Kategoriler
İran Politika Türkiye

Hangi İran?

Doç. Dr. Mehmet Seyfettin EROL, USGAM Başkanı

Türkiye-İran ilişkileri, oldukça kaygan sayılabilecek bir zemin üzerinde yeni geleceğini aramaya devam ediyor. Süreç üzerindeki bir çok bilinmeyen ve etken, haliyle ilişkilerdeki tonu gride tutmaya devam ediyor. Her ne kadar burada temel sorun Suriye olarak öncelikli yerini korusa da, diğer mevcut-potansiyel sorun alanlarının varlığını da göz ardı etmek mümkün olmuyor; Irak ve Azerbaycan örneklerinde görüldüğü üzere…

Diğer taraftan son gelişmeler, iç dinamikler bağlamında karşımıza bir diğer önemli sorunu daha çıkartıyor ki o da İran’da kendisini derin bir sistem sorunu olarak hissettiren “İki Tahran” gerçeğidir.

Nitekim, geçtiğimiz son iki haftaya damgasını vuran krizin temelinde Tahran’dan yapılan ve üst üste gelen açıklamalar yer almaktaydı. İki ülke arasındaki dostluk ilişkilerini temelden hedef alan çıkışlar sonrası, Ankara’yı ziyaret eden İran Dışişleri Bakanı Salihi, bu açıklamaların resmi olmadığını ve İran’ın görüşünü yansıtmadığını bir kez daha kaydetmek zorunda kalmıştı.

Açıkçası bu husus, Ankara ve Salihi açısından bir ilk değildi. O zaman da sormuştuk, şimdi de soruyoruz; Türkiye bu durumda hangi Tahran ile muhatap olacak ve bu çıkışlar nereye kadar devam edecek? Tahran’a iyi polisler mi hakim yoksa kötüler mi? Ya da Fars diplomasisi her ikisini birden mi kullanmaya çalışıyor?

Şu ana kadar ki izlenimler, Tahran’daki derin yapının bu iki kanadı (“Muhafazakarlar/Mollalar” ve “Reformcular” olarak da adlandırabileceğimiz) da etkin ve kontrollü bir şekilde dış politikasında kullandığı yönünde; aynen çok eleştirdikleri “Yankee Diplomasisi”nde olduğu gibi.

Bu da bizi, Tahran’ın Türkiye bağlamında belli bir takım kararlara geldiğini ve buna uygun bir politika geliştirmeye çalıştığını gösteriyor.

O zaman lafı çok uzatmadan İran’da oluşan Türkiye algısını ve bu bağlamda izlenilen ikili politikanın gerekçelerini ortaya koymaya çalışalım.

Görünen o ki, İran yönetimi: 1. Türkiye’yi ABD’nin iflah olmaz bir müttefiki olarak kabul ediyor ve güvenilmez buluyor; 2. Sıranın artık kendisine geldiğine inanıyor ve bunun için de uluslararası (ABD karşıtı)-bölgesel-yerel kamuoyuna oynuyor; 3. Burada bir taraftan Anti-Amerikancı bloğun tam desteğini almaya çalışırken, diğer taraftan da Şiilik üzerine inşa ettiği bölge jeopolitiğini harekete geçirmeye çalışıyor; 4. Bu noktada, özellikle Rusya ve daha arka planda Çin ile istişareli bir şekilde hareket ediyor. Bu da kaçınılmaz olarak akıllara Rusya’nın İran üzerindeki etkisini gündeme getiriyor.

Kuşkusuz, bu önem-etki İran kadar Rusya açısından da oldukça önemli. İran’ın bekası-çıkarları açısından Rusya ne ifade ediyorsa, benzer husus üç aşağı beş yukarı Rusya açısından da İran’ı bir o kadar vazgeçilmez kılıyor. Bundan dolayı da İran’ın güvenliği demek, Rusya’nın güvenliği demektir. Tarihsel anlamda seyreden ikili ilişkilerin seyrine ve Petro’nun vasiyetine bakıldığında, ne demek istediğim daha rahat anlaşılacaktır.

Nitekim, önümüzdeki günlerde gündeme gelmesi beklenen ve temelde İran konusunda alınacak bir takım garantileri ihtiva eden gizli-örtülü pazarlık süreçleri dikkatlerden kaçmamaktadır. Aynı şekilde, Esad sonrası için Moskova-Tahran ikilisinin en az üçe bölünmüş bir Suriye tercihi-talebi de bu kapsamda Şam’daki rejime yönelik desteğin sınırını ortaya koymakla birlikte, Rusya-İran ikilisi arasındaki ortak çıkar noktalarını ve işbirliği boyutunu resmetmesi itibarıyla dikkat çekicidir. Burada, Türkiye’yi açıktan tehdit etmesi beklenen “Batı Kürdistan” ortak adımı ile birlikte rejimin sığınacağı ve varlığını devam ettireceği Lazkiye merkezli bir “Alevi Devleti” projesi acaba Türkiye’ye “Oyun’un kurallarını değiştirmekten sakın” mesajı veren İran’ın hangi kanadının planlamasıdır?

Yukarıda da kısmen görüldüğü üzere, bir takım kuşkular-algılar tek taraflı değildir. Önemli olan bunların aklı selimin önüne geçmesini engellemektir.

Bizler biliyoruz ki, iki ülke arasındaki kriz deneyimleri, sağduyu ve diğer ortak özellikler ile ilişkilerin geleceği adına önemli adımlar atılabilir. Bunun öncelikli şartı, tarafların daha soğukkanlı hareket etmesi, birbirlerini suçlayıcı-kırıcı bir takım eylem-söylemlerden kaçınabilmesi ve aradaki “güven” duygusunu her şeye rağmen koruyabilmesidir.

Çünkü ortak gelecek; çatışmadan değil, işbirliği üzerinden geçmektedir!

Bu kapsamda önerilerimiz: 1. Öncelikle, iç sisteme hakim olmak; 2. Karşılıklı çıkarlar ve tarihsel dengeyi koruma noktasındaki hassasiyeti sürdürmek ve yakın çevrelerde iş çevirmekten vazgeçmek; 3. Bir diğer ifadeyle Kasr-ı Şirin’e uygun bir harekat tarzı yürütmek; 4. İki ülke akil adamları arasında bir istişare mekanizmasının kurulmasını sağlamak ve güveni tesis etmek; 5. Ortak kriz masası oluşturmak; 6. Buna uygun bir yayın politikasını acilen hayata geçirmek.

Bu bağlamda, özellikle akil İran’a ve yeni Türkiye’ye büyük bir sorumluluk düşmektedir. Aksi takdirde, İslam dünyası bu iki ülkenin karşı karşıya gelmesinin ceremesini daha onlarca yıl çekmeye devam eder!

Yazık değil mi?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.