MEKTUPTAN BARIŞ DEĞİL ORTADOĞU’YA SAVAŞ ÇIKTI

425100_440714299339259_22647760_n
– Öcalan’ın mektubu “barış”ın değil, “savaş”ın habercisi. Müjdelediği de barış değil, Ortadoğu’da sınırları yeniden belirleyecek kanlı bir savaştır.

– Bölgeyi yeniden şekillendirmeye soyunan emperyal güçlerin ve onlara ülke içinden destek verenlerin hayata geçirilmeye başlanmış projelerini yansıtıyor.

– Bir kişinin veya topluluğun, ırkı, dini, sebebiyle ayrıcalık sahibi olmasına da izin verilemez. Çünkü bu ayrıcalık talepleri, özünde, ülkeyi böler.

– Mektubu yazanlar, Kürt sorununun çözülmesini, açıkça, Ortadoğu’nun sınırlarının yeniden çizilmesine bağlamış durumdalar.

ÖCALAN’IN MEKTUBU BARIŞIN DEĞİL ORTADOĞU’DA SAVAŞIN HABERCİSİ

Feyzioğlu, Öcalan’ın mektubunun kısa analizini şöyle yapıyor: “Büyük Ortadoğu veya Genişletilmiş Ortadoğu Projesi’yle, Türkiye’nin dış politikasına hâkim kılınmış yeni Osmanlıcılık hareketi bire bir örtüşüyor.”

– Yazım sürecine baktığımızda, mektubun tek kişinin ürünü olmadığı açıkça anlaşılıyor. Mektup, başta inkar edilen, sonra kabul edilmek zorunda kalınan bir müzakere sürecinin sonunda kaleme alınmış durumda.

– Ankara’da, İstanbul’da, İzmir’de hangi insan hakkı için mücadele veriyorsak, Diyarbakır’da da, Şırnak’ta da aynı insan hakkı için koşulsuz bir şekilde ayağa kalkmak hepimizin boynunun borcudur. Ayrımcılık yalnızca bu şekilde önlenebilir. Ancak bir kişinin veya topluluğun, ırkı, dini, mezhebi, dili, cinsiyeti, sebebiyle ayrıcalık sahibi olmasına da izin verilemez. Çünkü bu ayrıcalık talepleri, özünde, ülkeyi bölmektir.

AYDINLIK GAZETESİ GENEL YAYIN YÖNETMENİ M. İLKER YÜCEL SORDU, ANKARA BAROSU BAŞKANI AV. METİN FEYZİOĞLU YANITLADI

İlker Yücel: Öcalan’ın mektubu gerçekten “barış mektubu” mu?

Metin Feyzioğlu: Öcalan’ın mektubu “barış”ın değil, “savaş”ın habercisi. Hatta bir savaş manifestosu. Mektuptaki süslü cümleleri öne çıkaranlar, asıl önemli mesajı toplumdan saklamak istiyorlar. Oysa her şey ortada. Satır arasında bile değil, göz önünde. Dilerseniz tek tek konuşabiliriz.

İlker Yücel: Elbette. Yalnız ondan önce sormak istiyorum, bu mektup veya sizin deyiminizle manifesto gerçekten gösterilmek istendiği kadar önemli mi?

Metin Feyzioğlu: Bu mektup, cezaevinden yazılmış, sıradan bir “hükümlü mektubu” değil kuşkusuz. Türkiye Cumhuriyeti’ni yönetenler ile PKK’nın vardığı temel bir mutabakatı ifade ediyor. Yazan kişi, PKK terör örgütünün başı Öcalan olarak takdim ediliyor. Ancak yazım sürecine baktığımızda, mektubun tek kişinin ürünü olmadığı açıkça anlaşılıyor. Mektup, başta inkar edilen, sonra kabul edilmek zorunda kalınan bir müzakere sürecinin sonunda kaleme alınmış durumda. Müzakere sürecinde Öcalan’ın PKK üzerinde etkisinin ne olduğu konusunda her türlü şüphenin giderilmesi için kısa süre önce Türkiye’de açlık grevlerinin başlatıldığını ve bunlara Öcalan’ın talimatıyla son verilmesinin sağlandığını da hatırlayalım. Mektubun açıklanmasına ilişkin zamanlamanın da yine birlikte planlandığı ortada. Hemen arkasından gelen İsrail’in içi boş özrü de aynı planlamanın parçası. Böylece milli duyguları zedelenen toplumun moralinin düzeltilmesi, siyasi iktidarın atılan bu adımdan zarar görmemesi amaçlanıyor. Mektubu analiz ettiğinizde, Büyük Ortadoğu veya Genişletilmiş Ortadoğu Projesiyle, Türkiye’nin dış politikasına hakim kılınmış yeni Osmanlıcılık hareketiyle bire bir örtüştüğünü görüyorsunuz. Dolayısıyla “mektup” veya “manifesto”, altında ismi yazan şahsın düşüncelerini değil, Türkiye’yi ve Ortadoğu’yu yeniden şekillendirmeye soyunan emperyal güçlerin ve onlara ülke içinden destek verenlerin hayata geçirilmeye başlanmış projelerini yansıtıyor. İşte bu sebeple son derece önemli.

İlker Yücel: Aslında bu söylediklerinizden sonra sormaya gerek kalmadı ama süreci samimi buluyor musunuz?

Metin Feyzioğlu: Bakınız Kürt sorununun özü, Türkiye’nin demokrasi ve insan hakları sorunudur. Oysa çözüm olarak önümüze konan projenin hiçbir yerinde bu yok.
Cumhuriyet tarihinde eşi benzeri görülmemiş sayıda avukatın, Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un, milletvekillerinin, parti genel başkanlarının, gazetecilerin, yerel yöneticilerin, sendikacıların siyasi saiklerle açılmış ve siyasi baskılarla yürüyen davalarda aylardır, yıllardır gerekçesiz olarak tutuklu bulunduğu bir ülkede yaşıyoruz. Toplumda hakim algı, adil yargılanma hakkı içinde yer alan bütün hakların ısrarla ve defalarca ihlal edildiği bu davalarda, farklı siyasi görüşlerden gelen toplum önderlerinin adeta tutsak alındığı şeklinde. Türk Silahlı Kuvvetlerinin komuta kadrosu, PKK’lı teröristlerin gizli tanıklığıyla, sahte dijital delillerle zindana atılmış durumda. Bir devletin kendi sınırları dışında etkili bir politika yürütebilmesinin vazgeçilmezi olan donanmanın beli kırılmış. Aslında Öcalan’ın mektubunu okuyunca, aydınların, komutanların, örgütlü toplum temsilcilerinin niçin zindana atılmış olduğunu, sürecin bu noktaya nasıl adım adım getirildiğini bir kez daha görüyorsunuz.
Düşünce özgürlüğünün yok edildiği, siyasi iktidara muhalif kişilerin tutuklandığı, işten atıldığı, üzerlerinde türlü baskıların kurulduğu, şiddete karışmamış kişilerin sırf düşünceleri sebebiyle terörist ilan edildiği bir dönemden geçiyoruz. Buna karşın PKK’nın silahlı teröristleri yurt dışına çıkmaya teşvik ediliyor, binlerce yurttaşımızın katlinden sorumlu terör örgütünün hapisteki elebaşı bizzat siyasi iktidar tarafından siyasi lider konumuna getiriliyor. Bir de açıklanamaz bir çelişkiye işaret edeyim. Şiddete karışmamış Kürt siyasetçiler de zindana atılıyor. İçinde zerre kadar demokrasiyi, insan haklarını, hukuk devletini hatta bir nebze vicdanı bile barındırmayan bu süreçte samimiyet olduğuna inanmıyorum.
Derhal özel görevli mahkemeler ve yeni kurulan terörle mücadele mahkemeleri kaldırılmalı, siyasi saikle veya talimatla açılan soruşturma ve davalara son verilmeli, böyle açılmış olan soruşturmalar kapatılmalı, davalarda adil yargılanma hakkının eksiksiz uygulanması sağlanmalı, yerel ve yaygın basın üzerinde kurulmuş siyasi baskılar kaldırılmalı, böylece toplum özgürleştirilmeli ve tutsak alındığı düşüncesinden kurtarılmalıdır. Aksi takdirde terör örgütü silahla zafer kazandığını ilana devam edecek, emperyal güçlerin tetikçisi sıfatıyla Ortadoğu’nun şekillendirilmesinde baş aktör rolüne soyunacaktır. Kurtuluş Savaşında onuruna sahip çıkan, bağımsızlığına kavuşan, egemenliği eline alan ve çağdaş uygarlık mücadelesine girişen Türk Milleti ise hak etmediği bir yenilginin çaresizliğine itilecektir. Böyle barış olmaz! Zaten Öcalan’ın manifestosunda müjdelediği de barış değil, Ortadoğu’da sınırları yeni baştan belirleyecek kanlı bir savaştır.

İlker Yücel: Böyle söyleyince birileri hemen “sen barış istemiyor musun” diye saldırıya geçiyor. Onlar söylemeden ben sorayım izninizle. Siz barış istemiyor musunuz?

Metin Feyzioğlu: Barış istememek olur mu hiç? Süreci toplumsal algıları yönlendirerek yönetmek isteyen bir kısım siyasi güçlerin “barış”ı ile toplumun istediği barış çok farklı. Bunların barış diye takdim ettiklerinin yalnızca adı barış, içeriği ise kanlı bir savaşlar dizisi.
Elbette toplumsal barış istiyorum ve bunun için mücadele ediyorum. Elbette kan dursun, terör sona ersin diyorum. Elbette Kürt sorununu inkar etmiyorum. Ben sadece çözüm gün gibi ortada diyorum. Çözüm, bugüne kadar başarılmak istenmemiş, hep yolundan şaşırtılmış demokraside, insan haklarına koşulsuz sahip çıkmakta. Demokrasinin yaşatıldığı, özgürlük ikliminin tesis edildiği bir ülkede toplumsal barışın sağlanması için kuşkusuz karşılıklı pek çok adım atılabilir. Bu adımların atılmasının ön şartı, siyasi iktidarın Anayasanın ilk üç maddesinde yer alan ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesini belirleyen ilkelere bağlılığını ilan etmesi ve samimiyetini kanıtlamasıdır. Türkiye Cumhuriyeti, PKK terör örgütü karşısında yenilmiş algısı yaratılarak ve çözüm için Cumhuriyet rejiminin sona ermesi gerektiği vurgulanarak onurlu ve kalıcı bir çözüm sağlanamaz.
Kürt sorunu özünde demokrasi ve insan hakları sorunudur. Ülkenin her köşesinde demokrasi bütün kurum ve kurallarıyla yerleşmeli, insan haklarına koşulsuz saygı duyulmalıdır. Bunun için üzerimize düşen, haksızlık kimden gelirse gelsin, kime yapılırsa yapılsın, buna bütün gücümüzle karşı çıkmak, hiç kimsenin ırkı, dini, mezhebi, dili, cinsiyeti sebebiyle fiilen veya hukuken haksızlığa uğramasına izin vermemektir. Ankara’da, İstanbul’da, İzmir’de hangi insan hakkı için mücadele veriyorsak, Diyarbakır’da da, Şırnak’ta da aynı insan hakkı için koşulsuz bir şekilde ayağa kalkmak hepimizin boynunun borcudur. Ayrımcılık yalnızca bu şekilde önlenebilir. Ancak bir kişinin veya topluluğun, ırkı, dini, mezhebi, dili, cinsiyeti, sebebiyle ayrıcalık sahibi olmasına da izin verilemez. Çünkü bu ayrıcalık talepleri, özünde, ülkeyi bölmektir. Şu halde devletin kurucu unsuru olan ve ırksal – dinsel – mezhepsel bir birlikteliğe değil, ortak bir geçmişe ve geleceğe dair ortak ülkülere dayanan “millet”in farklı statülere tabi çeşitli topluluklara ayrılmasının, böylece ırka veya dine veya mezhebe dayalı ayrı milliyetler yaratılmasının istenmesi ne şekilde adlandırılırsa adlandırılsın, federatif veya konfederatif bir devlet yapısının talep edilmesidir. “Kürtlere statü” diye dillendirilen, budur.

İlker Yücel: İzninizle artık Öcalan’ın mektubunun moda deyişle şifrelerini konuşalım. Ne deniyor bu mektupta?

Metin Feyzioğlu: Aslında şifre falan yok mektupta. Apaçık yazılmış her şey. Makyajından arındırdığınızda proje düz cümleler halinde ortada duruyor.
Mektupta şöyle deniyor “Son 200 yıllık fetih savaşları, batılı emperyalist müdahaleler, baskıcı ve inkarcı anlayışlar, Arabi, Türki, Farisi, Kürdi toplulukları ulus devletçiklere, sanal sınırlara, suni problemlere gark etmeye çalışmıştır.”
Mektup, açıkça sınırları yok sayıyor. Bakınız, Arabi, Türki, Farisi, Kürdi toplulukların oluşturduğu ulus devletçiklerden söz ediliyor. Hangi devletler kastediliyor, Türkiye, İran, Irak ve Suriye. Bu devletlerin sınırlarının “sanal” olduğu söyleniyor. Yani gerçek durumla uyumlu olmayan, farazi, dolayısıyla değişmesi gereken sınırlar. Öyleyse mektupta çizilen yol, Ortadoğu’da Türkiye’nin, Irak’ın, İran’ın ve Suriye’nin sınırlarının değişmesinin planlandığı bir yoldur. Bu açıkça sınır tanımazlık. Peki, mesela İran, emperyal güçlerin kendi ülkesine ilişkin bu sınır tanımazlığını hoşgörüyle karşılayacak mıdır? Suriye’de ve Irak’ta sınırların değişimi, süslü sözcüklerle saklanmak istendiği şekilde dikensiz bir gül bahçesinde gezintiye çıkılmış gibi mi gerçekleşecektir? Türkiye’nin dipsiz bir felaket kuyusuna atıldığını görmemek için ya hain ya gafil olmak lazım.

SINIRLARIN YENİDEN ÇİZİLMESİ
Daha sonra mektupta şu cümle yer alıyor: “Bugün artık yeni bir Türkiye’ye, yeni bir Ortadoğu’ya uyanıyoruz” deniliyor. Mektubu yazanlar, Kürt sorununun çözülmesini, açıkça, Ortadoğu’nun sınırlarının yeniden çizilmesine bağlamış durumdalar. Bu mektup nasıl bir “barışın” mektubu? Türkiye’de özgürce, insanca, güven ve refah içinde yaşamanın Ortadoğu’nun sınırlarının yeniden çizilmesiyle ne ilgisi var!
Hemen bazı gelişmelerle birleştirelim bu satırları. Türkiye’ye patriotlar niye getirildi? Hedef gerçekten Suriye mi, yoksa İran mı? Kürecik’teki füze kalkanı, kimi kime karşı koruyor? İran’a karşı İsrail’i değil mi? İsrail’in içi boş özrü, hangi ülkede alarm zillerini çaldırdı? İttifak etmiş Türkiye ve İsrail arasına sıkıştırılmak istenen İran’da değil mi? Şimdi soruyorum? Bu hazırlıklar ne için? Cevabı mektupta yazıyor. Ortadoğu’nun savaş yoluyla yeniden şekillendirilmesi.

İlker Yücel: Dilerseniz devam edelim. Bu tesbitleri güçlendiren başka hangi ifadeler var?

Metin Feyzioğlu: Devam ediyorum o zaman. “Etnik ve tek uluslu coğrafyalar oluşturmak, bizim aslımızı ve özümüzü inkar eden modernitenin hedeflediği insanlık dışı bir imalattır” deniyor mektupta. Burada, ulus devletlerin sonu gelmiştir müjdesi (!) bir kez daha veriliyor. Az önce de açıklamaya çalışmıştım. Bu satırlar, Türkiye’nin yeni “stratejik derinlikli dış politikası”yla, yani Osmanlıcılıkla bire bir örtüşüyor.
Oysa ulus devlet, işgalci emperyalizmin ve sömürüp tüketen vahşi kapitalizmin karşısındaki tek engeldir. Ulus devlet yıkılırsa, her biri ulus devlet olan, ancak bizim olmamızı istemeyen emperyal güçler, Türkiye’nin yer altı ve yer üstü kaynaklarını ve emek gücünü diledikleri gibi sömürecek, sınırlarımızı değiştirmeye ve egemenlik alanlarına yeni bölgeler katmaya girişeceklerdir. Yer altı ve yer üstü kaynakların ve emeğin sömürüsü zaten belli bir noktaya gelmiştir. Anlaşılan artık sıra, sınırların yeniden çizilmesindedir.

SORUN CUMHURİYET REJİMİ DEĞİL
İlker Yücel: Mektupta, Cumhuriyet döneminin de sonunun geldiği ilan edilmeye kalkışılıyor.

Metin Feyzioğlu: Evet. Bir kısım kendini bilmezin makyajına bakıp öve öve bitiremediği mektupta açıkça Cumhuriyet rejiminin sona erdiği söyleniyor.
Şöyle yazıyor mektupta; “Sömürü rejimleri, baskıcı ve inkarcı anlayışlar artık miyadını doldurmuştur.” Sömürü rejimi dediği Cumhuriyet. Biraz sonra daha da netleşecek. Cumhuriyet dönemi uygulamalarında zaman zaman gördüğümüz inkarcı yaklaşımların daima karşısında olduk. Kürtçe kişi ve yer isimlerinin yasaklanmasına, ana dilin konuşulmasının cezalandırılmasına daima karşı çıktık. Kürtçe şarkı söyleyenlerin terörist ilan edilmesini asla kabul etmedik. Zaten dedim ya, bunlar, Türkiye’nin insan hakları ve demokrasi sorununun en temel parçaları arasında. Ancak bunların hiçbiri Cumhuriyetin kuruluş felsefesinin sonuçları değil; Cumhuriyeti ve demokrasiyi anlamayanların, içine bir türlü sindirememiş olanların çarpık uygulamaları. Bizim mücadele etmemiz gereken bu anlayış iken, suçu marifet işler gibi el birliğiyle Cumhuriyet rejimine yüklemek istiyorlar. Amaçları belli.

ORTADOĞU YENİDEN ŞEKİLLENDİRİLİYOR
İlker Yücel: Mektup, terörle sonuç alındığı düşüncesi yarattı toplumda. Siz ne diyorsunuz?

Metin Feyzioğlu: Bakınız ne diyor mektup. “Biz onlarca yılımızı bu halk için feda ettik, büyük bedeller ödedik. Bu fedakarlıkların, bu mücadelelerin hiçbiri boşa gitmedi. Kürtler özbenliğini, aslını ve kimliğini yeniden kazandı” deniliyor.
Başka bir yerde ise şöyle diyor: “Silahlı direniş sürecinden demokratik siyaset sürecine kapı açılıyor.”
İmralı’da yürüyen müzakerenin basına yansıyan tutanaklarından anladığımız üzere, müzakerenin karşı tarafı gibi görünen PKK, siyasi iktidarın yasama-yürütme-yargıyı tek adamda birleştiren padişahlık sistemine “evet” demiş durumda. “Ver padişahlığı, al Kürt devletini.” Bunun neresinde “demokratik siyaset” var? Zaten mektupta, demokrasinin ve barışın adından başka bir şey yok. Bütün mesele Ortadoğu’nun yeniden şekillendirilmesi, bir Kürt devleti kurulması, şimdilik kaydıyla bu devletin Türkiye’ye bir federasyon veya konfederasyon modelinde bağlanması. Sınırlar yeniden çizilirken ölecek yüz binlerce, belki milyonlarca candan, nesiller boyu sürecek sefaletten, açlıktan, imhadan, işgalden bahsedilmiyor. Kan duracak diyorlar. Bu proje mi kanı durduracak?

Yayım tarihi
Türkiye olarak sınıflandırılmış ile etiketlenmiş

Yorum Gönderin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.