Özbek Mareşali Timur Lenk (Aksak Timur) 1402 yılında Anadolu’ya girip birçok şehri yakıp yıktıktan ve Ankara Savaşı’nda Osmanlı Generali Yıldırım Bayezit’i mağlup ettikten sonra bir süre daha Anadolu’da kalır. Bu sırada Akşehir’i kendisine askeri üst yapar. Malum Akşehir, bizim Nasrettin Hocamızın memleketidir. Daha doğrusu Nasrettin Hoca, Sivrihisar doğumlu olmakla birlikte hayatının büyük bölümünü Akşehir’de yaşamıştır.

Nasrettin Hoca 12. yüzyılda (1208-1284), Timur Lenk ise 14. ve 15. yüzyıllarda (1336-1405) yaşamakla birbirini hiç görmemekle birlikte Anadolu insanı, Timur’un Akşehir’i askeri üs bölgesi tayin etmesinden ve Nasrettin Hoca’nın da Akşehirli olmasından hareketle, Nasrettin Hoca’yı devreye sokarak Anadolu’yu yakıp yıkan Timur’dan intikam almaya çalışmıştır. Sözüm ona bu ikili arasındaki ilişkilere dair bir sürü fıkra uydurmuştur.

Aman Hoca Kurtar Bizi Fillerden

Malumları olduğu üzere; Timur’un ağırlıklı olarak Moğollardan da oluşan ordusunda filler de bulunmakta idi. Timur, işte ordusundaki bu fillerin bakım işlerini Anadolu halkının, bu arada Akşehir çevresindeki ahalinin üzerine yıkmıştır. Yıkmıştır yıkmasına da fillerin bakımı kolay bir şey değildir. Hele de zaten kıt kanaat geçinen Anadolu köylüsü için. Halkın elinde ot, yem ve saman namına ne varsa kısa sürede yiyip bitirmişlerdir. Halk bu işten hoşnut olmamış ve durumu Timur’a aktarıp fillerin bakım sorumluluğunu kendilerinden alması için ricada bulunmak ister istemesine de bu durumu Timur’a aktarmak yürek ister. Ahali düşünmüş taşınmış, sonunda Timur ile irtibat kurma ve isteklerini kendisine bildirme işini Nasrettin Hoca’ya vermeye karar vermişler ve hocayı bu işe ikna etmişler.

Ahalinin ricasını kıramayan hoca, ahalinin ileri gelenlerinden bir grubu peşine takarak cübbesini savura savura düşmüş yollara. Ancak o da nesi; Timur’un huzuruna çıkıp maruzatlarını aktarmak için hocanın peşine takılanlar, Akşehir’in dar sokaklarında ilerlerken köşe başlarına geldikçe birer birer tüymüşler hocanın arkasından. Timur’un çadırının önüne varan hoca, ahaliye son bir tembihatta bulunmak için arkasına dönüp baktığında bir de ne görsün; arkasında kimse yok! Hoca Timur’un çadırının kapısında yapayalnız; adeta tığ teber şahı merdan! Hoca düşünmüş, geri dönmek olmaz; illa girecek huzura. O geri dönmek istese bile Timur’un muhafızları çoktan üşüşmüşler başına ve başlamışlar “Hocam, buyur; bir sorun mu var?” gibisinden sorular sormaya. Hoca çaresiz, Timur’la görüşme isteğini iletmiş muhafızlara. İstek kabul edilince de girmiş huzura.

Selam sabahtan sonra Timur;
-“Buyur hocam, bir mesele mi vardı?”
Nasrettin Hoca, küçük bir tereddütten sonra biraz korkudan biraz da kendisini yalnız ve çaresiz bırakan ahaliye iyi bir ders vermek maksadıyla Timur’a şöyle cevap vermiş:
-“Emir Hazretleri, bizim ahali senin bakım için göndermiş olduğun fili pek sevdi. Ona gözü gibi bakıyorlar. Ancak senin fil yapayalnız ve bugünlerde biraz keyifsiz, himmet buyursanız da bizim köye birkaç fil daha gönderseniz…”

Başka söze ne hacet; Çatı Adayı Ekmeleddin İhsanoğlu’nun durumu tam da bizim Nasrettin Hoca’nın durumuna benziyor. Kendisini, “bizim Cumhurbaşkanı adayımız Ekmeleddin İhsanoğlu’dur” deyip, meydanlara süren siyasi partilerin hemen hepsi, geçen zaman içinde tabiri caizse Nasrettin Hoca’nın arkasından bir bir sıvışan Akşehir Ahalisi gibi, Ekmel Hoca’nın arkasından bir bir sıvışarak kendisini yapayalnız bıraktılar seçim meydanlarında. O garibim de ne yapsın, meydan meydan dolaşıp hayattakilerden oy istemenin zorluğunu düşünerek, seçim süreci boyunca mezar mezar dolaşarak ölülerden medet umma yanlışına düştü. Hatta bu ziyaretlerden birisinde Edirnekapı Şehitliği’ni ziyareti sırasında “İstiklal Marşı” ile “Çanakkale Şehitlerine” isimli şiiri birbirine karıştırınca kendisini büsbütün yedi bitirdi Erdoğan karşısında. Daha doğrusu; Erdoğan bu durumu diline pelesenk ederek hamhum şaralop yaptı Ekmel Hoca’yı. Neticede gelinen nokta belli ve 14 partinin aldığı oy miktarı ancak %38.4’te çakıldı kaldı!

Doğrusu başlarda epey umutlanmıştık. Zira CHP’li Gürsel Tekin ve Erdoğan Toprak sürekli Ekmel Hoca’nın yanı başındaydılar. Attığı her adımda hocanın yanında hazır ve nazırdılar. Ancak zaman geçtikçe bu görüntü de kayboldu! MHP’ye gelince, bu konuda asıl suçlu MHP’dir bence. Çünkü MHP, Ramazan ayı boyunca değil Ankara, Genel Merkez Binası’ndan bile dışarı çıkmadı. Bayramdan sonra ise sadece basın toplantılarıyla ve dar kapsamlı salon etkinlikleriyle götürmeye çalıştı işi.

Biraz daha açık söylemek gerekirse; Ekmeleddin İhsanoğlu’nu ortak aday gösteren siyasi partilerin hemen tamamı, en başta da MHP, kendi seçmenlerine büyük ayıp ettiler. Muhalefet partileri, seçmenlerine adeta “Biz odunu bile aday göstersek seçmek zorundasınız” mesajı verdiler. Çalışmadılar, sadece yan gelip yattılar! Erdoğan, gümbür gümbür mitingler yapıp Gazze’yi bombardımana tutan İsrail misali canhıraş bir şekilde seçimlere asılırken, muhalefet partileri tıpkı girdikleri mevzilerden kıytırık roketlerle ara sıra taciz atışları yapan Gazzeli askerler gibi sadece siyasi salvo atışları yapmakla yetindiler. Yine açık söylemek gerekirse; MHP de en az CHP kadar bu işi ciddiye almış olsaydı, Türkiye şimdilerde Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ikinci turuna hazırlanmakla meşgul olacaktı.

Geçtiğimiz Ramazan ayında düzenlenen bir iftar vesilesiyle Ahmet Necdet Sezer ve Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı seçilmesinde oynadığı rolden hareketle MHP’li bir vekilin şöyle bir lafı oldu: “Cumhurbaşkanını MHP belirler!”. Aslına bakılırsa; Sayın Vekil apaçık bir gerçeği ifade ediyordu bu sözleriyle! Aynı durum Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanı olmasında da geçerli oldu bence. Çünkü MHP, Çatı Adayı konusunda üstüne düşeni yapmayarak, seçmenlerinden bir kısmını sandığa getirmeyi başaramadı, bir kısmını da tıpkı 2010 yılındaki referandumda olduğu gibi yine Erdoğan’a kaptırdı! Yani MHP, dolaylı yoldan da olsa Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olmasına da yardımcı olmuş bulunmaktadır. Tıpkı Abdullah Gül’ün köşke çıkmasının önünü açtığı gibi…

Örneğin, Sayın Bahçeli’nin “Üçgen” formülünü ve “Çatı Adayı” fikrini kamuoyuna ilk duyuran gazeteci olan Hürriyet Yazarı Şükrü Küçükşahin, 10 Ağustos akşamı yanılmıyorsam CNN-TÜRK kanalında: “Bazı MHP’liler ve Ülkücüler, seçimlerin ikinci tura kalması halinde AKP’nin BDP ile pazarlığa tutuşarak, Kürtlere daha fazla taviz vermesini engellemek için, yani AKP’yi BDP’ye mahkum etmemek için gidip Erdoğan’a oy vermek suretiyle onun ilk turda Çakaya’ya çıkmasını sağladılar…” anlamında bir tespitte bulundu. Sizler ne derseniz bilmiyorum ama bana göre, bu sözlerin sahibi olan gazetecinin, MHP yönetimiyle iyi ilişkiler içinde olduğunu dikkate alırsak, yukarıdaki sözlerini ciddiye almakta fayda vardır.

Seçimler öncesinde bunları yazmaya dilimiz varmadı ama bence de Ekmeleddin İhsanoğlu, sadece siyaset dilini değil, normal Türkçeyi bile zar zor konuşan birisidir. Hitabet gücünün zayıflığı bir yana, Ekmel Hoca meramını tam olarak anlatacak derecede bile Türkçe bilmiyor. İngilizceyi bile Türkçe’den çok daha akıcı konuşuyor hoca! Kendisine sorulan çanak sorulara bile gereğince cevap vermedi, sorulardan adeta kaçındı kampanya boyunca. CNN-TÜRK kanalında Soma’dan yayınlanan Cüneyt Özdemir röportajı örneğinde olduğu gibi kendine açılan ekranların kıymetini bilemedi Ekmel Hoca. Bütün çabasını, kendisini anlatmak yerine, programların bir an önce bitmesi için harcadı durdu ekranlarda.

Öte yandan; sık sık cemaatin televizyonlarına çıkarak belki de farkında olmadan “Pensilvanyanın Adayı” iddialarına güç kazandırdı. CHP’li ve MHP’li vekiller, polise yapılan operasyonlar kapsamında sık sık açıklamalar yaparak cemaate yakın görüntü vermeye çalıştılar. Özellikle CHP’li Mahmut Tanal, sürekli cemaatin televizyonlarına çıkarak cemaat lehinde yapmış olduğu açıklamalarla Çatı Adayı’nın işini bir hayli zora soktu.

Bana göre; MHP’nin Çatı Adayı konusunda elbette istemeden yapmış olduğu en önemli ve en etkili müspet propaganda, Sinan Ogan ve Ali Uzunırmak’ın Meclis Genel Kurulu’nda AKP’li vekillerle girdikleri Meydan Savaşı idi! AKP’nin baskıcı, despotik ve saldırgan yanını ifşa etme konusunda bundan daha etkili bir hareketi şimdiye kadar ne gördüm, ne işittim ben.

Hülasa, muhalefet partilerinin tamamına naçizane önerim şudur benim: 30 Mart’ı unutup; 10 Ağustos’ta aldığınız %38.4’lük oyu dikkate alarak kendinizi hesaba çekme vakti gelmiştir beyler. Öncelikle danışman kadrolarından başlayarak kendinizi yenileme vakti geldi de geçiyor bile.

Bu anlamda, Sayın Bahçeli’nin dün (11 Ağustos) dile getirdiği; “Aday Erdoğan bugün bir zafer kazanmamış, şike ve hileyle Çankaya’ya çıkmıştır. Bu şahıs her ne kadar sandıktan çıksa da vicdanlarımızda cumhurbaşkanı görülemeyecek kadar şaibelidir” şeklindeki sözlerin hiçbir kıymeti harbiyesi yoktur artık. Hatta bu sözler doğru olsa bile. Tıpkı Cumhurbaşkanı seçiminin yapıldığı günün akşamında dile getirdiği “Ne var ki Erdoğan’ı tasvip etmeyen sözlerine aldanmayan sayıları 20 milyona yaklaşan vatandaşımız umutlarımızı canlı tutmaktadır” şeklindeki sözlerin hiçbir kıymeti harbiyesinin olmadığı gibi. Zira Erdoğan’ı tasvip etmeyen 20 milyonluk oyun tamamı muhtemelen Sayın Bahçeli’yi ve partisini de tasvip etmeyen oylardan oluşmaktadır. Şu halde, sizi tasvip etmeyen insanlar nasıl oluyor da sizin umutlarınızı canlı tutuyor, vallahi bir türlü anlayamadım Devlet Bey’im…

Yorum Gönderin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.