Ana sayfa Yazarlar Ömer Sağlam

Dondurma yalayan tesettürlü karılar ve Land Roverli Arvatlar!

Eğer aracınız varsa zaman zaman sizler de karşılaşmışsınızdır yolda otostopçuluk edenlerle. Bunların bir kısmı kafasına göre takılan ve bu tür yolculuğu hobi haline getirenlerdir. Bazıları ise zaruretten, yani yol parası veya başka ulaşım vasıtası bulamadığı için zorunlu olarak otostop çekerler. Elbette içlerinde bindikleri aracı gaspetmek gibi kötü niyetleri olanlar da vardır. Fazla olmamakla birlikte benim hayatımda da vardır otostop çekmek. Müfettiş olarak görevim gereği Anadolu yollarına düştüğüm vakitlerde, bazen mutat vasıta bulamadığım ve zorunlu olarak el kaldırıp bindiğim hususi araçlar benim de olmuştur. Hatta bunlardan birisinde beni özel aracına alan bir hergelenin söylediği sözü asla unutamam.

Ankara’nın Kalecik ilçesinde gece geç vakte kadar çalıştıktan sonra Ankara’ya dönmek için beni Çankırı-Ankara karayolu üzerinde Ankara’ya takriben 60 km. uzaklıktaki “Baykuş Boğazı” denilen mevkie bırakmışlardı. Yaz günüydü ama geceydi. Gelen bir araca zorunlu olarak el kaldırdım. Adam durdu ve beni aracına aldı. Sağdan soldan konuştuktan sonra bana ne dese beğenirsiniz? “Müfettiş Bey, işiniz iş. Ekmek elden, su gölden geçinip gidiyorsunuz. Ulaşım bedava, yemek bedava…”

Öte yandan otostopçuluk özellikle sürücüler için tehlikeli ve cesaret isteyen bir iştir. Öyle ya; yolda size otostop çeken adam, hırsız mı, arsız mı, densiz mi, donsuz mu, katil mi, terörist mi nereden bileceksiniz? Hadi adamı aldınız aracınıza diyelim; önünüzdeki virajı dönünce size silah çekmeyeceğinden veya cebinden çıkardığı bıçağı gırtlağınıza dayamayacağından emin misiniz? Ayrıca otostop çeken vatandaş iyi niyetli birisi olsa bile, haydi aracınız kaza yaptı ve Allah göstermesin aracınıza aldığınız adam öldü! Peki, bu durumda ne halt işleyeceksiniz? Artık polisten, savcıdan, hakimden yakanızı kurtarın kurtarabilirseniz.

2004 yılında benzer bir olay yaşadım. Aracımla köyümüzün yayla şenliklerine gidiyorduk. Yanımda eşim, iki çocuğum, kayınvaliden ve bir de yeğenim vardı. Köy yolunda neşe içinde ilerlerken aracı stabilize yolda kuma kaptırdım ve takla attım. Hiç kimseye bir şey olmadı ama gel de jandarmaya anlat derdini. Sebep mi? Aracımda bulunan yeğenim ve kayınvalidem! Onlar, eşim ve çocuklarıma göre biraz daha yabancı olduklarından sual üstüne sual yöneltildi onlar haklarında. Yok, aracına onları neden aldın, yok aranızda bir husumet var mı falan filan…

Ankara’da yaşayan bir sürücü olarak, hem yaşadığım bu canlı olayı, hem de hayat kadınlarının ve transseksüellerin Ankara’nın çevresindeki yolları mesken tuttuklarını bildiğim için, yolda bana otostop çekenleri genelde almam. Hatta önüme fırlayıp el kaldırsalar bile! Neme lazım abi, başıma dert mi alayım?

Ancak geçenlerde ilginç bir olayla karşılaştım. Yazları yaşadığım ilçede, bir aile dostumuzun ilçenin 5-6 km. dışındaki bahçesine gidiyordum. Yol boyunca tek tük bahçe evleri ve villalar bulunuyordu. Yani bulunduğumuz bölge oldukça seyrek bir yerleşim yeri özelliği taşıyordu. Birden yolun kenarında kara çarşaflı birisinin bana el kaldırdığını gördüm. Baktım orta yaşlı bir kadındı. Kara çarşafının altından sadece elleri ve yüzü gözüküyordu. Yani yüzünde peçe yoktu. Kısa bir tereddütten sonra durdum ve arabaya aldım.

-“Hayırdır hanımefendi, bu dağ başında ne işiniz var?” diye sordum. Bana şu cevabı verdi:
-“Bizim dergâh var ilerde. Bu gece zikir ayinimiz var da ona katılacağım!”
-“Bu dağ başında ne dergâhı? Senin eşin filan yok mu?”
-“Ankara’dan geliyorum” dedi. “Eşim Türközü semtinde bir okulda öğretmen. Hayırseverin birisi bizim derneğe burada bir arsa bağışlamış. Dernek de buraya bir dergâh kurmuş. Her hafta gelir burada ayin yaparız!” dedi.

Birkaç dakika sonra da zaten ineceği yere vardık. Baktım yol kenarında sol tarafı gösteren bir ok ve okun altındaki şu levha duruyordu: “Mevlana’yı Sevenler ve Sevdirenler Derneği”. Allah Alah! Yaklaşık 13 yıldır burada yaşıyordum ve defalarca bu yoldan gelip geçtiğim halde o güne kadar ne yol kenarındaki bu levhayı görmüştüm, ne de yoldan 150-200 metre ötedeki üç katlı dergah binasını…

Hz. Mevlana’nın öğretisinde bir kadının, şehir merkezlerine göre nispeten ıssız bir yerleşim yerinde namahremi olan bir erkeğin aracına tek başına binmesi diye bir öngörü veya kabul var mı doğrusu bilmiyorum. Ancak bu kara çarşaflı ve eşi öğretmen olan kadının yaptığı cesaret işiydi doğrusu! Bu olayı, hayretler içinde anlattım eve dönünce eşime ve çocuklara…

Sokakta Dondurma Yalayan Türbanlı Karılar!

Örnek olayımızdaki bu kara çarşaflı kadın da aynı sınıfa girer mi bilmem ama Milli Gazete’nin İslamcı yazarı Mehmet Şevket Eygi, tesettürü sadece çarşaf, manto, pardesü ve türbandan ibaret gören kadınları “KARI” olarak nitelendirmektedir. Yani, Elmalılı M.Hamdi Yazır’ın tarifiyle; kadınlık vasfını ve saygınlığını yitirmiş kadın demek oluyor karı!(1).

Mehmet Şevket Eygi, 18 Eylül tarihli ve “Eyvahlar” başlıklı yazısında şöyle diyor:

“Karı tam bir rüküşlük heykeli. Alaca bulaca, rengârenk, ince topuklu ayakkabılar, gökkuşağının bütün renklerini aksettiren bir eşarp. Üstelik elinde bir dondurma külahı, yalaya yalaya caddede yürüyor. Bir elinde cep telefonu, bir elinde dondurma. Böyle tesettür olur mu?”(2)

Elbette olmaz Sayın Eygi. Tesettür denilen şey, beyinle alakalıdır. Yani kafanın içindekiyle. Aksi takdirde; işte sizin ol vasfını tasvir ettiğiniz yaratıklar gibi, çarşafın içinde sokak ortasında elindeki külahtan şapır-şupur dondurma yalayarak gider bu mahluklar. Ya da ağzındaki sakızı patlata patlata yürür sokaklarda. Altında tayt, streç ya da bacağını sıkı sıkıya sarmış bir kumaş pantolon, üstünde her eğildiğinde beline kadar açılan bir gömlek, başında da su kovası veya deve hörgücü gibi bir türban, saldım çayıra, mevlam kayıra en seksi pozlarla kırıtarak ve kıvırta kıvırta yürüyen sözüm ona tesettürlü bacılar!

Kadının başı örtülü ama dudakları, kırmızılıkta başındaki türbanla yarış ediyor! Gözlerine sürmüş olduğu boya ile bir apartman dairesi sağlama boyanır. Kirpikleri sanki Akıncı Beyi Malkoçoğlu’nun okları gibi. Ayakkabılarının topukları tam bir basamaklı merdiven boyunda. Konuşması mı? Tam bir felaket?

Evet, tesettür denilen şey gerçekten de bu değildir. Tesettür, beyinle, kalple ve gönülle olacak bir şeydir. Aksi halde ortaya çıkacak varlık, Allah’ın özene bezene yarattığı kutsal varlıklarımız olan ana, bacı ve yar diyerek göğsümüze bastığımız “KADIN” değil, Mehmet Şevket Eygi’nin ve Elmalılı M.Hamdi Yazır’ın tarifiyle KARIDIR KARI…

Bu karıların kocaları da Mehmet Şevket Eygi’den nasiplerini almışlar. Sözüm ona “Karım ya da kızam tesettürlü” diyerek sağda solda kostaklanan bu “HERİFLER” hakkında şöyle diyor İslamcı Mehmet Şevket Eygi:

“Yalan söyleyen, haram yiyen, yamuk ahlak ve düşük karakterli biri kendisine bol keseden mücahid unvanını vermiş. Yahu mücahidlik bu kadar düştü mü?”(3).

Dört Çekerli Arvatlar!

Mehmet Şevket Eygi’nin, sokakta külah dondurma yaladıkları için haklı olarak “Rüküş karılar” olarak tasvir ettiği kadınlardan bir sınıf daha üstte bulunan bir grup daha vardır ki; onların nasıl tasvir edileceğini ben bile bilmiyorum. Bunlar, AKP iktidarı ile ortaya çıktılar. Altlarında son derece lüks araçlar var. Çoğu de dört çekerli jeep özelliği taşıyor. Hani şu elin gâvurunun arazide kullanmak için ürettiği son derece güçlü araçlardan bahsediyorum. Bizim tesettürlü ve türbanlı bacılar artık bu araçlara biniyorlar şehir içinde…

Biniyorlar binmesine de trafik kurallarını taktıkları filan yok! Yoğun trafikte tıpkı dişiliği tavan yapmış azgın bir fil gibi insanın üstüne üstüne geliyorlar. Kenara kaçmazsanız veya yol vermezseniz ezip geçecekler sizi. Geçenlerde Ankara’da Atatürk Orman Çiftliği’nin yanındaki alt geçitte az kalsın eziliyordum böyle bir karının altında! Pardon yani, böyle bir karının kullanmış olduğu Land Rover’in altında. Yana kaçtım, bu sefer de bizim düldülü alt geçidin duvarına yapıştıracaktı bir sinek gibi. Kadın, kadın ve hatta karı bile değil, yan taraftaki Hayvanat Bahçesi’ndeki kafesinden kaçmış azgın dişi fil gibiydi! Ya da mızıştığı için ağzından köpükler saçan dişi deveyi andırıyordu. Esasen başında da hörgücü vardı devenin, pardon karının!

Bunlarla mutlaka siz de karşılaşmışsınızdır trafikte. Sanki “dünyaları biz yarattık” ve “Çekilin ulan, devir bizim devrimiz” dercesine bir hava bir hava. AKP, bir taraftan kendi zenginlerini yaratırken, bir taraftan da yeni tür bir sosyete yaratma derdindedir. Bu sosyete sözüm ona “İslami sosyete” dir.

Bir araştırma yazısında bu karıların araç tercihleri konusunda şöyle deniliyor: “Son yıllarda 4×4 ciplerde tessettürlü kadınlar dikkat çekiyor. Mercedes öncelikli marka özelliğini koruyor. Son yıllarda spor arabalar öne çıkmaya başladı. Özellikle BMW ve Jaguar modelleri.”(4).

Aynı yazıda İslamcı kesimin bazı temsilcilerinin konuya ilişkin görüşlerine de yer verilmiş. MÜSİAD Başkanı Ali Bayramoğlu “Dini vecibelerini yerine getirmekten utanmıyorlar, meşreplerini gizlemeye de gerek duymuyorlar. Zengin olmaları özgüvenlerini arttırdı ve bunu göz önünde yeşermeye başladılar.” diyerek, konuya daha çok iktisadi ve sosyal açıdan yaklaşıp bu karılara destek verirken, Mehmet Şevket Eygi ve Ali Bulaç aynı konuya dini açıdan yaklaşarak bu karıların içinde bulunduğu durumu tenkit ediyorlar.

Mehmet Şevket Eygi, “Çok zengin de olsa, Müslüman kadın sorumsuzca yaşayamaz. Ülkede bunca aç ve sefil varken beş yıldızlı otellerde fink atmak bir Müslüman’a yakışır mı?” derken bir başka İslamcı yazar Ali Bulaç şunları söylüyor: “Bir Müslüman büyük servete sahip olsa dahi servetini dilediği gibi harcama hakkına sahip değildir. Çünkü Kuran açısından baktığınız zaman ferdin veya bir kurumun elinde olsa da zenginlik, aslında topluma aittir.”

Tesettürlü olsun olmasın, ben kadınların araç kullanmalarına asla karşı değilim. Ancak hani şu “araba sürme özgürlükleri bile yok” diyerek alaya aldığımız Suud kadını eğer gizli gizli çekmiş olduğu ve bir kız çocuğunun bisiklet edinmek ve bisiklete binmek için giriştiği çabayı anlattığı “VECİDE” isimli filmiyle Oscar’a aday olabiliyorsa, bizim Land Roverların direksiyonlarında oturan su kovası ve deve hörgücü başlı kadınların, oturup azıcık düşünmeleri ve elbette yaptıkları gösteriş ve şımarıklıktan dolayı utanmaları gerektiğine inanıyorum. Peki, ben şimdi sizce yanılıyor muyum? Ya da bu kadınlara haksızlık mı ediyorum?

_____________
1-Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini kur’an Dili, c.2, s,509. Çelik-Şura Yayınları, İstanbul, 1993.
M.Hamdi Yazır, Kur’an’da, Nisâ Suresi’nin 34. ayetinde gerektiğinde dövülmesi tavsiye edilen kadının, “ennaşize durumuna düşmüş, yani saygınlığını ve kadınlık vasfını yitirerek isyankar duruma düşmüş karı” olduğunu söylemektedir. Bk. Ömer Sağlam, Kadına Dayak Allah’ın Emri (mi)dir, s, 41-42, Özel Yayın, Ankara, 2009.
2-http://www.milligazete.com.tr/koseyazisi/Eyvahlar/16615,
3-Aynı yazı.
4- 25.09.2006 tarihli Hürriyet Gazetesi, “İslami sosyete nasıl yaşıyor” başlıklı yazı,
http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/ShowNew.aspx?id=5148593