Ana sayfa Yazarlar Ömer Sağlam

19. Milli Eğitim Şurası, Artuklu Üniversitesi ve Medresetüzzehra Projesi

Antalya’da tamamlanan 19. Milli Eğitim Şurası’nda alınan kararların en belli başlıları, ilkokul 1, 2, ve 3. sınıflarında da zorunu din dersleri verilmesi, Osmanlıca’nın İmam-Hatip ve sosyal bilimler liselerinde zorunlu, diğer liselerde seçmeli ders olarak okutulması oldu. Böylece, yani din derslerinin ilkokulun birinci sınıfından itibaren zorunlu hale getirilmesiyle, Cumhuriyet okullarının, tıpkı Osmanlı’da olduğu gibi medrese olmalarının yolu da açılmış oldu. Hatta, yaz aylarında Diyanet’in bütün camileri Kur’an Kursu’na tahvil ederek çocukları buralarda toplayıp yoğun şekilde din eğitimine tabi tutması da dikkate alındığında, Türkiye’nin büsbütün din devleti olacağı yönündeki tahminlerin bir hayli güçlendiğini görmemek, büsbütün fikri körlük ve öngörüsüzlük olacaktır.

Elin oğlunun, milyonlarca km. ötedeki kuyruklu yıldızlara, yıllarca sürecek yolculuklara dayanıklı uzay araçları gönderdiği ve uzayda koloniler (yerleşim yerleri) kurmaya çalıştığı bir zaman diliminde, Türkiye’mizin nelerle uğraştığını görmek, insanı kahırların en büyüğü ile kahretmektedir. Hele hele böyle bir Türkiye’nin, dünya yolsuzluk algılamasında ilk üçte yer alması, bizi Türklüğümüzden ve Müslümanlığımızdan utandırmaktadır. Gelin görün ki; iktidarda “Ben yaptım oldu” anlayışında olan ve hiç kimseye minneti, hesap verme niyeti olmayan şımarık bir hükümet var. “Algı yönetimi” dedikleri şeyle, yapmış olduğu yanlışları bile doğru olarak lanse ediyor ve 77 milyon da sanki hipnotize olmuş gibi bunları yiyip sindiriyor.

Padişahımız Efendimiz “İtibardan Tasarruf Olmaz” Buyurmuşlar!

Tayyip Erdoğan, “1000 odalı saray” tenkitlerine, “1000 odalı değil, 1150 küsur odası var” diyerek karşılık veriyor ve adeta “söyler Ali Ağam, dinler Veli Ağam” anlayışı içinde tenkitleri umursamadığını açık ediyor. “Atalarımız, itibardan tasarruf edilmez” demişlerdir diye de bir özlü söz uyduruyor kendi kendisine. Hakkı alileri vardır; itibardan elbette tasarruf olmaz.

Lakin gelin görün ki; Tayip Bey, küçük hücreler şeklinde yapılan Topkapı Sarayı ile iktifa ederek Viyana kapılarına dayanan atalarının söylediklerine değil de, düşmanın Trakya’ya ve Kafkasya’ya dayandığı yıllarda bile almış oldukları dış borçlarla Çırağan, Dolmabahçe ve Yıldız saraylarını yaptıran atalarını örnek alıyor gibidir.

Medyada yeni yapılan cumhurbaşkanlığı sarayının komandolar tarafından korunacağına ilişkin haberler var(1). Demek ki; Hakkari, Şırnak, Batman, Siirt, Bitlis tepelerinde konuşlu bulunan komandoların mevzilerinden çekilerek buraları büsbütün PKK’ya teslim ettikleri iddiaları doğruymuş! Demek ki; bu tepelerdeki komandolar Ankara’ya getirilerek yeni cumhurbaşkanlığı sarayının olduğu tepelerde (Beştepe) konuşlandırılmış! Peki bu ne anlama geliyor?

Bu şu anlama geliyor; demek ki, Tayyip Bey, kendisine ne kadar muhkem saraylar yaptırsa da kendisinden emin değil! Güvenlik ve emniyet korkusu yaşıyor. Bu sebeple, büyük ölçüde gösteri ve nümayiş kıtası haline gelen Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı’na güvenmiyor güvenlik konusunda. Onun için de savaş gücü ve deneyimi yüksek muharip askerler getirmiş sarayının çevresine! Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı ise binicilik ve atçılık işleriyle meşguldür artık. Geçenlerde ellerinde Vatikan ve Rusya bayraklarıyla nasıl da gövde gösterisi yaptılar Papa Francesco’ya ve Viladimir Putin’e değil mi? İngiliz Muhibi olduğu konusunda ciddi iddialar bulunan bir önceki Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün arkasında bıraktığı yegâne hatıra, galiba İngiliz Kraliyet Sarayı Buckingham (Bakingam)’daki karşılama törenlerinden etkilenerek Türkiye’ye getirdiği bu atlı tören birlikleri olmalıdır. Vatana ve millete hayırlı olsun.

Atatürk ve Said-i Kürdi Görüşmesi

Geçenlerde de aktardım; Türkiye’nin düşünme ve üretme kabiliyeti olan ve onun için de iktidar sahipleri tarafından pek sevilmeyen, din baronları ve ilahiyat mütegallibesi tarafından sürekli örselenen üç beş ilahiyatçısından birisi olan Prof. Dr. Yaşar Nuri Özürk, Atatürk’ü anlatırken şöyle diyordu:

“…Çöken imparatorluğun külleri arasında Allah’ın bir lütfu gibi kalmış kaç insan varsa hepsini devreye soktu. Elmalı’ya Kur’an tefsir ve tercümesini yaptırdı, Ahmet Naim ve Kâmil Miras’a Buhari’yi tercüme ve şerh ettirdi. Fazla telaffuz edilmemekle birlikte, belki de bunlardan daha önemli bir şeye teşebbüs etti ama basiret yerine inat ve öfkeyle karşılaştığı için düşündüğünü yapma imkânı bulamadı. Türkiye’de Ezher benzeri bir İslam üniversitesi kurma hayali olduğunu bildiği bir zatı Ankara’ya çağırıp ona bu üniversiteyi Van’da kurması için devlet bütçesinden her türlü yardımı yapacağını söyledi. Başlangıç olarak da, Meclis kararıyla, büyük bir meblağı, kuruluş için tahsis etti. Aynı üniversiteyi kurmak için daha önce, Mahmut Şevket Paşa’nın aracılığıyla Osmanlı hükümetinden de önemli miktarda altın para alan bu zatın Atatürk’ün teklifine cevabı, ne yazık ki büyük bir talihsizlik oldu. Davet edilen zat, Gazi’ye şunu sordu:
-‘Paşa, sen namaz kılıyor musun?’
Atatürk, her zamanki riyasızlığına, mertliğine yaraşır bir cevapla ‘Hayır, kılmıyorum!’ dedi. Vakar ve imanına bizim de saygımız olan zat, Gazi’ye, İslam’ın basiret ve itidal ilkelerine değil de öfkesine uygun bir cevap verdi. Daha doğrusu, beklediği bahaneyi yakalamış olmanın keyfi içinde reddiyesini yapıştırdı:
-‘Namaz kılmayan zalimdir, zalimin hükmü de merduttur!’

Atatürk’ün, Van’da bir El-Ezher benzeri bir üniversite kurması için Ankara’ya çağırdığı ve bu konuda her türlü maddi desteği vereceğini taahhüt ettiği zat Said-i Kürdî’den başkası değildir. İkili arasında 25 Kasım 1922’de TBMM’de gerçekleşen görüşmenin sonucunu Mustafa Armağan’dan aktaralım:

“(Atatürk) ‘Ben seni birlik için çağırmışken, sen namaz kılanlarla kılmayanlar diye ayrılık çıkarıyorsun’ diye eleştiriyor. Said-i Nursi bunun karşısında ‘Ben ayrılık getirmek için değil tam tersine, namazı teşvik etmek, sizin de bir gazi olarak, zafer kazanmış bir komutan olarak, insanları dine ve namaza teşvik etmenizi istedim’ diyor. Evet karşılıklı konuşuyorlar ama ikisi de bu görüşmeden memnun olmuyor, sonra Said-i Nursi odadan çıkıyor ama bir kapı çarpma hadisesi yaşanmıyor. Arkasından Atatürk çıkıyor ve son olarak ‘Böyle adamlarla bu memleket bir yere varamaz, bu hocalarla bir şey yapılmaz’ diyor”(2).

Medresetüzzehra Projesi

Antalya’da yapılan 19.Milli Eğitim Şurası’nda alınan kararları duyunca ister istemez şu “Medresetüzzehra” konusu aklımıza geldi. Hani şu, Atatürk’ün Said’i Kürdî’yi Ankara’ya çağırıp, Van’da kurmasını istediği söylenen Mısır’daki El-Ezher benzeri üniversite demek istiyorum. Peki nasıl bir üniversitedir bu Medresetüzzehra?

Bu konuda internet ortamında epeyce yayın var. Nur cemaatine mensup olduğu anlaşılan yazar Ümit Alparslan, konuya ilişkin çok geniş bir yazı yazmış. Ümit Alparslan, daha sonra kurulan üniversitelere model olan bu medreselerin geçmişini Milâdi 9. asra kadar götürüyor “Bir Model Olarak Medresetüzzehra Projesi” başlıklı yazısında ve “Fıkıh, Kelam, Tefsir, Hadis, Astronomi, Matematik, Fizik gibi ilimlerin beraber okutulduğu medreselerde, bilhassa yüksek kısımlarında XV. yüzyıla kadar, alanlara göre ihtisaslaşma da gerçekleştirilmişti. İslam dünyasında, ilk mektepler dışındaki bütün kademeleri içine alan örgün öğretim kurumu olan medreseler, gittikçe dar bir alana yönelerek, özellikle yüksek kısımlarda İslam hukukunun öğretildiği meslek okullarına dönüşmüştür.” diyor ve arkasından da bu fikrin ortaya çıkış sebeplerini ve daha sonraki gelişmeleri bizzat Said-i Kürdî’nin eserlerinden alıntılar yaparak ayrıntılı olarak anlatıyor yazısında.

Öz olarak da bu düşüncenin, Said-i Nursi tarafından, o sırada İslam Dünyasının büyük bölümünü sömürgesi altında tutan İngiltere’nin İslam dünyasına ve bizatihi İslam’a yönelik sinsi emellerine karşı bir tedbir olarak ve Mısır’daki El-Ezher üniversitesinden hareketle ve ancak bu üniversitenin daha da geliştirilmiş hali olarak “Medresetüzzehra” adıyla düşünülüp ve planlandığı, Bitlis merkezli olarak kurulmasının yanı sıra Diyarbakır ve Van’da da birer benzerinin kurulmasının düşünüldüğü söyleniyor söz konusu yazıda.

Yazarın bu konudaki ifadesi tam olarak şöyle: “İslam Darülfünunun, Afrika’nın Ezher’ine karşılık Asya’da açılmasını teklif eden Bediüzzaman, 1911 tarihinde Medresetüzzehra’nın Bitlis merkezli olarak açılmasını iki refikasının da doğu ve batı cenahındaki Van ve Diyarbakır’da açılmasını istemektedir.”

Ümit Alparslan’ın verdiği ilginç bir bilgi de, Said-i Kürdî’nin, üniversite seviyesinde eğitim-öğretim verecek bu medresede kullanılacak asıl eğitim dilini Türkçe değil Arapça olarak öngördüğüdür. Bu konuda şöyle diyor yazar: “Projenin hitap ettiği alan, Arabistan, İran, Hindistan, Türkistan, Kafkasya ve Bosna’ya kadar Osmanlı toprakları olduğu için, eğitim-öğretim de kullanılacak dil veya dillerin de, bu alana mutabık olması zarureti vardır. Bu noktadan baktığımızda, Doğu Anadolu’daki Medresetüzzehra için, üç dilin birden tedrisatta kullanılarak başarının temin edilmesinin hedeflendiğini görüyoruz. Bediüzzaman, ‘Arabî vacib, Kürdî caiz, Türkî lazım’ diye bu dilleri formülleştirmiştir.”(3).

Bu cümleden anlaşılacağı üzere; Said-i Kürdî, Medresetüzzehra’nın asıl eğitim dilini, Arapça olarak öngörmüş, ancak Kürtçe’nin caiz, Türkçe’nin da lazım olduğunu beyan etmiştir. Yani onun için Arapça olmazsa olmaz şarttır. Çünkü Arapça için “Vacib” kavramını kullanıyor Said-i Kürdî. Vacib, İslami literatürde Farz’dan sonra ikinci derecedeki gerekliliği ifade etmek için kullanılan bir terimdir.

“Bediüzzaman Said Nursi Ve Eğitim Modeli Olarak Medresetüzzehra” ismiyle bir kitap yazan Araştırmacı-Yazar, kitabını tanıtırken şöyle demiş: “Said Nursi’nin, hayatı boyunca takip ettiği, çok önem verdiği ve bir gün talebeleri tarafından bu projenin mutlaka hayata geçirileceğine inandığı, gittikçe de önemi her gün artan Medresetü’z Zehra projesi üzerindeki bu çalışmamız…”(4).

Anlaşılan “Eğitim Bir Sen” isimli gerici sendikanın çatısı altında örgütlenen Said-i Kürdî’nin müritleri, Antalya’da düzenlenen 19. Milli Eğitim Şurası’nda şeyhlerinin kerametini tahakkuk ettirme fırsatı bulmuşlar ve cumhuriyetin okullarını büsbütün “Medresetüzzehra” yapma konusunda dev bir adım atmış bulunmaktalar!

Fitne Yuvası Mardin Artuklu Üniversitesi!

Devletin resmi kaynaklarıyla kurulan ve her türlü gideri devletimizin resmi bütçesinden karşılanan Mardin Artuklu Üniversitesi, her geçen gün biraz daha fitne ve fesat yuvası olmaya doğru koşar adım gidiyor! Bilindiği gibi, bu üniversite kapsamında bir “Kürdoloji” enstitüsü kurulmuş bulunuyor. Nedir bu enstitünün görevi? Her halde Kürtçe bilen elemanlar yetiştirmek. Peki bu adamlar ne yapacaklar? Herhalde, Kürt Tarihi, Kürt Kültürü ve Kürt Dili üzerine araştırmalar yapacaklar, dahası Kürtçe eğitim verecekler. Kimlere, elbette Kürt kökenli Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına. Devletin resmi dili şu anda Türkçedir. Ancak yakın gelecekte Kürtçe’nin de devletin ikinci resmi ve eğitim dili olacağı konusunda hiç kimsenin şüphesi olmasın! Gidiş oraya doğrudur ve ben bunu şimdiden görür gibiyim. Yani bu anlamda Mardin Artuklu Üniversitesi, devletin kendi elleriyle kurmuş olduğu bir fitne, fesat ve tefrika üssü haline gelmiştir, haberiniz olsun!

Dahası bu üniversiteye şimdilerde Said-i Kürdî’nin kurmayı başaramadığı, ancak kurulması için müritlerine vasiyet ettiği “Medresetüzzehra” gözüyle bakılmakta olduğunu da öğreniyoruz. haber-7.com isimli yandaş internet sitesinde Mardin Artuklu Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Kadri Yıldırım’la yapılan bir röportajdan hareketle yapılan “Said-i Nursi’nin ‘Medresetüzzehra’ hayali gerçek oluyor” balıklı bir röportaj haberde şöyle deniyor:

“Binlerce yıllık tarihi ile kadim medeniyetlere ev sahipliği yapmış, dinlerin ve dillerin birlikte harmanlandığı bir coğrafyada yer olan Mardin’de 2007’de hizmete açılan Artuklu Üniversitesi, bölgenin gelişiminde önemli katkılarda bulunuyor. Üniversite, kurulduğu günden bugüne bir çok alanda ilklere imza atıyor. Dil laboratuarı olarak adlandırılan üniversitede verilen eğitim programları içinde en dikkat çekeni şüphesiz üç yıl önce ‘Türkiye’de Yaşayan Diller’ adıyla kurulan enstitü. Türkiye’nin bu ilk dil enstitüsünde Kürt, Arap ve Süryani dilleri ve kültürleri anabilim dallarında tezli yüksek lisans eğitimi veriliyor. Ancak Süryanice bölümünde henüz eğitim verilmiyor, sadece bilimsel çalışmalar yapılıyor. YÖK’ün onayıyla gelecek yılın şubat ayından itibaren Süryani Dili ve Kültürü yüksek lisans programında da eğitim verilmeye başlanacak. Bu da Türkiye’de bir ilk olacak.

Bölgenin bir diğer gerçeği de medreseler. Özellikle çeşitli dinlere ev sahipliği yapmış olan Mardin’de de irili ufaklı medreseler varlığını hala devam ettiriyor. Bu medreselerde sıkı bir İslami ilim eğitimi gerçekleştiriliyor. Geçtiğimiz yıl bu medreselerde yetişen ‘melle’lere Diyanet İşleri Başkanlığı kapısını açmış ve bir çoğu diyanet camiasına kazandırılmıştı. Ancak medreselerin bir de akademik boyutu var ki bu konuyla ilgili henüz resmi bir çalışma yok.

Yıldırım’a konuyla ilgili üniversite olarak ne düşündüklerini sorduğumuzda hiç beklemediğimiz bir yanıt aldık: ‘Gayri resmi olarak ilahiyatta okuyan öğrencilerimizi Mardin çevresindeki medreselere göndererek oradaki ilim tahsil metodunu, o medreselerdeki talebeleri de üniversitemize davet ederek sistematik ve teknik olarak verdiğimiz Arapça ve İslami ilimleri yakından görmelerini sağlamayı amaçlıyoruz. Böylece iki paydaş kesim arasında işbirliği kuracağız. Medreseyle üniversiteyi buluşturup, barıştıracağız.’

Yıldırım ihtiyaç duyulması halinde periyotlar halinde ilahiyat hocalarını da gönderebileceklerini de sözlerine ekliyor. Said-i Nursi’nin ‘Medresetüzzehra’sına (Zehra Okulu) vurgu yapan Yıldırım, bu tür niyetlerin daha önceden de ortaya çıktığını hatırlatarak, sözlerini şöyle tamamlıyor:

‘Mesela Said-i Nursi hazretlerinin en büyük amaçlarından bir tanesi de ‘Ulûm-u ilmiye’ dediği üniversiteleri, ‘Ulûm-u diniye’ dediği medreseleri birleştirmek, barıştırmaktı. Kendi ifadesiyle sadece dini ilimleri okuyan kimselerden taassup doğuyor. Bu kimseler hadisi, tefsiri, fıkhı iyi biliyor ama Ay’dan, Kozmoloji’den, Astronomi’den bahsedildiğinde hala aya gidilemiyeceği iddialarında bulunabiliyor. Bunun yanında üniversitelerde okuyan talebelerde de bir inkar ve şüphe doğuyor. Kısmen medreseler üniversiteleşir, kısmen üniversiteler medreseleşirse o zaman hakikat ortaya çıkıyor kendi ifadesiyle, Bediüzzaman’ın. O zaman ne taassup ortada kalır ne de şüphe ve inkar. Yetişmiş insanlara da Said-i Nursi, ‘Zülcenaheyn’, yani ‘iki kanatlı’ unvanı veriyor. Yani bir kanadı fen bilimleri, diğer kanadı dini ilimler. Bunun olması için medreselerle dayanışma faydalı görülürse bu konuda çalışmalarımız olacak’ “(5).
___________
1-http://www.taraf.com.tr/haber-ak-sarayi-komandolar-koruyacak-169140/
2-Konuya ilişkin ayrıntılı bilgi için bkz.“Atatürk, dinci yobaz Said-i Kürdî’yi Huzurundan neden kovdu?” başlıklı yazımız, https://www.turkishnews.com/tr/content/2014/12/03/ataturk-dinci-yobaz-said-i-kurdiyi-huzurundan-neden-kovdu/
3-Ümit Alparslan’ın “Bir Model Olarak Medresetüzzehra Projesi” başlıklı makalesi için bkz. http://www.koprudergisi.com/index.asp?Bolum=EskiSayilar&Goster=Yazi&YaziNo=456,
4-http://www.zehra.com.tr/bediuzzaman-said-nursi-ve-egitim-modeli-olarak-medresetuzzehra_h111228.html
5-http://www.haber7.com/egitim/haber/956773-said-i-nursinin-medresetuzzehra-hayali-gercek-oluyor

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here