Kitapları rekor kırdı
82 yaşındaki Turgut Özakman’ın Kurtuluş Savaşı destanını anlattığı ”Şu Çılgın Türkler” kitabı, Cumhuriyet tarihinin en çok satan kitabı oldu. Özakman, bu eserinin ardından Çanakkale Savaşı’nı anlattığı Diriliş-Çanakkale ile iki serilik Cumhuriyet-Türk Mucizesi kitaplarını okurlarıyla buluşturdu. Çeşitli ödüllerin yanı sıra 1999’da, ”Türk toplumunun kültür ve sanat hayatına katkı ve hizmetlerinden dolayı” Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü’ne değer görüldü.
Cumhuriyeti en iyi anlatan yazar Özakman, Dündar’a konuştu:

Şu Çılgın Türk”ten Başbakan’a tarih dersi

Turgut Özakman ”Cumhuriyet yönetimi ilk 15 yılda adeta kalkınma destanı yazdı. Üstelik bunu borca girmeden başardı. Hakikate ihanet etmeyelim” diyor. Türkleri Anadolu’dan uzaklaştırmak isteyenlere karşı cumhuriyet demirden temeller attı. Tarih, yanlış yapanları affetmiyor.

Sevgili okurlarım,
Başbakan Erdoğan’ın, Cumhuriyet’in başlangıç yıllarında örülen demiryolu ağları ile 10. Yıl Marşı’na yönelik sözleri, tarih bilgisinin ne kadar zayıf olduğunu bir kez daha ortaya çıkardı.
Kendisini ve yakın çevresine doğru bilgi vermenin, gazetecilik ve yurttaşlık görevi olduğuna inanıyorum.
Cumhuriyetimizin ilk 15 yılı, olağanüstü bir dönemdir. Devraldığı mirasla yapılanlar karşılaştırılırsa, bu döneme niye “Türk Mucizesi” dendiği kolayca anlaşılır.
Bu amaçla, “Şu Çılgın Türkler” kitaplarının yazarı Turgut Özakman’la, “Türk Mucizesi” konulu bir röportaj yaptım.
Çünkü Özakman, Ulusal Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyetimizin başlangıç dönemini destansı üslupla anlatan eserlerin sahibi. Aynı zamanda saygın bir tarih araştırmacısı.
İşte tarih dersi niteliğindeki röportajımız:

UĞUR DÜNDAR (UD): Sayın Özakman, Cumhuriyet’in borca batmış bir miras devraldığını biliyoruz. Bu mirasla ilgili olarak ayrıntılı bilgi verir misiniz?
TURGUT ÖZAKMAN (TÖ): O dönemin fotoğrafı şöyle:
Kanuni dönemindeki devlet, 300 yıl geride kalmış. Kaç zamandır yarı sömürge halinde, güçsüz bir devlet söz konusu. İdari, ekonomik, mali ve hukuki kapitülasyonlar sürüyor. Halk yurttaş değil, padişahın kulu. İlkel bir tarım toplumu, iflas etmiş bir maliye. Büyük bir dış borç, yarı ölü bir ekonomi. Cılız, küçük bir sanayi. Ağır sanayi neredeyse sıfır. Kişi başına düşen milli gelir, sadece 4 lira. Hemen her şey, pencere camı bile ithal edilir durumda. Şeker de ithal ediliyor. Anadolu buğdayı İstanbul’a taşınamadığı için, buğday Rusya’dan alınıyor. Sıtma, frengi, verem, trahom gibi hastalıklar yaygın. Ülkede 40 bin köye karşılık ebe sayısı 200 kadar… 0-2 yaş grubu çocuklarda ölüm oranı yüzde 60. Bütün imparatorlukta sadece 158 ortaokul ve lise, bir tane de medrese uzantısı bir üniversite var. Anadolu, çağdışı ilkel medreselerin elinde. Tüm liselerde okuyan kız öğrenci sayısı 230…

UD: O dönemde kadınlarımızın durumları nasıl?
TÖ: Güzel bir soru. O dönemde bütün temel meslekler erkeklerin tekelinde. Kadının seçme-seçilme hakkı yok, yani yurttaş sayılmıyor. Kadınların toplumsal hayatları ve hakları da yok. Çok zorunlu hallerde sokağa ancak çarşaf ve peçeyle çıkabiliyor. Okur-yazar oranı erkeklerde yüzde 7, kadınlarda ise binde 4… (İlk nüfus sayımı II. Mahmut döneminde yapılmış, yalnız erkekler ve hayvanlar sayılmıştır. Kadın var sayılmamış!)
Bütün Türkiye’deki gazetelerin toplam satışı ancak 100 bin dolayında.
Hemen hemen tüm yasalar, çağın gereklerinin gerisinde. Ülke birçok alanda ortaçağı, ortaçağ ilkelliğini ve baskısını yaşıyor. Cumhuriyetin devraldığı miras, işte budur.

UD: Cumhuriyetin temel idealini de anlatır mısınız?
TÖ: Bu miras bilinmeden, Cumhuriyet’in ne kadar büyük bir nimet olduğu kolayca anlaşılamaz. Maddeten ve manen çağdaş uygarlığın çok gerisindeydik. Genel olarak ortaçağdaydık.
Cumhuriyetin temel ideali, “çağdaşlaşma” diye özetlenebilir. Cumhuriyeti kuran atalarımız, ortaçağı yenmedikçe aydınlanma, gelişme ve kurtuluş olamayacağını çok iyi idrak etmişlerdi. Cumhuriyet bu nedenle pek çok sorunu çözmek için durmaksızın olağanüstü bir tempoyla çalışmıştır.

UD: Başbakan Erdoğan’ın İstanbul’da Kadıköy-Kartal Metro Hattının açılışında yaptığı ve Cumhuriyetimizin ilk yıllarındaki demiryolları hamlesini yok saydığı konuşmayla, demiryolları konusu güncelleşti. En doğru bilgilere sahip bir tarih araştırmacısı-yazar olarak demiryolları konusunda neler yapıldığını anlatır mısınız?
TÖ: Cumhuriyetin en büyük başarılarından biri, demiryolları konusundadır.
Cumhuriyet ilan edildiğinde, misak-ı milli sınırları içindeki demiryollarının uzunluğu, 4 bin 559 kilometreydi. Bu demiryollarını Alman, İngiliz ve Fransız şirketleri işletiyordu. Makinistler Rum ve Ermeni idi. İşletme dili Fransızcaydı. Demiryolculuk Türklere kapalıydı. Milli Mücadele’de bu makinistler, silah zoru ile çalıştırılmıştır.
Sakarya Savaşı başlamadan önce birkaç Türk makinist yetiştirildi. Ağır toplar Kars’tan Afyon’a 3 ayda getirilebildi. Elazığ’dan kırık bir uçak, Ankara’ya ancak 2 ayda ulaştırılabildi. Çünkü doğuya da, güneye de demiryolu yoktu. Doğuyu ve güneydoğuyu yok sayan bir demiryolu ağı devr alınmıştı.

UD: Cumhuriyetimizin kurucusu Büyük Önder Atatürk ve arkadaşlarının bu alandaki ilk hamleleri nelerdi?
TÖ: Cumhuriyet yönetimi ilk 15 yıl içinde, 4 bin 559 kilometrelik demiryolunu, Haydarpaşa ve İzmir liman şirketleriyle birlikte satın aldı. Bunu borca girmeden başardı. Demiryolcu yetiştirmek için okul kurdu. Bu konudaki birinci büyük başarı bunlardır. Böylece demiryolları milletin oldu. Gerçek demiryolcular, demiryollarından söz ederken gözleri yaşarır.
İkinci büyük başarı ise, demiryolu yapımıdır. Demiryolu Ankara ve Ulukışla’da sona eriyordu. Demiryolları 1927’de Kayseri, 1930’da Sivas, 1931’de Malatya, 1933’de Niğde, 1934’te Elazığ, 1935’te Diyarbakır, 1939’da, Erzurum’a ulaştı. Bunların her biri bir destandır. Demiryolunun her ulaştığı şehir bayram ediyordu. Bunları yapmak için de kimseden borç alınmıyordu.
Ülkenin kuzeyi ile güneyi, doğusu ile batısı birbirine demiryollarıyla bağlandı.
Anadolu gerçekten demir ağlarla örüldü. Ülke bütünlüğü sağlandı. Türkleri Anadolu’dan uzaklaştırmak isteyenlere karşı cumhuriyet demirden temeller attı.
Demiryollarımız Tatvan’a, Kurtalan’a, Nusaybin’e de ulaştı.
1940 yılına kadar yapılan demiryollarının uzunluğu 3 bin 208 kilometredir.

UD: Bu hamlenin bir aşaması da Zonguldak’ta çıkarılan kömürün, Karabük’te kurulan demir-tesisinde kucaklaşmasıydı. Bunlar gerçekten hiç borç alınmadan mı yapıldı?
TÖ: Evet, hiç borç alınmadan yapıldı. Sadece demiryolları değil, yollar, köprüler, hastaneler, okullar, santralar, Çubuk Barajı, fidanlıklar, tohum ıslah enstitüleri, fabrikalar da borç alınmadan yapıldı.

UD: Fabrikalar hakkında da bilgi verir misiniz?
TÖ: Fabrikalar dengeli bir şekilde Anadolu’ya yayıldı. Ankara ve İstanbul’da toplanmadı. Bunlardan birini anlatayım. Yabancı ekonomiciler, bu fabrikalara ”Atatürk tipi fabrika” diyorlardı. Çünkü sadece fabrika yapılmıyor. Her fabrikanın o çevre için bir uygarlık, sağlık, kültür ve sosyal hareketlilik merkezi olmasına önem veriliyor. Fabrika ile birlikte işçi ve memur lojmanları, kreş, revir, yemekhane, lokanta-gazino, konferans-tiyatro salonu ve spor alanları yapılıyor. Eğer yakında ilkokul yoksa, okul da yapılıyor. Toplantılar, piknik, spor karşılaşmaları düzenleniyor. Filmler gösteriliyor, tiyatro grupları geliyor.
1927 yılında Kırıkkale’de, askeri sanayi fabrikalarının kurulmasına başlandı. Babam barut fabrikasında çalıştığı için, 1940’lı yıllarda Kırıkkale’de bulundum. Devlet çeşitli fabrikalarla birlikte, yeni, küçük, modern bir şehir de yapmıştı.

UD: Borç almadan yapılan başka neler var?
TÖ: Pek çok şey var. Atatürk tipi kalkınma, iki ayaklı bir kalkınma tipidir. Bir bilim adamının deyişi ile, topyekun kalkınmadır. Birinci ayak maddi kalkınma (fabrikalar, köprüler, yollar vb) ikinci ayak ise sosyo-kültürel kalkınmadır. (Eğitim, sanat, spor, medeni kanun vb.)
Sosyo-kültürel kalkınma olmadan maddi kalkınmanın ciddi bir yararı olmaz. İşte Emirlikler, Katar ve Suudi Arabistan gibi ülkeler, petrol gelirleri nedeniyle çok zenginler ama, halkları geri.
Ülkemizde Halkevleri ne yazık ki 1952’de kapatıldığı için beş kuşaktır kitle eğitimi göremiyoruz.

UD: Kalkınma hızımızla ilgili rakamlar ne düzeydeydi?
TÖ: Kalkınma hızımız, 1923-1938 arasında ortalama yüzde 10’du. Sanayileşme hızımız ise yüzde 19’du. Bu dünya rekorudur. Sanayileşme hızı bakımından Japonya’dan önde gidiyorduk.

UD: Bu dönemde uçak bile üretiyorduk, değil mi?
TÖ: Evet 2 uçak fabrikamız vardı. Kayseri Uçak Fabrikası, 6 Ekim 1926’da açıldı. Burada birçok uçak yapıldı. Bunların önemli bir kısmı satıldı. İkinci uçak fabrikası ise 1940 yılında Akköprü’de, 1944’te Etimesgut’ta açıldı. Fabrikalarda Majister ve THK-2, THK-5, THK-10 eğitim, sağlık ve nakliye uçakları üretildi. Geçenlerde hangardan çıkarılan bir eğitim uçağı “Türkiye’nin ilk eğitim uçağı” olarak tanıtıldı! Oysa ilk eğitim uçakları, 1940 yılı sonunda Akköprü’de yapılıyor ve hizmete sunuluyordu. İlk uçak motoru da, Gazi İstasyonu karşısındaki tesislerde üretilecekti. Hepsi 1952 yılında kapatıldı. Kayseri Uçak Fabrikası, marangoz atölyesi yapıldı. Uçak Motoru Fabrikası traktör atölyesine çevrildi. Etimesgut’ta elektrik sobaları ve benzerleri üretildi.
Bir karar vermeden önce günü değil, geleceği ve tarihi düşünmeli. Tarih, yanlış yapanları affetmiyor.

UD: Bu arada ilk denizaltı inşasına da başlandı…
TÖ: Evet, ilk denizaltımızın omurgası, 1937’de İstanbul’daki Taşkızak Tersanesi’nde kızağa konuldu.
Cumhuriyet tarihini iyi bilirsek, birçok tartışma konuları sona erer. Doğru, gerçek tarihimizi öğrenelim, hakikate ihanet etmeyelim.

UD: Çok teşekkürler Sayın Özakman.
TÖ: Sayın Dündar, bana yer verdiğiniz için ben çok teşekkür ederim.

Yorum Gönderin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.