İsterseniz sondan başlayalım; oğlunun intiharı üzerine BDP Muş Milletvekili Sırrı Sakık, taziye için kendisini arayan ve “Büyük acını anlıyorum ve yürekten paylaşıyorum” diyen başbakana şunları söylemiştir:

“Sayın Başbakan bu ülkede hergün evlat acısı yaşayan anneler var. Türk ve Kürt gençleri ölmeye devam ediyor. Bu sürece göz yummayalım. Her ülkenin azizleri vardır. Siz de bu ülkenin azizi olabilirsiniz. Arkanızda halk desteği var. Bu sorunu çözün Bu ülkenin azizi olun Sayın Başbakan. Evlat acısı çok ağır. Akan kanı ancak siz durdurabilirsiniz. Bu savaşı bitirin, kimse evlat acısı çekmesin”.

Sırrı Sakık’ın bu sözleri karşısında Başbakan şöyle demiştir: “Ben elimden geleni yaptım, ancak karşılık bulmadı.”(1).

Başbakan elinden geleni yaptı mı?

Bu konuda şahadet ederim ki; Sayın Başbakan gerçekten de elinden geleni yapmıştır. Hatta milletin kahir ekseriyetinin tepkisini çekme pahasına yapmıştır bazı şeyleri. Neler mi yapmıştır mesela? Başlangıçta adına “Kürt Açılımı” denilen, arkasından evrim geçirerek en sonunda yanılmıyorsam “Barış ve Kardeşlik Projesi” adı verilen proje kapsamında yapılanları kısaca bir kez hatırlayalım:

– Mardin Artuklu Üniversitesi’nde ilk defa olmak üzere bir “Kürdoloji” enstitüsü kurulmuştur,
– Kürtçenin konuşulmasının, öğretilmesinin, yazılmasının ve bestelenmesinin önündeki tüm engeller kaldırılmıştır.
– Devlet eliyle, ilk defa olmak üzere; Kürtçe bir kitap yayınlanmış; Ahmed-i Hâni’nin “Memuzin” isimli kitabı devlet imkânlarıyla bastırılmıştır(2).
– Ahmet Kaya gibi Türk Milleti’ne açıkça küfreden şarkıcılar bile bu ülkenin “Ortak Milli Değeri” olarak kabul edilmiştir(3).
– TRT Şeş adıyla Kürtçe yayın yapan bir devlet televizyonu kurulmuştur. Daha doğrusu, TRT’nin bir kanalı sürekli Kürtçe yayın yapmaya başlamıştır.
– Kürtçe yer ve kişi ismi verilmesinin önündeki yasaklar kaldırılmış, Türkçe kelimelerle değiştirilen yerlere eski isimlerinin iadesine izin verilmiştir.
– BDP’li belediyelerce, resmi kurum niteliğindeki Belediye binalarına Kürtçe levhalar ve bu belediyelerce yönetilen şehirlere Kürtçe yön tabelaları verilmesine müsaade edilmiştir.
– Proje kapsamında Kandil’den ve Mahmur’dan gelen militanların Habur’dan rahatça girmelerine izin verilmiş, bu adamlar için tören ve nümayiş yapılmasına göz yumulmuş ve sınırda göstermelik mahkemeler kurulmuştur.
– Uzun yıllardır yurtdışında yaşayan Kemal Burkay, Şivan Perver ve Anter Anter gibi Kürt aydınlarıyla resmi düzeyde ilişkiler kurulmuş, Kemal Burkay gibi bazı aydınların Türkiye’ye dönmesi sağlanmıştır.
-Orhan Miroğlu gibi bazı Kürt yazar ve aydınlarına itibar edilerek seslerinin daha gür çıkması temin edilmiştir.
– PKK terör örgütü ile resmi düzeyde ilişki kurularak “Oslo Süreci” denilen bir süreç başlatılmıştır.

Bunların bazıları, ben de dahil olmak üzere Türkiye’de pek çok kimsenin hayal dahi edemeyeceği şeylerdir aslında. Ancak Sayın Başbakan, hiç çekinmeden yapmıştır bütün bunları. Örneğin, şu Habur Hadisesi! Kim derdi ki; Kandil ve Mahmur kamplarında barınan teröristler ellerini, kollarını sallayarak davul-zurna eşliğinde Habur’dan ülkeye giriş yapacaklar. Ancak hükümet buna bile göz yummuştur. Peki netice? Netice koskocaman bir hiçtir! Çünkü şehitler gelmeye, evlere ateş düşmeye, analar ağlamaya yine devam ediyor Türkiye’de. Çok değil, sadece son birkaç haftada şehit olan güvenlik görevlilerimizin sayısı çoktan 50-60’lara çıkmış bulunuyor. Yaralıların sayısı ise yüzlerle ifade ediliyor! Mehmetçiklerimiz mertçe değil, alçakça ve kahpece kurulan mayın tuzaklarıyla şehit ediliyorlar. Bu itibarla kimisinin cesedi kayıp, kimilerinin kimliği DNA testiyle ancak ortaya çıkarılabiliyor. Özetle; PKK terör örgütü aklını kaçırmış vaziyette ve en canavarca yöntemlerle saldırıyor güvenlik güçlerimize…

Kürtler Türkleri Bıktırmışlardır!

Sayın Başbakan, Sırrı Sakık’a söylediği sözde kesinlikle sonuna kadar haklıdır. Elinden geleni kesinlikle yapmış, ancak karşılığını asla bulamamıştır! Tek bulduğu karşılık, Haziran 2011 Genel Seçimlerinde %50 oyla iktidarını korumak olmuştur. PKK, yapılan her açılımdan sonra ilave isteklerde bulunmuştur. Bu gidişle isteklerinin sonunun geleceği de görülmüyor ufukta. Onların nihai isteği, ülkeyi bölmek ve ayrı bir devlet kurmaktır diyeceğim ama muhtemelen, ülkeyi bölmekle de yetinmeyecektir terör örgütü. Bu kez de ülkeyi tümden ele geçirmeye çalışacaktır. Çünkü, %65’i Kürt bölgesi dışında yaşayan Kürt nüfus, bulundukları yeri asla terk etmeyecektir. Esasen buna hakları da vardır. Zira PKK, hiçbir zaman Kürtleri temsil etmemiştir ve bundan sonra da asla temsil etmeyecektir. Çünkü PKK uluslararası bir terör örgütüdür, daha doğrusu uluslararası terör baronlarının elindeki bir oyuncak, bir enstrümandır. Bu sebeple bu örgütün, Kürtlere bağımsız devlet kurmak gibi bir amacı da yoktur. En başta Kürtlerin bu gerçeği artık anlamaları gerekiyor. Artık bu gerçek kafalarına dank etmelidir Kürt kökenli vatandaşlarımızın.

Örneğin Başbakan’a “Azizlik” payesi vermeye kalkışan Sırrı Sakık ve arkadaşları, artık daha fazla geç kalmadan akıllarını başlarına devşirmeli ve PKK ile arasındaki organik bağı bir an önce bitirmelidirler. Sırrı Sakık ve arkadaşları, teröristleri “Gerilla” olarak görme aymazlığından bir an önce vazgeçmeli ve derhal Mehmetçiğin yanında yer almalıdırlar. Çünkü artık iş işten geçmek üzeredir. Zira Kürtler Türklerle değil, artık Türkler Kürtlerle bir arada yaşamama isteğini açıkça dile getirmeye başlamışlardır. Bu, bastırılmış bir duygunun dışa vurumudur aslında. Üstelik yeni ve çok tehlikeli bir gelişmedir! Bunu nereden çıkarıyoruz? Elbette yapılan araştırmalardan.

Geçenlerde medyada yer alan ve BİLGESAM isimli araştırma şirketi tarafından yapılan bir kamuoyu araştırmasına göre; Kürtler’’in yüzde 90’ı Türklerle ortak geleceğe inanıyor ve % 78’i Türklerle birlikte yaşamayı isterken, Türklerin ancak %70’i Kürtlerle ortak geleceğe inanıyor ve ancak yüzde 24’ü Kürtlerle birlikte yaşamayı istiyormuş(4). Bu çok tehlikeli bir gelişmedir. Özetle; PKK’ya engel olamayan, insan kaynağı ve lojistik olarak örgütü sürekli destekleyen Kürtler, artık Türkleri bıktırmış, canından bezdirmiş ve isyan ettirmiş bulunmaktadır. Bu neticenin açık anlamı şudur: “Fazla naz aşık usandırır” dır.

Türklerle Kürtler Milli Mücadelede Omuz Omuza Savaştılar mı?

Ayrılıkçı Kürtlerin, bir iddiası da “Türklerle Kürtlerin Çanakkale’de ve Milli Mücadele’de omuz omuza çarpıştıkları ve Türklerle birlikte devletin kurucu unsuru oldukları” dır. Acaba durum gerçekten de öyle midir? Daha doğrusu, Kürtler, Çanakkale’de ve Milli Mücadele’de ne kadar vardır?

Üzülerek söylemek gerekirse; konuya ilişkin hiç bir kaynak ve hiç bir istatistiki çalışma, Kürtlerin bu iddiasını doğrulamamaktadır! Örneğin bir çalışmaya göre; Çanakkale’de şehit olanların sadece %4’ü Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da bulunan illerin nüfusuna kayıtlı insanlardır. Bu çalışmaya göre; Çanakkale’de isimleri ve nüfusa kayıtlı oldukları yerler tespit edilen toplam 48.148 kişiden sadece 1824’ü Doğu (832) ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerine(992) aittir. Bu çalışmaya göre; Çanakkale’de sadece küçücük Çankırı’nın bile tek başına 972 şehit verdiği düşünülürse, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun vermiş olduğu kayıp devede kulak bile değildir!

Yine aynı kaynağa göre; Milli Mücadelede uğradığımız 34.885 kişilik kaybın, sadece %7’si Doğu(%5) ve Güneydoğu(%2) Anadolu’ya ait bulunmaktadır. Doğu Anadolu Bölgesi’nin kaybı, 1609, Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nin kaybı ise sadece 685’tir. Milli Mücadele’de bazı Doğu ve Güneydoğu Anadolu şehirleri hiç şehit vermezken yine küçücük bir il olan Çankırı 608 şehit vermiştir(5).

Hayır maksadımız, birileri gibi kelle hesabı yapmak değildir. Sadece ayrılıkçı ve asi Kürtlerin, masum ve Türk Devleti’ne bağlı masum Kürt kardeşlerimizi provoke etmek ve kandırmak için ileri sürmüş oldukları argümanların ne kadar çürük olduğunu ortaya koymaktır. Yoksa, Çanakkale’de, Milli Mücadele’de veya Kıbrıs’ta kanını akıtmış bir Kürt vatandaşımız bile bizim için değerlidir. Milli Mücadele sırasında, düşmanın Polatlı ve Haymana sırtlarına dayanması üzerine Ankara’daki meclisin Kayseri’ye taşınması konuşulurken Dersim Mebusu Diyap Ağa’nın kürsüye çıkıp “Efendiler biz buraya düşmanla vuruşmaya geldik, kaçmaya değil” demesini hangi vatansever Türk insanı görmezden gelebilir?

İncili Çavuş ve Kürtler

Açılım üstüne açılım yapan hükümet yetkililerinin de bu gerçeği görmelerinde fayda vardır. Hükümet yetkilileri, Kürt kökenli vatandaşlarımıza yeni haklar ve özgürlükler verme anlamındaki hemen her açılımdan sonra yapılan terör saldırılarını hep “Açılımı baltalamak istiyorlar” diye kabul ve ifade etmiştir. Oysa hayır, bu saldırıların açılımları baltalamakla hiç bir alakası yoktur. Çünkü terör örgütünün, Kürt kökenli vatandaşlarımıza ilave demokratik hak ve özgürlük kazandırmak gibi bir maksadı yoktur. Esasen bize göre; bu ülkede Türklere, Kürtlere veya diğer etnik unsurlara oranla fazladan tanınan hiçbir hak ve özgürlük de yoktur. Tek fark resmi dilin Türkçe olması ise, bu devlet olmanın gerektirdiği bir zorunluluktur.O bakımdan gerek PKK terör örgütüne karşı yürütülen mücadelede, gerekse bölge halkına yaklaşırken bu konunun bilhassa göz önünde bulundurulması gerekiyor.

Hükümetin, bazen geleceğini riske atarak almış olduğu ve Sayın Başbakanı “Ben elimden geleni yaptım. Ancak karşılık bulmadı” şeklinde yılgınlığa iten bütün tedbirlere ve yapmış olduğu bütün açılımlara karşın terörün neden bir türlü bitirilemediğini şu hikâye ne güzel anlatır:

Padişah İncili Çavuşla muhabbet ederken kendisine sormuş;
-“Söyle bakalım İncili, bu dünyada en zor şey nedir?”
İncili Cevap vermiş;
-“Çocuk bakmaktır hünkârım”
Padişah;
-“Ne alakası var canım? Çocuk bakmak neden zor olsun. Verirsin mamayı, temizlersin altını, susar.”
İncili;
-“Padişahım istersen ben çocuk olayım, sen de anne ol. Bakalım çocuk bakmak zor muymuş, kolay mıymış bir görelim”
Padişah;
-“Tamam” demiş.
İncili başlamış çocuk gibi zırlamaya.
Padişah;
-“Ne oldu yavrum. Ne istiyorsun?”
İncili;
-“Yoğurt istiyorum, yoğurt istiyorum…” diye söylenmiş.
Padişah hemen yoğurt getirmiş.
İncili yine başlamış zırlamaya.
Bu sefer de “pekmez istiyorum” diye diretmiş.
Pekmez de gelmiş.
İncili yine zırlamış.
Bu kez de “Yoğurtla pekmezi karıştırıp, kargabeyni yapın” diye ağlamış.
Onu da yapmışlar ama İncili yine ağlamaya devam etmiş.
Padişah;
-“Yine ne istiyorsun yavrum? Neden ağlıyorsun?”
İncili bu sefer de,
-“Yoğurdu pekmezden ayırın” diye tutturmuş.
Yani bir anlamda imkânsızı istemiş.
Bunun üzerine Padişah’ın tepesinin tası atmış ve olanca gücüyle Osmanlı tokadını indirmiş İncili’nin suratına. İncili iki seksen bir doksan, tıpkı fukara sümüğü gibi yapışmış yere.

Sözün özü; bu ülkenin Kürtlerinin yaptığı, tıpkı İncili Çavuş’un yaptığı gibi artık iyiden iyiye kabak tadı vermeye başlamıştır. Örneğin, Kürtçenin eğitim dili ve resmi dil olmasını, Anayasa’dan Türk kavramının çıkarılmasını veya Anayasa’ya Kürtlerin de “Kurucu unsur” olarak yazılmasını istemenin, İncili Çavuş’un pekmezin yoğurttan ayrılmasını istemesinden hiç ir farkı yoktur. Bu ülkenin ayrılıkçı unsurlarının, İncili Çavuş’un durumuna düşmeden akıllarını başlarına devşirmeleri gerekiyor dostlar. Ne dersiniz, yanılıyor muyum yoksa?
_______________
1-http://www.hurriyet.com.tr/gundem/21479789.asp,
2- Konuya ilişkin “Sadrazam Uzun Tayyip Paşa’nın Maksadı Memuzin mi Yoksa Limuzin mi?” başlıklı yazımız için tıkla; http://sessizliginsesleri.blogspot.com/2011/05/sadrazam-uzun-tayyip-pasann-maksad.html,
3-Konuya ilişkin “Ahmet Kaya Ortak Milli Değer midir?” başlıklı yazımız için tıkla; https://www.turkishnews.com/tr/content/2010/12/13/ahmet-kaya-ortak-milli-deger-midir/,
4-http://www.focushaber.com/bilgesam-in-turkler-ve-kurtler-ne-istiyor-anketi-h-170423.html,
5- http://www.turksolu.org/sehit/1.htm.

Yorum Gönderin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.