Türkiye,  27 Mayıs 1960 askeri darbesi sonrasında kabul edilen 1961 anayasası ile birlikte planlı kalkınma dönemine girmiş, Ekim 1960’da Devlet Planlama Teşkilatı’nın (DPT)  kuruluş ve görevlerini belirleyen 91 sayılı Yasa çıkarılmıştır.

 

51 yıl sonra Kalkınma Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında

Kanun Hükmünde Kararname (KHK/641) ile Kalkınma Bakanlığının Kurulması 6/4/2011 tarihli ve 6223 sayılı yasanın verdiği yetkiye dayanılarak Bakanlar Kurulu’nca 3 Haziran 2011 tarihinde kararlaştırılınca, DPT tarih olmuştur.

DPT, Türkiye ekonomisinin planlı kalkınma ile gelişmiş ekonomiler arasına girebilmesi amacıyla kurulmuştur.

DPT’da 10 yıl görev yaptım.

1982 yılında rahmetli Cumhurbaşkanımız Turgut Özal’ın oluru ile DPT AET Dairesi’ni (daha sonra Avrupa Birliği Genel Müdürlüğü adını almıştır) kurdum ve 3 yıl bu Daire’nin başkanlığını yürüttüm.

Daha sonra 5 yıl Paris’te OECD Büyükelçiliğimizde Planlama Müşaviri olarak görev yaptım. 1990 yılında yurda döndükten sonra da 2 yıl DPT Müsteşar Müşavirliği  (Başbakanlık Başmüşavirliği)  görevinde bulundum.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

91 sayılı yasaya göre DPT’nin görevleri şunlardı:

  • Ülkenin doğal, beşeri ve ekonomik  her türlü kaynak ve imkanlarını tespit etmek, izlenecek  iktisadi ve sosyal politikayı ve hedefleri belirlemede hükümete yardımcı olmak,
  • Çeşitli bakanlıkların ekonomi politikasını ilgilendiren faaliyetlerinde koordinasyonu sağlamak için tavsiyelerde bulunmak ve bu konularda müşavirlik yapmak,
  • Hükümetçe kabul edilen hedefleri gerçekleştirecek uzun ve kısa vadeli planları hazırlamak,
  • Planların başarı ile uygulanabilmesi için ilgili daire ve kurumlarla yerel yönetimlerin kuruluş ve işleyişlerinin geliştirilmesi konusunda tavsiyelerde bulunmak,
  • Plan uygulanmasını izlemek, değerlendirmek ve gerekli  durumlarda planda değişiklikler yapmak,
  • Özel sektörün faaliyetlerini planın hedef ve amaçlarına uygun bir şekilde teşvik ve düzenleyecek önlemleri önermek.

 

Devlet Planlama Teşkilatı’nın kurulduğu tarihten bugüne kadar 9 adet Beş Yıllık Kalkınma Planı uygu­lamaya konulmuştur. Planlı kalkınma dönemi öncesinde de plan yapılmıştır ama bunlar  kalkınma planları  olmayıp, devletçi  yaklaşımla hazırlanmış sanayi planlarıdır.

 

1960-1980 planları karma ekono­mi  ilkesine dayanmıştır. Buna karşılık  1980-2000 planları   liberal stratejik planlardır. 1980 öncesinde sanayileş­mede ithal ikamesi politikaları, 1980 sonrası ise serbest piyasa ve açık ekonomiye geçiş politikaları  yönlendirici olmuştur.

1963 yılında planlı kalkınma dönemine geçilirken amaç ve hedef­lerin önceliklerini belirleyen 15 yıllık perspektif plan hazırlama gereği duyulmuştur.

 

Birinci  ve  İkinci  Beş Yıllık Kalkınma Planları, 1963-1977 perspektif plana göre hazırlanmıştır.

 

Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planı 1963-1967 dönemi için yürürlüğe girmiş, temel altyapı yatırımlarına, istihdam sorununa ve yeniden düzenleme konularına ağırlık verilmiştir.

 

İkinci Beş Yıllık Kalkınma Planı’nda  sanayi sektörünün ekonomide sürükleyici sektör niteliği kazanması ilkesi benimsenmiştir.

Türkiye’nin Avrupa Ekonomik Topluluğu ile ilişkileri dikkate alınarak 1973-1995 dönemini kapsayan yeni bir perspektif plan hazırlanmıştır. Yeni perspektif plan I995 yılında ulaşılmak istenen gelir seviyesi ve üretim yapısını belirlemiştir.

 

Dokuzuncu Kalkınma Planı,  istikrar içinde büyü­yen, gelirini daha adil paylaşan, küresel ölçekte re­kabet gücüne sahip, bilgi toplumuna dönüşen, AB’ye üyelik için uyum sürecini tamamlamış bir Türkiye vizyonu ve Uzun Vadeli Strateji (2001- 2023) çerçevesinde hazırlanmıştır.

2001-2023 yıllarını kapsayan Uzun Vadeli Gelişme Stratejisi’nin ortaya koyduğu perspektif, öncelikleri ve politikaları itibarıyla çağın değişen ekonomik ve sosyal geliş­melerini dikkate almaktadır.

Uzun Vadeli Gelişme Stratejisinin  amacı; Atatürk’ün gösterdiği çağdaş uygarlık seviyesini aşma hedefi doğrultusunda, Türkiye’nin 21’nci  yüzyıl­da kültür ve uygarlığın en ileri aşamasına ulaşarak dünya standardında üreten, gelirini adil paylaşan insan hak ve sorumluluklarını güvenceye alan, hukukun üstünlüğünü, katılımcı demokrasiyi, laik­liği, din ve vicdan özgürlüğünü en üst seviyede gerçekleştiren, küresel seviyede etkili bir dünya devleti olmasıdır.

 

Bilgi toplumuna dönüşümün sağlanarak dünya gelirinden daha yüksek oranda pay alınması, toplumun yaşam kalitesinin yüksel­tilmesi, bilim ve uygarlığa katkı ile bölgesel ve küresel seviyelerdeki kararlarda etkin söz sahipliği, uzun vadeli gelişme stratejisinin nesnel amaçlarını oluşturmaktadır.

 

Türkiye ekonomisinin 2020’lerde dünyanın en büyük ilk on ekonomisi arasında yerini alması öngörülmektedir.

Strateji’de; Türkiye’nin, jeostratejik konumu, kültürel birikimi ve ekonomik ve sosyal alanda sağlayacağı gelişmeler sonucu 2010’larda bölgesel bir güç olarak etkinliğini daha da arttırması, 2020’lerde ise küresel bir güç olması hedeflenmektedir.

 

Dokuz  planlı kalkınma döneminden sonra hazırlanan ve 2 yıldır üzerinde çalışılan 10’ncu Beş Yıllık Kalkınma Planı, 2014- 2018 dönemini kapsayacaktır.  

 

Plan, merkezden ve yerelden 10 bini aşkın kişinin katkısıyla hazırlanmış,  66 özel ihtisas komisyonuyla yaşlanmadan enerjiye, büyüme stratejisinden sağlığa her konuda akademisyenler, meslek grupları ve sivil toplum kuruluşlarından görüşler alınmıştır.

 

İlk defa bu plana, kalkınma ajansları kanalıyla bütün yörelerin katkıları sağlanmıştır.

 

10’ncu Beş Yıllık Kalkınma Planı TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu’nda 26 Haziran’da kabul edilmiştir.

 

Komisyondaki görüşmelerde konuşan Kalkınma Bakanı Cevdet Yılmaz, (DPT’nin son Avrupa Birliği Genel Müdürü)  Plan’ın en önemli hedeflerinden birinin, yüksek gelir grubuna geçiş olduğunu belirtmiştir.  

 

Yılmaz, “Bu plan döneminde Türkiye’nin hedefi üst orta gelir  grubundan, yüksek gelir grubuna geçiş. Dönem sonunda 16 bin dolar diyoruz. Bu rakama ulaştığımız zaman Türkiye artık üst orta gelir  grubu bir ülke olmaktan çıkıp, yüksek gelir grubunda bir ülke haline gelecek” demiştir.

Yılmaz, planın temel stratejisine ilişkin olarak şunları söylemiştir:

“Bizim buradaki hedefimiz eğitim sistemimizdeki reformlarla, kentleşme, şehirleşme ortamında atacağımız adımlarla, hukuk devleti, özgürlükler alanındaki ilerlememizle ve tabi teknoloji alanında özellikle bilgiyi katma değere  dönüştürme, girişimciliği geliştirme,  üniversite-sanayi işbirliğini geliştirme gibi çok çeşitli alanlarda yapacaklarımızla  orta gelirden yüksek gelire doğru gitmek.”

Kalkınma Bakanı, planda en fazla  üzerinde durdukları ve özel programlarla destekledikleri alanın enerji olduğuna işaret ederek, “Enerji verimliliği birinci maddemiz” demiş, yerli kaynakların mutlaka daha fazla kullanılması gerektiğini  açıklamıştır.

30 Haziran 2013 tarihinde Elazığ’da konuşan Kalkınma Bakanı,  10’ncu  Kalkınma Planı ile ilgili olarak şu açıklamayı yapmıştır:

“Bu planla 2023 vizyonunun ilk dilimini gerçekleştirmeyi hedefliyoruz. İlk aşamada milli gelirimizi 2018 yılında 1,3 trilyon dolara çıkarmayı hedefliyoruz. Kişi başı gelirimiz geçen sene itibarıyla 10 bin 500 dolar, 2018’de bunu 16 bin dolara çıkarmayı hedefliyoruz.”

Bakan’ın açıkladığı hedefe ulaşabilmek için Türkiye’nin büyüme hızından fedakarlıkta bulunmaması gerekir.

Dünya Bankası’na göre Türkiye’de kişi başına gelir 1 Haziran 2013 tarihi itibariyle 10.830 dolardır. Bunun 16 bine çıkarılması durumunda bile Türkiye  yüksek gelir grubu ülkeleri arasına giremeyecektir.

Dünya Bankası ülkeleri, 2012 yılındaki kişi başına düşen gelire göre  (World Bank Atlas method)  düşük (1,035 dolar ve aşağısı),  düşük orta (1,036 – 4,085), üst orta (4,086 – 12,615) ve yüksek gelir (12,616 dolar ve üstü) olarak sınıflamaktadır.

1 Haziran 2013 tarihi itibariyle 76 ülke Dünya Bankası’na göre yüksek gelirli ülke grubundadır. Bu grupta Türkiye yoktur ama üç  yıl önce ziyaret ettiğim “Turks and Caicos Islands” (Türk adaları)  vardır.

Goldman Sachs’ın tahminine göre 2050 yılında dünyanın ilk beş büyük ekonomisine sahip olacak beş ülke şunlardır: Çin, ABD, Hindistan, Brezilya ve Meksika.

Türkiye Dünya Bankası’na göre yeni sanayileşen ülkeler arasındadır. Diğer ülkeler ise G. Afrika, Meksika, Brezilya, Çin, Hindistan, Malezya, Filipinler ve  Tayland’dır.

Ulusal gelir ve kişi başına düşen gelir kadar önemli bir diğer konu ise Türkiye’nin  insani gelişme  endeks puanları sıralamasında ekonomik performansının oldukça altında kalmasıdır.

Dünyanın 16’ncı büyük ekonomisi olan ve önümüzdeki on yılda ilk ona girmeyi hedefleyen Türkiye, İnsani Gelişme Endeksi sıralamasında  bu yıl 90’ncı sırada yer almıştır. 

Türkiye’nin sosyal göstergelerinde ekonomik göstergelerine  göre daha düşük oranda bir iyileşmenin  olmaktadır. Türkiye 2000 yılından bu yana İGE puanını ancak 0,08 puan arttırabilmiştir.

Türkiye, içinde bulunduğu Avrupa ve Orta Asya bölgesinin görece düşük performansa sahip ülkeler arasındadır. Ayrıca 1980 yılından bu yana reel GSYH yıllık yüzde 9 civarında bir artış gösterirken aynı dönemde İGE puanındaki yıllık artış ancak yüzde 2 seviyesinde kalmıştır.

Bunun sebebi, eğitim göstergelerindeki iyileşmenin yeterli olmamasıdır. Bu açıdan Eskişehir milletvekilimiz ve Milli  Eğitim Bakanımız  Prof. Dr. Nabi Avcı’ya büyük iş düşmektedir.

Endeks, ekonomik, sağlık ve eğitim değerleri kullanılarak hesaplanmaktadır. Ekonomik gösterge olarak gayri safi milli gelir, sağlık göstergesi olarak ortalama yaşam süresi ve eğitim göstergeleri olarak da yıl cinsinden ortalama ve beklenen eğitim süreleri kullanılmaktadır.

Türkiye, ekonomi büyüklüğü ve 74 yıllık ortalama yaşam süresi ile daha yüksek bir seviyeye gelebilecek iken,  ortalama ve beklenen eğitim sürelerinin düşük olması sebebiyle endekste daha aşağı bir seviyededir.

Diğer bir deyişle, insani gelişmişlik seviyemizin  ekonomik performansımıza oranla zayıf oluşu, eğitim ile ilgili sorunlarımızdan kaynaklanmaktadır.

10’ncu plan döneminde bu sorunun çözülmesi durumunda Türkiye insani gelişme endeksinde de üst sıralara gelebilecektir.