ÖĞRENCİ ANDININ ANIMSATTIKLARI

ÖĞRENCİ ANDININ ANIMSATTIKLARI

ALTAN ARISOY

Ben Müslümanım beyim. Türk dediğin Haymana taraflarında olur…
Toplumsal gerçekçiliğimizin ilk ve önemli romanlarındandır Yaban. Sakarya savaşmaları sırasında düşmanın işgal etmek üzere olduğu bir köyde, Bekir Çavuş kendini bu sözlerle savunur.
Askerliğini de yapmış olan Bekir Çavuş; kendini Türk olarak görmemektedir!
Bekir Çavuş, dönem toplumundaki yaygın anlayışın sözcüsü gibidir. Osmanlı, Müslümanlığı öne çıkarmış; Türklüğü aşağılamıştı. Egemen anlayışın baskısı altında, Türk kimliği yüzyıllardır ezilmişti. Bütün azınlıklar ulusal bağımsızlık bilinci ile ayaklanırken; Türkler, Türk olduklarını açıkça söylemekten çekinir olmuşlardı.
Ulusal benlik bu ortam ve koşullarda şahlandırılmış, Kurtuluş ve Kuruluş destanları yazılmıştır…
Türk Devrimi; bir uygarlık tasarımı olduğu kadar, Türk ulus kimliğinin yeniden –sağlam bir şekilde-bilinçlere çakılması hareketidir.
Öğrenci andı, bu büyük devrim hareketi içinde oldukça naif ve sembolik bir yer tutar.
O ant olmasaydı da, ulusal birlik bilinci bir daha asla çıkmayacak şekilde yüreklere kazınmıştı…
Dr. Reşit Galip, öğrenci andını kendi kızları için yazmıştı.. 1933 yılının 23 Nisan sabahı onlara okuttu.
Olayı Atatürk’e anlattı. Onayını aldı. Bir genelgeyle yürürlüğe koydu. Öğrenci andı böyle doğdu.
Uygulanmasına gelince;
Önceleri büyük kentlerin okullarında okunabildi. 1972 yılına kadar çok güçlü bir yaygınlık kazanmadı. Bu tarihte ey bu günümüzü sağlayan Ulu Atatürk… kısmı eklendi. Zorunlu ve yaygın hale geldi. Her hafta okundu. Bazen sınıfta, bazen topluca söylendi. 1992 Köksal Toptan her gün okunması için genelge yayınladı. 1997 yılında andın son bölümü yeniden düzenlendi.
Bu düzenlemeler sırasında kimseden, hiçbir itiraz gelmedi.
Öğrenci andı kırsal yerleşimlerde, özellikle doğu güneydoğuda ancak büyük okullarda okunabilmiştir.
Diğer yerlerde tam olarak uygulanamamıştır.
Bildiğim kadarıyla, okutulmadığı için kimseye soruşturma da açılmamıştır.

Başbakan; Reşit Galip’in kafatası ölçtüğünü söyleyerek iftira ediyor ve kürsüden bağırıyor:
Andımızın yazarı Türkçe ezan zulmünün mimarlarından, Türkçe ezan metninin yazarlarından…
Oysa; Türkçe ezanı Reşit Galip yazmadı. Başbakan, çoğu zaman yaptığı gibi, yalan ve iftira ile Reşit Galip’e saldırıyor!
O dönemde öne çıkan bir çok yetkin dilci vardır. Dilde özleştirme hazırlıkları başlatılmıştır. Ezanı Reşit Galip’in Türkçeye çevirdiği konusunda bir kanıt da yoktur. Murat Bardakçı Türkçe ezanın Dürri Turan tarafından yazıldığını, çeşitli kişiler tarafından, bir kaç makamda bestelenip notaya alındığını belirterek- ki o zamana kadar ezan notaya alınmamıştır- Türkçe ezanın bestesinin, Visâl-i yâr ile mest ol, hayâle dalma gönülün ve daha birçok meşhur şarkının sahibi olan İzmir’de imamlık yapan Rakım Elkutlu’ya ait olduğunu yazdı. Kaldı ki; insanları

Tanrı uludur, Tanrı uludur, Tanrı uludur

Şüphesiz bilirim Tanrı’dan başka yoktur tapacak

Şüphesiz bilirim Tanrı’dan başka yoktur tapacak

Şüphesiz bilirim Tanrı’nın elçisidir Muhammed

Haydi namaza, Haydi namaza, Haydi namaza

Haydi felaha, Haydi felaha, Haydi felaha

Uykudan namaz daha hayırlıdır

diyerek kendi dilleriyle namaza çağırmak daha güzel bir davettir. Neden zulüm olsun?..
Tam tersine; o zamana kadar ezanın neden Türkçeleştirilmediğini sorgulamak gerekmiyor mu?
Bu kafa böyle. Ona yapılan iyiliğe, zulüm (!) diyor ve yapana düşman oluyor!..
Aslında Reşit Galip ve devrim yıllarının diğer öncülerine yapılan saldırıların hedefi Atatürk ve Cumhuriyettir. Hepsi Türkiye cumhuriyet düşmanlığıdır. Bundan kimsenin kuşkusu olmasın.
Türk ulusunun uyduruk bir ulus olduğunu, zorla yaratıldığını, asıl mensubiyetin Müslümanlık olduğunu açıkça savunmaktadırlar.
Bütün yapılanlar, adım adım bir İslâm devleti yaratma çabasından ibarettir.
Bütün özgürlüklere son vererek, toplumu ilkel bir devlet yapısı içine hapsetmek istemektedirler.
İşte bu üzden Türk devriminin büyük öncülerine amansız düşmanlıkları vardır.

Reşit GALİP ’in bazı hizmetlerini anımsamamak olmaz.
Necati Doğru’dan okuyalım:
Tarihe bakın yazıyor.
Reşit Galip ilericiydi. Tıp okumuştu. Hem edebiyat doktoruydu. Hem hukuk doktoru. 41 yıllık yaşına 400 yıl sığdırdı: Hiç durmadı. Tıp fakültesi ikinci sınıftayken; iki cepheye gitmek için gönüllü yazıldı. Balkan Harbi’nde savaştı. Yaralandı. Kafkas cephesine katıldı. Erzurum’da hastalandı. Çatalca Cephesi’nde verem mikrobu kapmıştı. Osmanlı ordusundan onbaşı rütbesiyle ayrıldı, tıp okumaya devam etti. Savaş sürüyordu. Orduya serum gerekli. Hocası ve 2 sınıf arkadaşıyla Fransız hardal şişelerini laboratuvar tüpü gibi kullanıp, gaz lambası ışığında 37 derecede tutarak bakteri, aşı, serum ürettiler. Kurtuluş Savaşı”na destek vermek için “Köycüler Cemiyeti”ni kurdu. Tavşanlı’da bir cepheyi örgütledi. (müdafai hukuk) Savaş kaçaklarını yargılamak için kurulan İstiklal Mahkemesi üyeliği de yaptı. 1925’de Milletvekili seçildi. Türk Tarihi Tetkik Heyeti Genel Sekreterliği yaptı. Türk Dili Tetkik Cemiyeti’nde görev aldı. Halkevleri ’nin kurulmasına emek verdi. 1932 yılında Bakan oldu. 11 ay Milli Eğitim Bakanlığı yaptı. Bakanlığı döneminde üniversite reformu yapıldı. Anadolu Medeniyetler Müzesi, Milli Kütüphane, İlimler ve Sanatlar Akademisi’nin kurulmasında emeği var. 
Bakanlığının hedefine yıllarda bile; “içinde 1 milyon kitap olan kütüphane kurma çıtasını” da o koydu. 1934’de öldü. 41 yaşındaydı. Cebinden 5 lira çıktı. Bütün serveti, cebinden çıkan kefen parasıydı. Mustafa Kemal Atatürk’e en ağır eleştiriyi çekinmeden yapan oydu.
 “(Necati Doğru- Sözcü)

Çeşitli olayları iktidarın bilerek kışkırttığı, medyanın da abarttığı ve yönlendirdiği açıktır.
Buna koşut olarak ulusalcı çevreler de önemli- önemsiz ayrımı yapmadan duydukları her haberde ayağa kalkmaktadırlar. Toz-duman arasında neyin, ne olduğu iyice bilinmeden duyarlılık ve heyecan doruklara çıkmaktadır. Bazı önemsiz olaylar karşısında gösterilen aşırı tepkiler başarıya ulaşamıyor. Zamanla kanıksama ve yılgınlık belirtileri görülüyor. Böyle olunca, gerçekten yaşamsal tehlikelere karşı etkisiz muhalefet hareketleri olarak kalabiliyor!
Örneğin; Türkiye’nin birçok il ve ilçesinde resmi kuruluşların başında TC ibaresi zaten yoktu. “Valilik, kaymakamlık” gibi kısa tabelalardan kimse rahatsız olmuyordu. Sağlık bakanlığının bir işgüzarlığı ile görülen birkaç olay sonucunda, resmi dairelerden TC nin kaldırılmasına karşı halkta bir itiraz yükseldi. Ama uygulamalara engel olunamadı. Doğu ve güneydoğudaki TC düşmanlığına verilen bir ödün haline geldi.
Duyarlılık artık kanıksamaya dönüştü!

Benzer bir gelişme de Ulusal bayramlardaki çelenk sunma törenlerinde yaşandı.
Önceleri resmi protokolde olan 12 başlık altındaki yüzlerce kuruluş çelenk koyabiliyordu. Karmakarışık bir görüntü içinde, tören kurallarına tam uyulmadan yüzlerce çelenk konuyor, düzen ve disiplin bozuluyordu. Özellikle küçük yerleşimlerde olanakları yetersiz kurum ve kuruluşların çelenk yaptıramamaları, ya da olayın ciddiyetine uymayan, çirkin çelenkler koymaları hoş değildi. Ayrıca; bu çelenklerin hazırlanması, getirilip götürülmesi bir sorundu. Bayramlara her kurumun katılma ve kutlama hakkı vardır. Ama devleti-kenti temsil eden kurumların çelenk koymaları daha anlamlı değil midir? “Aynı zamanda ben de çelenk koyacağım” diye tutturmak başkadır. Nitekim; bu düzenlemeye direnmek, ısrar etmek de başarıya ulaşmamıştır. Olay sağlıklı değerlendirilememiş, ulusal coşkuyla ayağa kalkılmış ama sonuç alınamamıştır.
Oysa; dileyenler –koşulları yerine getirerek- bir başka saatte çelenk koyabilirler.
Bayramları bir çelenk sunma olayı olarak görmek ve direnmek hatalı olmuştur.
AKP nin ulusal gün ve bayramları değersizleştirme çabalarına karşı, toplumun ulusal gün ve bayramlarına çeşitli etkinliklerle sahip çıkması çelenk kavgası yapmanın yanında çok daha anlamlı ve değerlidir.
Bu yol geç de olsa bulunmuştur.

Son günlerde “İstiklâl Marşı değiştirildi” diye bir haber çıktı!
Haberi yapanlar da, duyanlar da yanlışa düştü…
Hemen itirazlar başladı. Anlı-şanlı muhalefet yorumcuları veryansın etmeye başladılar.
Oysa İstiklal Marşı 1930 yılında Osman Zeki Üngör’ün bestelediği şekilde durmaktadır. Orkestra için; tek ve çok sesli korolar için; tiz-pes, tempolu veya ağır icra edilmesi için değişik seslerden çalınması ve okunması söz konusudur. Bunlara internet ortamından ulaşılabilir.
Cumhurbaşkanı insanların toplu halde daha kolay okuyabileceğini düşünerek daha pes bir sesten çalınan şeklinin çoğaltılıp dağıtılmasını istemiş. Hepsi budur.
Yeni beste” diye haber veren cahil medyanın da, onların tanımıyla “yeni istiklal Marşını” hiç dinlemeden ayağa kalkan insanların da gerçeği araştırmadan ortalığı birbirine katmaları yanlış olmuştur…
Bu konularda, özellikle Yalan- yanlış haber yapan, sansasyon yaratıp insanları yanıltan medyanın suçu büyüktür. Bunu hep yapıyor…
Basının görevi toplumu doğru bilgilendirmektir.
Türkiye’de basının görevi ise, gerçek haberleri saklamak, yanıltmak, sansasyon yaratmak, iktidar adına propoganda yapmak ve yönlendirmektir.
Alçaklıktır…

Öğrenci andı için de benzer bir durum vardır:
Andın konmasından, ek yapılmasından, haftada bir, her gün, dışarıda ya da sınıflarda okunmasından, yeniden düzenlenmesinden kimsenin haberi bile olmuyordu.
Bütün bunlar Milli Eğitim Bakanlığının bir iç yazışması ile yapılıyordu. İktidarın davul-zurna çalarak, büyük bir demokrasi olayı gibi sunması üzerine tepkiler yükseldi.
Aslında düzenlemenin demokrasiyle hiçbir ilgisi yok… Dahası, Kürtçülerin dayatması ile yapıldığı için demokrasiye aykırıdır. Büyük bir demokrasi kararı gibi sunulması da tam bir komedidir.
Andın her gün, ciddiyetsiz bir şekilde söylenmesi zaten anlam ve değerine zarar veriyordu. Eğitimsel açıdan belli ulusal günlerde ciddiyetle ve topluca söylenmesi, çiklet gibi çiğnenmemesi daha uygundu. Bir ezbere dönüştürülerek her gün yinelenmesi zaten fırsat kollayan Kürtçülere koz verdi. Irkçılık yapıyorsunuz, diye dayattılar. Ve sonunda ödünü kopardılar!
Ne Mutlu Türküm Diyene” özdeyişi de dağlardan, meydanlardan, kimi tabelalardan ve reklamlardan aynı şekilde kaldırılmıştı!
Türküm” demek, Türkiye toplumunun ve devletinin bir üyesiyim, demekti…
Artık, ırkçılık gibi algılanmaya başlandı.
En güzel, en anlamlı, en insancıl sözlerde de olumsuzluk ve kasıt bulunabilir.
Kürtçüler bunu hep yaparlar.

Öğrenci andını kaldırtanlar, gerekçelerinin demokrasi ve özgürlük olduğunu söylerler. “Irkçı- milliyetçi söylemler gericiliktir. Faşistliktir. Türk milliyetçiliği Kürtlere zulüm yapıyor” diye savunurlar.
ABD yi demokrasi ve özgürlük adına kutsarlar.
Orada okunan öğrenci andını görmezden gelirler!
Herkes için özgürlük ve adaletle, TANRI NIN gözetiminde, bölünmez, tek vatan için; Amerika Birleşik Devletleri’nin bayrağına ve o bayrağın simgelediği CUMHURİYETE bağlılık için and içiyorum….”
Neymiş?..
ABD okullarında bayrak, tek vatan, cumhuriyet, tanrıya bağlılık adına her gün yemin ediliyormuş!..
Hatta; nerdeyse dünyadaki bütün dillerin konuşulduğu; örneğin, Latin dillerini konuşanların 100 milyon olduğu ABD de tek dil yasası var.
Kimse “ana dilimde eğitim hakkı istiyorum” diyemiyormuş!..
Ama, orada demokrasi ve özgürlük varmış!…
Türkiye’de yokmuş!..
Güneydoğu’da ve Irak’ın kuzeyinde, PKK lılar arasında özgür Kürdistan için devrim andı okumak, robot militan yetiştirmek özgürlük gereği oluyor…
Türkiye’nin ilk okullarında Öğrenci Andı okumak faşistlik!..
Sahi; siz ya sayı saymayı bilmiyorsunuz! Ya da…
Daha faşist görmemişsiniz..

Yayım tarihi
Türkiye olarak sınıflandırılmış ile etiketlenmiş