ARAŞTIRMA DOSYASI : Türkiye’de Kuraklık ve Yakıcı Etkileri*

    0

    Dr. Tuğba Evrim Maden

    Araştırmacı

    ORSAM Su Programı

    temaden

    Artan nüfus ve şehirleşme, iklim değişimi, sanayi ve tarım faaliyetleri, su kaynakları üzerinde baskı yaratıyor. Özellikle ülkemizin de içinde bulunduğu yarı kurak – kurak bölgelerde bu baskı yoğun olarak hissediliyor.

    Dünyada gerçekleşen yıllık ortalama yağış miktarı 1050 mm iken Devlet Su İşleri’nin (DSİ) resmi rakamlarına göre Türkiye’ye yılda ortalama 643 mm yağış düşüyor. Üstelik düşen yağış miktarı da ülkemiz coğrafyasında eşit olarak dağılmıyor. Zira Türkiye, her ne kadar su kaynakları açısından zengin bir ülke olarak algılansa da, gerçekte su zengini bir ülke değil.

    Dünyanın önde gelen su uzmanlarından biri olan Prof. Dr. Malin Falkenmark, 1989 yılında, doğal sistemin ihtiyaçları göz önünde bulundurarak bir çalışma yaptı. Ülkelerin toplam nüfusu ile toplam su kaynağı potansiyelini orantıladı ve nüfusun su kaynakları üzerindeki baskısını işaret eden bir indeks hazırladı.

    Falkenmark’ın adıyla anılan indekste, kişi başına düşen yıllık su miktarında eşik değer 1700 metreküp olarak belirlendi. Bir ülkedeki su miktarı bu değerin altına düştüğünde, su sıkıntısının başlayacağı ifade ediliyor. Eşik değer, 1000 metreküpün altına indiğinde, o ülkenin su kıtlığı ile karşı karşıya kalacağı; 500 metreküpün altına düştüğünde ise kronik su kıtlığı yaşanacağı belirtiliyor.

    Falkenmark İndeksi’ne göre 2013 yılında Türkiye’de kişi başına düşen su miktarı 1600 metreküp. Bu rakam uyarınca, günümüzde Türkiye’de su sıkıntısı yaşandığı söylenebilir. 2023 yılında Türkiye nüfusunun 100 milyona ulaşacağı öngörülüyor. Yapılan hesaplamalara göre 2023’te kişi başına düşen su miktarı 1125 metreküpe inecek ve Türkiye, su kıtlığı yaşayacak.

    Türkiye’nin su sorunu

    DSİ’nin 2013 rakamlarına göre ülkemizde su kaynaklarının yüzde 72’si tarım, yüzde 14’ü içme suyu, yüzde 14’ü sanayide kullanılıyor. Projeksiyonlara göre 2023 senesinde tarımda sulama ve içme suyu amacıyla kullanılan su miktarı iki katına, sanayi üretiminde kullanılan su miktarı ise üç katına çıkacak.

    Dünyada olduğu gibi Türkiye’de de nüfus artışı ve buna bağlı artan gıda ve enerji ihtiyacı, su kaynakları üzerinde baskı yaratıyor. Küresel iklim değişiminin su kaynaklarına etkisi de artık inkar edilemez bir gerçek olarak kendini gösteriyor.

    Türkiye, resmi açıklamalara göre, 2014 itibarıyla 1961’den bugüne kaydedilen en kurak yılı yaşıyor. Kuraklığın etkileri, bilhassa büyük şehirlerde su talebinin karşılanmasında zorluklara yol açıyor; suyun en yoğun kullanıldığı tarım sektörünü de doğrudan etkiliyor. Özellikle, kuru tarım ürünlerinin üretim miktarındaki düşüş, hububat ve diğer gıda fiyatlarında artış meydana getiriyor.

    Ülkemizde yüzey sularının (yani nehirler ve göllerin) yetersiz olduğu bölgelerde, sulama için yeraltı sularının kontrolsüzce kullanılması, bir sorun olarak karşımıza çıkıyor. Kaçak/yasadışı kuyu kullanımı önemli bir mesele. Kaçak kuyularla ilgili yasal düzenlemeler yapılmasına rağmen, kaçak kuyu kullanımı ile ilgili sorun bir türlü çözülemiyor.

    Kaçak kuyularla birlikte yeraltısularının denetimsiz ve yoğun kullanımı; kuyuların kuruması, zemin çökmeleri ve yeraltı suyunun beslediği (göl veya nehir gibi) diğer kaynakların küçülmesi veya yok olmasına sebebiyet veriyor. Son yıllarda Seyfe Gölü (Kırşehir, Mucur) ve Meke Gölü’nün (Konya, Karapınar) kuruması, bu duruma örnek verilebilir.

    Su ve enerjinin karşılıklı bağımlılığını temel aldığımızda, Türkiye’de üretilen elektriğin yaklaşık yüzde 22’si sudan (hidroelektrik) elde ediliyor. Hidroelektrik Santralleri’nin (HES) en büyük özelliği ve tercih edilme nedenlerinden biri de ani talep veya kesinti esnasında, 3-5 dakika içinde tam kapasite devreye girebilmesi, tam güce erişebilmesi veya kapatılabilme imkânıdır. Bu avantaj, HES’lerin diğer enerji santrallerinden (termik, nükleer vb.) en büyük farkını yaratıyor.

    Kuraklık nedeniyle baraj rezervlerinin su seviyelerinde meydana gelen düşüşler, hidroelektrik üretimini de sıkıntıya sokuyor. Devam eden kurak süreç, gelecek yıl içinde baraj rezervlerinin eski seviyelerine ulaşmasını geciktiriyor ki bu durumda bazı HES’lerden elektrik üretilememesi dahi söz konusu olabilir.

    Kuraklık Türkiye kadar içinde bulunduğumuz Ortadoğu coğrafyasında da su, gıda ve enerji sıkıntısı ile kendini gösteriyor. 2010’da dünya genelinde yaşanan ve özellikle tahıl ihraç eden ülkelerin üretim kapasitelerine darbe vuran kuraklık, devamında büyük oranda tahıl ithal eden Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerinde gıda fiyatları, özellikle ekmek fiyatlarını artırdı. 2011 yılının başından itibaren Arap coğrafyasında meydana gelen ayaklanmaların nedenleri arasında, kuraklık ve sonuçlarının da yer aldığı dile getiriliyor.

    Çözüm önerileri

    Türkiye’de bu yıl yaşanan kuraklığın, hidrolojik kuraklığa dönüşüp gelecek yıl da su kaynaklarına etkisinin sürmesinden kaygı duyuluyor. İklim değişikliğinin ilk kurbanı su kaynaklarıdır. Yapılan çalışmalarda, önümüzdeki yıllarda Türkiye genelinde sıcaklıkların 2,5 -3,5 derece artacağı ve yağışların yüzde 25-35 oranında azalacağı tahmin ediliyor. Bu değişim, Türkiye’nin su bütçesini olumsuz yönde etkileyecek ve yaşanacak su sıkıntısını arttıracaktır.

    Muhtemel su sıkıntısına karşı acilen önlemlerin alınması ve planların yapılması hayati önem taşıyor. Bu doğrultuda, arz odaklı su yönetiminden ziyade talep odaklı yönetime (su talebini sınırlayarak su kaynaklarını verimli kullanılması, su tasarrufu için kurumsal ve yönetsel yapının hazırlanmasına) odaklanılması gerekiyor. Sürdürülebilir su kaynakları yönetiminin, artık yeni yağış rejimleri, kurak dönemler ve yeni iklimsel şartlarla mücadele edecek ve uyum sağlayabilecek esneklik ve güçte olması bir zorunluluk.

    Türkiye’deki şehir şebekelerinde suyun, kaynaktan evlere ulaşana kadar uğradığı kayıp miktarı ortalama yüzde 50 civarında. Eskimiş ve yıpranmış su şebekelerinin yenilenmesi veya onarılmasıyla, şebekelerden su kaybı en aza indirilebilir.

    Büyük şehirlerin artan su ihtiyacı ile kuraklık şartları birleştiğinde, su talebinin karşılanmasında zorluklarla karşılaşılıyor. İçme suyu amacıyla inşa edilmiş barajların kapasitesi yetersiz kaldığında, İstanbul ve Ankara gibi büyük şehirler için başka havzalardan su transferi gerçekleştiriliyor. Havzalararası su transferi esnasında, donor (kaynak) havzanın gelecek dönem su ihtiyacının hesaplanması en önemli kriterlerden olmalıdır. Havzalararası su transferi projesinin sürdürülebilirliği açısından ayrıca çevre, tarım, toplum ve ekonomi politikaları ile entegre edilmesi de şarttır.

    Su kaynaklarının büyük bir kısmı tarımdaki sulama faaliyetlerinde tüketiliyor. Sulama yöntemlerinde, su tasarrufu sağlayan modern sulama teknikleri yaygınlaştırılmalıdır. Söz konusu teknikler (yağmurlama, damla sulama vb.) sayesinde su kaybı yüzde 5-20 arasında kalıyor. Klasik sulama yöntemlerinde çok daha yüksek seviyelere çıkıyor. Son yıllarda ülkemizde bu konuda çiftçilere modern sulama tekniklerini uygulamaları için çeşitli teşvik ve kolaylıklar sağlanıyor. Bu durum, su tasarrufu için atılmış önemli bir adımdır; uygulamalar mutlaka denetlenmeli ve takip edilmelidir.

    Ayrıca, atık suyun arıtılıp tekrar kullanılması, çatılarda veya yüzeyde toplanan yağmur sularının depolanıp “yağmur hasadı” yöntemiyle tarımda tüketilmesi için yapılan çalışmalar da su tasarrufu için önemlidir.

    Suyun tasarruflu kullanılmasında en önemli etken şüphesiz kullanıcılardır. Türkiye’nin su zengini olmadığı ve her bireyin/hanenin yapacağı su tasarrufunun büyük ve olumlu sonuçlar doğuracağının anlaşılması, kullanıcıların bilinçlenmesinde anahtar noktadır. Medya, okullar, özel veya devlet kurumlarının yürüteceği farkındalık projeleri yoluyla bu bilginin anlatılıp yayılması sağlayabilir.

    *Bu yazı 2 Ağustos 2014 tarihinde Al Jazeera Türk-Görüş’te yayınlanmıştır.

    BİR CEVAP BIRAK

    Please enter your comment!
    Please enter your name here