Kategoriler
ABD Orta Doğu ve Afrika Politika Suriye Türkiye

Türkiye-Suriye Hattında “Vekiller Savaşı” mı?

Doç. Dr. Mehmet Seyfettin EROL, USGAM Başkanı

“Türkiye-Suriye Krizindeki Matruşkalar” başlıklı yazımızda iki ülke arasındaki krizleri “yapısal” ve “dönemsel” nitelikli olarak ele almış ve bu kapsamda günümüzde yaşanan son kriz ile büyük paralellikler arz eden 1957 krizini “dönemsel” nitelikli gerginliğe bir örnek olarak vermiş ve bu tür krizlerin doğası itibarıyla iki ülkenin iradesini-inisiyatifini fazlasıyla zorlayan hatta aşan, uluslararası sisteme-konjonktürel gelişmelere endeksli bir kriz olarak ortaya koymuştuk.

İki ülke arasındaki ikinci tür krize, yani “yapısal” mahiyettekine  bir örnek ise, hiç kuşkusuz 1998 bunalımıdır.

Hatırlanacağı üzere, bundan 14 yıl önce iki ülke, Suriye’nin Türkiye ile kronikleşmiş sorunlarında terör kartına başvurması ve bu kapsamda PKK’ya verdiği doğrudan-dolaylı desteklerden dolayı savaşın eşiğine gelmiş, Ankara’nın kararlı, tutarlı ve caydırıcı nitelikteki kriz politikası ile Şam geri adım atmak zorunda kalmıştı.

Burada krizi sona erdiren “Adana Mutabakatı”, aynı zamanda iki ülke arasında yeni bir dönemin başlangıcını da oluşturmuş, bir diğer ifadeyle krizin Çince karşılığı olan ve “tehdit-fırsat” anlamına gelen “wei-ji” kelimesi burada tam karşılığını bulmuştu.

Dolayısıyla, iki ülke tarihinde krizi bir fırsata dönüştürme noktasında başarılı bir örnek var. Peki, bu husus günümüzdeki son kriz açısından ne kadar mümkün olabilir? Taraflar, gelinen bu son aşamaya rağmen geri dönüş yapabilirler mi? İtidal çağrıları beraberinde bir uzlaşı getirebilir mi?

Açıkçası, bu o kadar kolay görünmüyor. Özellikle de krizin mahiyeti ve arka planı buna çok müsaade etmiyor. Bir diğer ifadeyle son kriz, doğası itibarıyla daha çok ilk örneğe uygun düşüyor ve Türkiye’nin en başından itibaren izlediği aceleye getirilmiş, hesap-kitaptan yoksun yanlış kriz politikası da Suriye ile sağlıklı bir iletişim, diyalog sürecinin önünü kesmiş bulunmakta.

Dolayısıyla, 1998 krizi ile günümüzdeki arasında çok büyük farklılıklar söz konusu…

Her şeyden önce 1998 krizinde süreci yöneten iradeler kendi inisiyatiflerini ortaya koyabilirlerken, bu günümüzde çok mümkün görünmüyor. Bugün her iki ülke de, ne yazık ki, Ortadoğu üzerinden yürütülen küresel güç mücadelesinde sahnelenen “vekaleten savaş”ın birer parçası, “hasım ülkesi” konumundalar.

Biraz daha açmak gerekirse…

98 krizinde, dönemin koşulları, bir diğer ifadeyle uluslararası sistem ve konjonktür her iki ülkenin daha bağımsız hareket edebilmesine imkan tanıyordu ve Türkiye meşruiyet zemini güçlü, hedefi sınırlı ve kontrollü bir gerginlik politikası ile istediğini elde etmekte çok da zorlanmamıştı. Üstelik bunu yaparken Suriye’nin Irak, İran bağlamındaki atakları kadar Arap Birliği bağlamındaki çıkışlarını da tersine çevirebilmesini bilmiş, bu ülkeleri ve Birlikleri Suriye’ye karşı birer “uyarı merkezi” haline dönüştürebilmişti. Bunun sonucunda da yalnız kalan Hafız Esad yönetimi işin ciddiyetini anlamış ve geri adım atmak zorunda kalmıştı.

Burada işin kitabına, ruhuna uygun bir kriz politikası izlenmesi, hiç kuşkusuz Türkiye açısından dış politikasında “caydırıcılık”, “güven” ve “saygınlık” unsurlarını da beraberinde getirmekteydi.

Ama bugün durum çok farklı. “Arap Baharı” adı verilen bölgeyi dönüştürme projesinde birer “öteki” taraf durumuna düşen Türkiye ve Suriye, aynen Soğuk Savaş’ın başındaki konumlarına dönüş yapmış vaziyetteler.

Nitekim bugünkü krize bakıldığında da, Soğuk Savaş’ın başlangıç yıllarında ortaya çıkan gelişmelerin, gerekçelerin; günümüzde uluslararası sistemin yeniden inşası noktasında vuku bulan “Yeni Soğuk Savaş” ortamı için de büyük ölçüde geçerli olduğunu görmekteyiz. Öyle ki, filmin koptuğu yerden tekrar başladığı bile burada iddia edilebilir.

Burada, “uçan tabut” olarak da adlandırılan F-4 Phantom uçağının düştüğü Lazkiye, o dönemde de yine ön plandadır. Sovyetlerin Akdeniz’e açılmada bir köprübaşı olarak inşasını gerçekleştirmeye başladığı bu limanın inşası kararı ve Suriye’nin bir silah deposuna çevrilmesi, yeni Baas rejiminin Ankara tarafından bir tehdit-düşman olarak algılanmasına yol açmış ve iki ülke arasındaki kriz bölgesel-küresel mahiyette bir bunalıma dönüşmüştü.

İşin ilginç ve trajikomik bir yanı ise, her iki ülkenin o dönemde sahip oldukları silah sistemleri ile günümüzdekiler arasındaki paralelliktir. Nitekim, bugün düşürülen F-4 bir Amerikan uçağı iken, onu vuran ise Rus hava savunma sistemine ait bir silahtır. Yani her iki ülke de, kendi üretimleri olmayan silahlarla, kendi iradelerinin dışında cereyan eden oyunda “kovboyculuk” oynamaktadır.

Dolayısıyla, bu krizin çözüm anahtarı ne Ankara’nın ne de Şam’ın elindedir. Krizin kaynağı bu coğrafyanın dışındadır ve ümit edilir ki iki ülke savaşa gitmeden, aynen 1957 krizinde olduğu gibi, “asıl taraflar” aralarında bir mutabakata varırlar ve kriz de böylece çözülmüş olur. Aksi takdirde, mevcut durumun sürdürülebilirliği çok olası değildir ve zaman açıkçası Ankara’nın aleyhine işlemektedir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.