“Milletten ulusa ulustan ümmete” başlıklı yazımızın sonunda, elbette farazi olarak dedik ki; “Kur’an’da da geçen ‘Zülkarneyn’ ve ‘Yecüc-Mecüc’ isimleri ile dün ve bugün ‘Çin Seddi’ etrafında anlatılan rivayetlerden hareketle; ‘Mete’ ya da ‘Motun’ olarak da bilinen Hun Hükümdarı Oğuz Han’ın veya Göktürk Hükümdarı Bilge Kâğan’ın peygamber olabileceği şeklindeki söylenceleri göz önünde bulundurursak, ‘Oğuzlar’ tabirinin, Allah’ın, peygamberi olan Oğuz’a gönderdiği emir ve nehiylere uyan insanlar topluluğu, ‘Göktürkler’ tabirinin de Allah’ın peygamberi olan Bilge Kâğan’a ya da ne bileyim Bumin veya İstemi Kağan’a ya da Bilge Tonyukuk’a gönderdiği mesajlara uyan insanlar topluluğu anlamına geldiği sonucuna varırız.”(1).

Tanrı Türklere de Peygamber(ler) Göndermiştir!

Tabiidir ki; bu tür faraziyelerde bulunmamızın haklı sebepleri var. Aksi halde ortada hiçbir sebep ve dayanak yokken bu türlü faraziyelerde bulunan insanlara en hafif tabirle “Mecnun” ya da halk tabiriyle “Deli” derler bu ülkede. Bizimse kendimize “Deli” dedirmeye hiç niyetimiz yok.

Bilindiği gibi; Allah, Kur’an’da “bütün kavimlere peygamber gönderdiğini”(2) ve “Peygamber göndermeksizin hiç bir kavme azap etmeyeceğini”(3) söylemektedir. Ayrıca İslami literatürde “Allah’ın 124.000 veya 224.000 peygamber gönderdiğine” ilişkin rivayetler genel kabul gördüğüne göre(4); şu halde Allah, Türk kavmine de bir veya birden çok peygamber göndermiş olmalıdır. Bunun adı Oğuz’dur veya başka bir Türk’tür. Hatta kim bilir belki de “Türk” adını taşıyan bir Türk’tür! Yani bu Peygamber, öyle bir Peygamberdir ki; geldiği topluma sadece doğru yolu göstermekle kalmamış, ayrıca o topluluğa ismini de vermiştir. Tıpkı, Musa’nın dinine inananlara Musevî, İsa’nın dinine inananlara İsevî, Muhammed’in dinine inananlara Muhammedî ve İbrahim’in dinine inananlara İbrâhimî denildiği gibi pek ala ismi “Türk” olan peygamberin dinine mensup olanlara da “Türkî” denilmiş olabilir!

Öyle ya madem “Millet” kavramı, Arapça’da “Din” veya “şeriat” anlamlarına geliyor, o zaman “Türk Milleti” kavramı da Allah’ın peygamberi olan Türk’ün dinine mensup insanlar anlamına gelmelidir! Sakın kimse, “Türk kavramı, Osmanlı’da milliyetçilik akımlarının başlamasıyla ortaya çıkmış bir kavramdır, Millet kavramı ise Türklerin İslamiyet’i kabulüyle Arapça’dan dilimize geçmiştir” şeklinde ahmakça bir yargıda bulunarak “Türk Milleti” kavramının Cumhuriyet döneminin ya da günümüzün uydurması olduğunu söylemeye kalkışmasın. Zira “Türk” kavramı, bu ismin adı olduğu kavim kadar eskidir. İlk yazılı belgelerimiz olan “Göktürk” anıtlarında geçtiğine ve o dönemde devlet adı olarak kullanıldığına göre; “Türk” kavramı, belki de yazının icat edilmediği çok eski devirlerden beri (ya da en azından ismi Türk olan bir yüce şahsiyetten itibaren) bilinen ve kullanılan bir kavramdır. “Millet” kavramı da yine Türklerin İslam’ı kabul ettikleri tarihlere bağlı olarak en az 1250-1300 senedir milletimiz tarafından bilinen bir terim olmalıdır.

Milli Düşünce Merkezi’nde 28 Ocak günü yapılan ve Prof.Dr. A.Bican Ercilasun’un “İstemi Kâğan ve Batı Göktürkleri” konulu bir sunumda bulunduğu sohbet toplantısında söz alan DİB Başmüfettişi ilahiyatçı Dr. Mustafa Baş’ın, yapmış olduğu inceleme ve kıyaslamalar neticesinde Oğuz Han’ın peygamber olabileceği neticesine vardığını ifade ettiğini de burada söylemiş olalım.

Eski Türklerdeki “Tek Tanrı” yani “Tevhit” inancını esas alan “Gök Tanrı”, inancı da, Allah’ın Türklere peygamber gönderdiğinin en bariz göstergesidir ki; bu inanç sisteminin, M.S.751 yılında yapılan Talas Savaşı sırasında hem Türklerin, hem de Arap İslam ordusunun oldukça işine yaradığı gözüküyor. Zira bu savaşta birbirlerinden habersiz olarak tevhit inancını paylaşan Türk ve Arap orduları, inanç yakınlığından hareketle bir araya gelmişler ve ortak düşmanları olan putperest Çin ordusunu yerle bir etmişlerdir. Öte yandan Tevhit Dini İslam’ın temsilcileri olan Arap ordularının, Sasaniler’i ortadan kaldırmasının bir sebebinin de yine tevhit akidesinin bir başka temsilcisi olan Türkler olduğunu belirtmiş olalım. Çünkü tarih bilgilerimiz, dönemin süper gücü Sasanilerin, İstemi Kağan ve oğlu Tardu idaresindeki Batı Göktürk orduları tarafından iyiden iyiye güçsüzleştirildiğini, bu konuda Göktürklerin yine dönemin bir başka süper gücü Bizans ile ittifak yaptıklarını, akabinde Kadisiye(636) ve Nihavent (642) savaşlarından sonra İslam orduları tarafından kolayca ortadan kaldırıldığını haber vermektedir. Talas Savaşı (751) ise, birbirinden habersiz olarak iki ayrı peygamberin tebliğ ettiği tevhit dinine mensup iki ulusun (Türkler ve Araplar) omuz omuza verip, ortak düşmana karşı birlikte savaştıkları ilk meydan savaşıdır(5).

Arap Müellifi El-Cahız’dan öğreniyoruz ki; Emeviler’in Türkistan orduları kumandanı Cüneyd b. Abdurrahman ile Türk Kağanı (Muhtemelen Türkeş Hükümdarı Sulu Çor Kağan) arasında geçen diyalog da(6) Türklerin tevhit dini ile İslam dini arasındaki ortak noktaları açıkça ortaya koymaktadır. Kavramlara takılıp kalmamak gerekiyor. Araplar tarafından “Resul” ya da “Nebî” sıfatlarıyla isimlendirilen ve Allah’tan mesajlar getirdiğine inanılan insanlar, Farsça’da “Peygamber” olarak adlandırılmışlar ve “Peygamber” kavramı, İslami literatürde geniş bir kullanım alanı bulmuştur. Bir nevi toplum lideri de olan bu insanlar, Türkçede hangi sıfatla anılıyordu bilmiyoruz. Ancak Kur’an’ın açık ayetlerine göre; Türklere de bu tür insanlardan mutlaka gönderilmiş olmalıdır. Belki de Türkler, bu insanları, Kam, Şaman, Bilge veya Yalvaç gibi isim veya sıfatlardan birisiyle adlandırıyorlardı. Kim bilir belki de “Dede Korkut-Korkut Ata” misali Aksakallı ulu bir şahsiyet olarak görüyorlardı…

Diyanet’e Göre Bütün İsrail Kralları Peygamberdir!

Yûşa, Kâlib, Hızkıl, Şemûyel, Şâ’ya, İrmiya ve Danyal. Bunlar ne mi diyorsunuz? Haklısınız aslında. Çoğunuz belki de ilk defa duyuyor bu isimleri. Bu kelimelerin tamamı, birer. Peygamber ismidir aslında. Lütfen şaşırmayın; Kur’an’da filan isimleri geçmiyor ama bu ülkenin Diyanet İşleri Başkanlığı, bu isimlerin peygamber olduğunu söylüyor bize. Nereden çıkarmışlar. Diyanet, muhtemelen Yahudi kaynaklarını esas alan ilk dönem İslam tarihçilerinin yazdıklarından hareketle söylüyor bütün bunları. İbn İshak, İbn Hişam, İbn Sa’d, Taberi ve Yâkubî gibi ilk dönem İslam müelliflerinin kaleme aldıkları kitaplardan hareketle böyle diyor olmalıdır Diyanet(7).

Bu ülkenin en yetkili dini kurumu olan Diyanet’in, bilimsellikten çok uzak ve İsrailiyatla dolu bazı tarih kitaplarına dayanarak hemen tamamı İsrail kralı veya İsrail toplum lideri olan bu insanları “Peygamber” olarak kabul etmesine karşın, Türklere gelen veya Türk peygamberler konusunda araştırma yapmaması ve bu konuya hiç ilgi göstermemesi sizce de biraz garip değil mi? Evet, gariptir. Çünkü eğer araştırırlarsa belki de Hz. Muhammed’in Arap olmadığı (belki de İbrani veya Türk olduğu) gerçeğiyle karşı karşıya kalacaklardır! Bu ise, dünya tarihinin yeni baştan yazılması anlamına gelecektir! Üstelik Peygamberlerin Resul ve Nebî olarak ikiye ayrıldığını, Resullerin kendilerine kitap gönderilmiş, Nebîlerin ise kendilerinden önce gelmiş kutsal kitaplarla amel eden peygamberler olduğunu bile bile yapıyor Diyanet bütün bunları.

Diyanet bir taraftan önüne gelen İsrail kralını Peygamber ilan edip bizi buna inanmaya çağırıyor ve aksi halde kâfir olacağımızı söylüyor, bir taraftan da Türklere gelen veya Türk peygamberler konusuna ısrarla duyarsız kalıyor. Bizi, insanlık tarihine şöyle kayda değer bir yenilik ve düzen getirmeyen İsrail hükümdarlarına saygı göstermeye davet ediyor ama Orhun Kitabelerini diktiren ve “Ben Tanrı gibi Tanrı yaratmış Türk Bilge Kağanı…” veya “Tanrı gibi gökte olmuş Türk Bilge Kağanı, bu zamanda (tahta) oturdum… Sözlerimi sonuna kadar iyice dinleyiniz…” diyerek Tanrı tarafından görevlendirildiğini beyanla ve Peygamberi bir eda ile insanları sözlerini dinlemeye çağıran Bilge Kağan’ı görmezden geliyor iyi mi? Oysa Bilge Kağan’ın yukarıdaki üslup ve edasıyla, Kâbe civarındaki Ebu Kubeys tepesi’ne çıkıp “Ey insanlar, şu dağın arkasından düşman ordusu geliyor desem bana inanır mısınız?” diyen Hz. Muhammed’in üslup ve edası arasında anlam itibarıyla hiçbir fark yoktur.

Ümmete Hizmet Yolunda!

Dolayısıyla, her şeye rağmen, Arapça “Millet” kavramı, dini bir kavram olan “Ümmet” anlamına da gelse, biz, Millet ve devlet olarak “Türk Milleti” ve “Türk Devleti” kavramlarını asla terk edemeyiz. Bunun için gerekirse ölürüz! Aksini düşünenler varsa, onlara tavsiyemiz ancak şu olabilir; buradan size ekmek çıkmaz, hadi başka kapıya. “Ulusa Sesleniş” programının adını “Millete Hizmet Yolunda” şeklinde değiştirenler, umarım “Millet” kavramını “Din” olarak algılayıp programın adını “Dine Hizmet Yolunda” şeklinde ideolojik olarak tasavvur etmemişlerdir! Umarım bu değişiklik, “Türk Milleti”ne yani “Türk Dini”ne hizmet amacı taşıyordur. Peki, nedir Türk Dini? Türklerin İslam yorumu ile binlerce yıllık Türk Devlet Geleneğinin, örfünün, âdetinin ve kadîm Türk Töresi’nin harmanlanmasıyla oluşan Türk Milli Kültürü’dür…

Üst Kimlik-Alt Kimlik

Dedik ki; Türk Dini, aslında Türklerin İslam yorumunu da içine alan top yekûn Türk Milli Kültürü’dür. Türk Milli Kültürü’nün “kimlik” algısını gazeteci Rıza Zelyut bakın ne güzel açıklamış “Hürriyet’in cahili” başlıklı yazısında:

“Bir devlet içinde üst kimlik ve alt kimlik vardır. Üst kimlik; devleti kuran ‘kurucu kimlik’tir. Her milli devletin içinde alt kimliği oluşturan etnik gruplar bulunur. Bu farklılıklar; üst kimlik çevresinde bir arada, uyum içinde yaşarlar. Kürtler de bu ülkedeki Araplar, Çerkezler, Lazlar, Boşnaklar, Arnavutlar gibi alt kimliğimizin saygın, eşit parçalarından birisidir. İnsanlar; ister üst kimlikten ister alt kimlikten olsun hem yasa önünde hem de vicdanen eşittir, aynı derecede saygındır. Hiçbir Türk, çıkıp da ‘Ben Kürtt’en üstünüm; Kürt benden aşağıdır!’ demedi; demez, diyemez…”(8). Rıza Zelyut’a biz de katılıyoruz. Rıza Zelyut’un “Kurucu Kimlik” ten maksadının “Türk Üst Kimliği” olduğunu sanırım söylememize gerek yoktur…
____________
1-http://www.haberiniz.com.tr/yazilar/koseyazisi70918-Milletten_ulusa_ulustan_ummete%E2%80%A6.html &
http://www.antigazete.com/milletten-ulusa-ulustan-ummete…_yazisi_1108.html
2-Fâtır, 35/24
3-İsrâ, 17/15
4-Örn. bk. Fethullah Gülen, “Dünyaya Gelen Peygamberlerin Sayısı Ne Kadardır? Hepsi Erkek midir?” başlıklı yazısı, http://tr.fgulen.com/content/view/473/3/,
5- Mehmet Doğan, Kur’an Gölgesinde ve Tarih Önünde Türk, s, 15-16, Türk Kültür Yayını, İstanbul, 1978.
6- Prof. Dr. A.Bican Ercilasun’un vermiş olduğu bilgiye göre: Göktürk hükümdarı İstemi Kağan, 17 yaşındaki (Ermeni kaynaklarına göre Kayen, İran kaynaklarına göre Begüm, tam adı muhtemelen Kayen Begüm olan) kızını, eş olarak Sasani hükümdarı I.Hüsrev’e (Nûşi Revân, Anûşi Revan ve Anuşirvan olarak da bilinir) vererek onu kendisine damat yapıyor. Maksadı akrabalık yoluyla Sasani devletinin idaresinde söz sahibi olmaktır. Kayen Hatun (ya da Kayen Begüm), asil bir aileden gelmekle, kısa zamanda Sasani Sarayı’nda ve devlet idaresinde söz sahibi oluyor. I. Hüsrev’den sonra, yerine Türk Kayen Hatun’dan olma oğlu Hürmüz (lakabı Türk-zat-Türk-zade olan IV.Hürmüz) ve ondan sonra da torunu II. Hüsrev geçiyor. Bilin bakalım II.Hüsrev kimdir? İslami kaynaklarda, ismi Hz. Peygamber’in göndermiş olduğu “İslam’a davet” mektubunu parçalayıp, elçisine hakaret eden İran Kisrası olarak geçen Hüsrev Perviz!
7- M.Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, c,2, s,121 ve devamı, TDV Yayınları, Ankara, 1990,
8-http://www.gunes.com/2013/01/31/yazar/3763/riza_zelyut/_hurriyet_in_cahili.html.
Not: Yukarıdaki soldaki iki fotoğraf “haberiniz.com.tr” köşe yazarı Yusuf Dülger’in “
Diyanet, Riyakârlık, İsraf” başlıklı yazısından alınmıştır. Fotoğraflar adı geçen tarafından Konya’nın Bozkır ilçesine bağlı Büyük Hisarlık beldesinde çekilmiştir(bkz.http://www.haberiniz.com.tr/yazilar/koseyazisi70671-Diyanet_Riyakarlik_Israf.html). Sağdaki fotoğraf ise 12 Eylül 2010 tarihinde yapılan referandum oylaması arifesinde birileri tarafından Kâbe’de çekilerek medyaya servis edilmiştir. Fotoğraflar, sanki “Millet’ten Ümmet’e Geçişimizin” birer canlı belgesi gibi duruyor ne dersiniz!

Yorum Gönderin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.