan güreşlerinde cazgırlar “her şeyin aslına çektiğini” ima eden şöyle bir mani söylerlerdi:

“Allah Allah, illalllah,

İki yiğit çıkmış meydâne,

İkisi de birbirinden merdâne,

İkisine diyelim maşallah.

Söğüt ağacından odun olmaz,

Elekçi kızından kadın olmaz,

Her ananın doğurduğu pehlivan olmaz,

Vaktinde ekilmeyen darıdan,

Ağustosta bal yapmayan arıdan,

Sabah kocasından sonra kalkan karıdan,

Hayır gelmeeeez ”

Padişahım Sende de Bir Asalet Bozukluğu Var

Padişah, gönül eğlencesi ve aynı zamanda “akıl hocası” olan İncili Çavuş’u bir gün karşısına oturtur ve sorar;

-“Söyle bakalım İncili, ben nasıl bir adamım?”

İncili, bu soru karşısında tabiri caizse apışıp kalır.

Öyle ya; koskoca padişahı nasıl değerlendirsin.

Yanlış bir laf etse mazallah kelle gidecek!

Doğrusu pek müşkül bir pozisyonda kalır İncili.

Hık mık, kem-küm etmeye başlayınca;

Padişah,

-“Söyle İncili, dilini mi yuttun? Her şeye nane limon oluyor, herkes hakkında ileri geri konuşuyorsun da benim hakkımda değerlendirme yapmaktan neden korkuyorsun?”

İncili Çavuş;

-“Ama padişahım…” diyecek olur; ancak Padişah hemen sözüne keser ve kendisine her türlü hayat garantisini verdikten sonra;

-“Korkma, konuş. Sen benim sırdaşım ve en yakın adamımsın. Hayatın garanti altındadır…” gibi laflar ederek İncili Çavuş’u ikna eder.

Bunun üzerine İncili Çavuş şöyle der;

-“Padişahım, kusura bakmayın; sizde de bir asalet bozukluğu var. Ben bu kadarını söylüyorum, bundan sonrasını valide sultandan sorun. Orasını ancak o bilir…”

Padişahın içine kurtlar düşer ve derhal hareme giderek Valide Sultan’a yüklenir;

-“Validem kaç zamandır kendimden şüphelenip duruyorum; bende bir asalet ve karakter zafiyeti  var. Bunun sebebi nedir? Bunu ancak sen bilirsin…”

Valide Sultan dirense de oğlunun elinden kurtulamaz ve sonunda bütün gerçeği ifşa ederek;

-“Oğlum, baban padişah uzunca bir sefere gitmişti. Ben de taze bir gelindim. Babanı çok özlemiştim. Ancak baban bir türlü dönmek bilmedi seferden. Bunun üzerine ben de sarayın mutfağındaki yakışıklı aşçıbaşıyla halvet oldum. Dolayısıyla; sen baban padişahın oğlu değil, saray mutfağındaki aşçıbaşının oğlusun…” der.

Padişah, derhal İncili Çavuş’u çağırtır huzuruna ve annesinden duyduklarını olduğu gibi anlattıktan sonra İncili Çavuş’a sorar:

-“İncili; gerçek maalesef senin dediğin gibi. Ben padişahın oğlu değil, mutfaktaki aşçıbaşının oğluymuşum. Peki ama sen bunu nasıl anladın?”

Padişahın bu sorusuna şöyle cevap verir İncili Çavuş:

-“Padişahım, sen beni ödüllendireceğin vakit sürekli sarayın mutfağına gönderip ziyafet çektiriyorsun. Eğer sen asil bir soydan gelseydin, bana ödül olarak sürekli ziyafet çekmez, keseler dolusu altınlar verirdin. Çünkü asil bir soydan gelen padişahın yapacağı şey, ödüllendireceği kişilere ziyafet çekmek değil, keseler dolusu altın vermektir…” der.

Ula Tursun Sen Hiç Değişmemişsin!

Değişimin insanlar için geçerli olmadığı konusunda anlatacağımız son fıkra, Karadeniz’in bilge insanı Temel üzerinedir:

Temel ile Dursun sıkı arkadaştırlar.

Bir gün Dursun Temel’e der ki;

-“Ula Temel uşağum, dün gece seni rüyamda gördüm. Ula uşağum sen ot olayisun. İnekler gelip seni yiyiler ve sonra sıçayiler. Ula baktım da sen acayip değişime uğramişsun uşağum!”

Bunun üzerine Temel de kendi gördüğü rüyayı anlatır arkadaşı Dursun’a;

-“Ula Tursun, ne tesadüf, ben de gördüm aynı rüyayı uşağum. Rüyam da sen de ot olayisun. Sonra inekler seni yiyiler ve ahıra gelip sıçayiler. Ula uşağum baktım da sen hiç değişmemişsun da…”

Zurnanın Zırt Dediği An…

Bunca lafı neden ettiğime gelince.

Bunca lafı, önce Anayasamıza göre aşağıdaki yemin metnini okuyan, sonra da gerek söylemleriyle, gerekse eylemleriyle bu yeminini bozan herkes için ettim:

”Devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü, milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma; hukukun üstünlüğüne, demokratik ve laik Cumhuriyete ve Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı kalacağıma; toplumun huzur ve refahı, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerden yararlanması ülküsünden ve Anayasaya sadakattan ayrılmayacağıma; büyük Türk milleti önünde namusum ve şerefim üzerine andiçerim.”

Yorum Gönderin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.