Benim hüzünlü aydınlarım

Yazının başlığı, Gabriel Garcia Marquez’in bir romanından  esinlenerek seçildi.

Marquez’in romanın adı, “Benim Hüzünlü Orospularım”

Uzun soluklu ilişkiler yerine, para karşılığında fahişelerle yatmayı yaşam biçimi haline getirmiş  bir gazetecinin, yaşlılık dönemlerinin öyküsü anlatılır o romanda. Gazeteci 90 yaşına bastığı gün, yıllarca kapısını aşındırdığı genelevin patroniçesinden, kendisi için hayatının son armağanını ister. Sunulan armağan 14 yaşındaki el değmemiş, Delgadina’dır. Bu, yaşlı gazetecinin kendisiyle, hayatla, ölümle hesaplaşmasıdır aynı zamanda. Suyu çekilmiş bir dere yatağının kurumuş, çatlamış, özünü yitirmiş toprağına Delgadina’nın verebileceği şeyler kahramanımızın yorgun yüreğini hoplatsa da, o yatak artık geriye dönüşü olmayacak biçimde kurumuştur. Gazeteci, Delgadina’dan aldığı heyecanın bir adım ötesinde, hayatın gerçeklerine çarparak durmak zorunda kalır. Beklentiler, hesaplaşmalar, istekler, ölüme kafa tutmalar hüzünlü bir aşka dönüşür. Giderayak elde kalan tek kıpırtı, hüzündür.

“Benim Hüzünlü Orospularım”la, “Benim Hüzünlü Aydınlarım” arasındaki çağrışım, 21 Mart’da, Diyarbakır’da Nevruz kutlamalarının sürdüğü sıralarda çıktı ortaya.

Canlı yayınlara katılan gazetecilerin yorumlarını dinlerken, heyecanlarını, coşkularını izlerken, ekranlardan üzerime yansıyan duygunun adıydı hüzün.

Meydanları dolduran yüz binlerin yalnızca umuda odaklandıkları sıralarda, bu coşkuyu boğmaya doğru akan zamanın içinde gizliydi onların hüznü.

Barış, nereden ve nasıl gelirse gelsin, her şeyden ve bütün değerlerden üstündür. Hayat onun şemsiyesi altında büyür, gelişir ve güzelleşir. Barışın şemsiyesi kapandığında neler yaşanacağını en iyi bilen ülkelerin başında geliyoruz. O nedenle Diyarbakır’daki kutlamalarda Kürt halkının geleceğe yönelik beklentilerini, umutlarını bütün içtenliğimle paylaşıyorum. Çekilen acıların sona erebileceğini hayal etmek bile rüyadan farksız. Dökülen onca kandan sonra kâbusun sona ereceğini fısıldayan bir rüya bu.

Gel gör ki, rüya işte.

Peki niye?

O gün canlı yayınlara katılan gazetecilerin üzerinde ısrarla üzerinde durdukları ve büyük özlemlerle dile getirdikleri konuların başında, barıştan sonra gelen temel kavram demokrasiydi.

Hele birinin gözleri buğulanarak “Barışı gerçekleştirdik, ah şu demokrasiyi de hayata geçirebilsek” deyişi vardı ki, her yanından hüzün fışkırıyordu söylediklerinin. Geçen yıl, gazete ve televizyonlardan atılanlar kervanına katılmıştı o da.

Gerçekten, barışın temel unsurlarından birisini oluşturan demokrasiyi , insan hak ve özgürlüklerini, süründükleri yerden ayağa kaldırmadan, büyük hedefe ulaşmak mümkün mü? Gazetecilerini, rektörlerini, bilim adamlarını yıllardır cezaevlerinde tutan bir iktidar, tüm ülkeyi kucaklaması gereken kalıcı barışı nasıl sağlayacak? Baskının, tek adamlığın görünürdeki yasımalarının bile insanı ürküttüğü bir dönemden geçiyoruz. Ya kapalı kapılar ardında yaşananlar, pazarlıklar? Hasan Cemal’in işten atılmasının ardından Erdoğan’ın açıklamaları, süreci özetleyen verilerle dolu. Başbakan, Demirören’in Milliyeti satın aldıktan sonra gazetenin başına kimin getirilmesini istersiniz diye kendisine sorduğunu, Akif Beki’yi önerdiğini, bunun dışında ne Hasan Cemal, ne de başka bir konuda yönlendirmesinin olmadığını açık biçimde dile getirdi.

Bugün artık medyadan yargıya, diz çöktürülmüş iş dünyasından işlevsiz hale dönüştürülmüş sivil toplum örgütlerine, ona cüppe giydirip fahri doktora ünvanları dağıtan üniversitelerden devletin irili ufaklı bütün kurumlarına kadar Türkiye’de tek karar verici konumunda olan kişi, Erdoğan’dan başkası değildir.

Korku imparatorluğunun sesi hep yüksek perdeden çıkan eşsiz, tartışmasız yüce buyurganı, gücü sınırlarımızı zorlayan varlığıyla, işi, ailelerin çocuk sayısını belirleyecek olgunluğa kadar ulaştırıp, evlerimize bile çeki düzen verir hale gelmiştir.

Ama ona bu da yetmemektedir.

Başkanlık sistemi Erdoğan’ın en büyük hayalidir  ve bu hayal referandumda, BDP üzerinden Kürtlerin de oylarını alarak gerçekleştirilecektir.

Bu ittifakın Türkiye’yi daha karanlık, belirsiz bir noktaya sürükleyeceğinden kimsenin kuşkusu olmasın.

O zaman şunu sormayacak mıyız: Rengini tanımlamaya çalıştığımız bu şemsiye altında barış nasıl gerçekleşecek?

Öcalan’ı Kenya’da yakalayıp Türkiye’ye teslim eden uluslararası güç, bugüne kadar süreci oya gibi işledi. Tıpkı 12 Eylül öncesinde olduğu gibi, Güneydoğu’da ülke gırtlağına kadar kana boğuldu. Kenan Evren’in cunta dönemini anlatırken “Darbeyi yapmak için koşulların olgunlaşmasını beklemiştik” sözleri bu açıdan altın değerindedir. Darbe öncesi sağ sol çatışmalarında hayatlarını kaybeden binlerce gencimiz, Kahramanmaraş ve Çorum katliamlarında ölen yurttaşlarımız, faşizme giden yolda seçilmiş kurbanlardı. Toplum, “Nerede bu devlet?” kıvamına getirildikten, beklentiler yükseltildikten, haklılık zemini oluşturulduktan, düşmanlıklar iyice bilendikten sonra askeri darbe gerçekleşmiştir. 12 Eylül faşizmi ABD’nin projesiydi. Darbe bütünüyle amacına ulaşamadı. Toplumda yükselen muhalefetin, bilincin, insan olma onurunun kökleri işkencelere, idamlara, baskılara rağmen  kurutulamadı. Aynı proje 90’lı yıllarla beraber bu defa Öcalan ve PKK’yı devreye soktu. Öcalan’ın binlerce yıldır dalgalanan İslam bayrağına vurgu yapması, “Fethullah Gülen’i en iyi ben anlarım” sözleri, Amerika’nın Türkiye dahil, Ortadoğu’yu yeniden yapılandırma projesi çerçevesinde değerlendirilmelidir.

Bunlara eklenen son halkanın zamanlamasıysa ilginç.

Başkanlık sistemine giden yolda, Kürt halkının oylarını arkasına almayı hedefleyen Erdoğan’a hayati derecede önem taşıyan destek yine ABD’den geldi. Obama, İsrail gezisi sırasında, Başbakan Binyamin Netanyahu’nun, Mavi Maramara olayı ile ilgili Erdoğan’ı arayarak Türkiye’den özür dilemesini sağladı. İmralı görüşmeleri sürecinde, Öcalan’ın neredeyse özgürlüğüne kavuşmuşçasına meşrulaşmasını içlerine sindiremeyen toplumun diğer kesimlerine karşı, Erdoğan’a siyaseten güç kazandıran bu jestin elbette bir bedeli var. ABD, Türkiye’ye özellikle Suriye ve İran konusunda, İsrail’le beraber hareket etme ödevini yüklemiştir. Obama özetle şöyle demiştir: “Didişmeyi bırak, savaşa bak.”

Böyle bir şemsiye altında barış sağlanabilir mi?

Benim hüzünlü aydınlarım, “yetmez ama evet”çilerim, 2002’den bu yana süren uygulamaları ileri demokrasinin yansımaları olarak görenlerim, ülkesini, doğup büyüdüğü topraklarını, insanlarını sevmeyi bir türlü beceremeyenlerim, köksüzlerim, yönsüzlerim, inanın sizleri çok iyi anlıyorum.

Şaşırmış durumdasınız.

Sürece verdiğiniz onca desteğe rağmen gazetelerden, televizyonlardan bir bir atıldıkça kendinizi cami avlusuna terk edilmiş gibi hissediyorsunuz. Bunun en hüzünlü örneği “Hasan Abi”nin başına gelenler. Milliyet’ten atıldıktan sonra soluğu Kandil’de, Murat Karayılan’ın yanında aldı. Barış sürecine ilişkin söyleşi yapmış. Oysa yılların deneyimine sahip. Bunun artık gazetecilik açısından başarı hanesine yazılacak hiçbir yanının kalmadığını bilmiyor mu? Karayılan’la söyleşiler çok sıradanlaştı. Öcalan’ın açıklamaları, yönlendirmeleri, beklentileri meydanlarda milletvekilleri tarafından yüzbinlerin karşısında okunuyor. Onun yine de Kandil’e gitme çabası doğrusu hüzün verici bir gelişmeydi.

Benim hüzünlü aydınlarım.

Umarım orta yerde kalmış travmasını çabuk atlatırsınız.

Vicdanınızla, yüreğinizle, aklınızla yazmayı, düşünmeyi denersiniz bir gün, kim bilir?

Yorum Gönderin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.