Kategoriler
Hüseyin Mümtaz

İSKEÇE’DE MÜFTÜ VAR (3)

İSKEÇE’DE MÜFTÜ VAR (3)

HÜSEYİN MÜMTAZ

               İyi ki Batı Trakya var, Batı Trakya’da Türkler var, Batı Trakya’da İskeçe var ve iyi ki İskeçe’de “seçilmiş” Müftü var.

               O söylüyor, konuşuyor, biz de “filtrelenmeden, şekillendirilmeden, düzenlenmeden” olayları/koşulları birinci ağızdan öğrenme olanağı buluyoruz.

               Olay sadece ve basit bir “Atina’da cami yok” meselesi değildir.

               Olay sadece ve basit bir “muadelet/mütekabiliyet” meselesi de değildir.

               Olay; Batı Trakya, Rodos, İstanköy ve Adalar Türklüğünün hayat/memat meselesidir.

               Bu kısa dizinin ilk iki bölümünde anlattığımız gibi ne diyordu İskeçe “Seçilmiş” Müftüsü Ahmet Mete?

               “Batı Trakya krizden iki kat daha fazla etkilendi, biz hayat boyunca zengin olmadık ki, bu yoksulluk bizi fazla etkilesin”..

               Araştırırken bulduk, meğer Ahmet Mete daha önce başka şeyler de söylemiş.

               “Bugün halen müftülük binalarımız, devletin tayin ettiği ama Batı Trakya Müslüman Türklerinin kabul etmediği, devlet müftüleri tarafından işgal altında bulunmaktadır…..

               Soru: 1981 yılında Avrupa Topluluğu’na üye olan Yunanistan, Lozan Anlaşması ile güvence altına alınan, Batı Trakya Türk Azınlığının hakları konusunda nasıl bir yaklaşıma sahip? Batı Trakya Türk Azınlığının etnik kimliğini kabul ediyor mu?

Cevap: Yunanistan 1923 yılında imzalanan Lozan Antlaşmasından doğan haklar ihlâl edilmeye devam etmektedir. Özellikle etnik kimliğimizin inkârını hala sürdürüyor. İsminde ‘Türk’ kelimesi yer aldığı için dernekler kapatıldı. Yenilerinin açılmasına da müsaade edilmiyor. İlkokullarımızın tabelalarında yer alan ‘Türk’ kelimesi kaldırılıp, yerine ‘azınlık’ ibaresi getirildi.

Batı Trakya Türk Azınlığı olarak bizler din hürriyetine sahip değiliz. Seçilmiş müftülerimiz kabul edilememektedir. 1990 yılından sonra keyfi olarak çıkarılan 1920 sayılı yasayla antlaşmalardan doğan müftümüzü seçme hakkımızı elimizden alarak tayinle işbaşına getirilmesi öngörülmektedir ki bizim bunu kabul etmemiz mümkün değildir.

240 imam yasası, aslında daha önce öğretmenlere oynanan oyunun, imamlar için de oynanmasından ibarettir. Amaçları müftü seçimi için kendi imamlarını tayin etmek, memur yapmak sonra da istediği gibi onları kullanmaktır. Batı Trakya Müslüman Türk’ü ise müftüsünü, imamını kendisi seçmek istemektedir. Kaldı ki, bu antlaşmalarda kendisine verilen bir haktır. Halkımız dinini, maneviyatını emanet ettiği insanlara güvenmek ister. Güvenmediği sözde imamlara asla geçit vermez, onun için de bu yasa şu anda gündemden düştü.

Osmanlı yapıları yıkılmaya yüz tutmuştur. Onları restore etmek istiyoruz. Ama izin verilmemektedir. Osmanlı, Balkanlarda bir dolu vakıf eseri bıraktı. Bu vakıflarla, camilerin bakımını, imamların hizmet etmesini, okulların bakımını ve öğretmenlerin maaşlarının ödenmesini vakıflardan tedarik ediliyordu. Ancak Batı Trakya Türk Azınlığı ecdadından kalan vakıf mallarını özgürce kullanamıyor. Bugün Hıristiyan bir devlette yaşıyoruz ve halk zaten fakir. Mecburen kendi tavanızda, kendi yağınızla kavrulacaksınız. Ancak Yunanistan hem yağımızı hem tavamızı elimizden alıyor hem de bizi yanan ateşin ortasında bırakıyor”.

http://www.milligazete.com.tr/haber/muftuluk-binalarimiz-isgal-altinda-162976.htm

Demek ki mesele “uluslararası anlaşmalardan doğan haklar” meselesidir.

Nedir Batı Trakya, Rodos, İstanköy ve Adalar Türklüğünün varlığını garanti altına alan o “uluslararası anlaşmalar”?

1.1913 Atina Antlaşması ve 2. 1923 Lozan Antlaşması..

O halde asıl mesele, asla kişisel veya ulusal bir kapris değil, “uluslararası anlaşmalardan doğan hakların” KORUNMASI meselesidir.

MGK, 28 Haziran 2012 günü olağan toplantısını yapmış ve sonrasında kamuoyuna açıklanan bildiriden anladığımıza göre toplantıda; terör ile birlikte Suriye, Irak, Mısır, Libya konuları ve ülkemiz ile KKTC’nin Doğu Akdeniz’deki “hak ve menfaatleri” ele alınmıştır.

Suriye’nin düşürdüğü uçak konusunda ise “ULUSLARARASI HUKUKTAN KAYNAKLANAN TÜM HAKLARIN MAHFUZ TUTULARAK KARARLILIKLA HAREKET EDİLECEĞİ” vurgulanmıştır.

http://www.mgk.gov.tr/Turkce/basinbildiri2012/28haziran2012.html

Batı Trakya, Rodos, İstanköy ve Adalar Türklüğünün “uluslararası hukuktan kaynaklanan tüm hakları”nın da başka bir MGK toplantısında konu edileceğini umuyoruz.

Ahmet Mete konuşmuştur ve iyi ki konuşmuştur.

Ahmet Mete böyle yapmakla bize aslında gözlerimizin önünde cereyan etmekte olan baha biçilemeyecek bir laboratuvar deneyinin de farkına varmamızı sağlamıştır. 

Yunanistan 1981’den beri AB üyesidir, Batı Trakya Türkleri de “güya” “AB vatandaşı”..

Ama “ikinci sınıf” vatandaştırlar, “hayat boyu zengin olamamışlardır”, “müftülük binaları işgal altındadır”, etnik kimliklerini ifade edememektedirler, müftülerini seçememektedirler, vakıflarını idare edememektedirler, camilerini tamir edememektedirler.

Türkiye’deki cemaat vakıfları vakıftır ama Kıbrıs’taki, Yunanistan’daki Türk vakıfları vakıf değildir.

Kıbrıs Rum Kesimi de 2004’den beri AB üyesidir.

2004’den beri Kıbrıs Türklerine de aynı Batı Trakya Türkleri gibi “Rumun kucağında” AB vatandaşlığı teklif edilmektedir.

Göz boyamaların, vaatlerin ardı arkası kesilmemektedir.

32 yıldır Yunanistan’da Türklere yaptıkları, “birleşmeden sonra“ Kıbrıs’ta Kıbrıs Türklerine yapacaklarının teminatıdır.

Kıbrıs Türkleri de “Türk’üz” diyemeyeceklerdir, ikinci sınıf vatandaş olacaklardır, yötecilerini seçemeyecek, kendilerini idare edemeyeceklerdir, vakıf mallarını yönetemeyecek/tamiratını yapamayacaklardır.

Ama Batı Trakya Türkü gibi, AB pasaportuyla “kolayca” her yere seyahat edebileceklerdir.

Madem AB pasaportu ile her yere gidilebiliyor, her üniversitede okunabiliyor, her ülkede kolaylıkla iş bulunabiliyor; neden o zaman Batı Trakya Türkleri hallerinden memnun değildir de şikâyet etmektedir?

Çünkü Batı Trakya Türkü kimliğini ifade edememektedir. Ondan kimliksiz, kişiliksiz olması istenmektedir.

Kıbrıs Türkünden de istenilen/istenilecek olan odur.

O halde AB, keseri sadece kendine yontan kocaman bir palavradır.

Sanal bir dünyadır.

Her şey çok iyi olacak idiyse Yunanistan, Kıbrıs Rum Kesimi, İtalya, İspanya, Portekiz neden iflas etmiştir?

Demek ki “Yetişecek çocuklarımıza ve gençlerimize görecekleri tahsilin hududu ne olursa olsun, en evvel ve her şeyden evvel” Avrupa Birliği’nin ulaşılacak tek hedefmiş gibi öğretilmesinden vazgeçilecektir.

Demek ki Avrupa Birliği bir medeniyet projesi değil, çağın gereklerine göre güncelleştirilmiş bir müstemleke/kolonizasyon hareketidir.

“Tek dişi kalmış bir medeniyetin” son sembolüdür.

Öyleyse düşünce ufkumuzdan Avrupa Birliği, “belirleyici bir parametre” olmaktan çıkarılmalıdır.

2003 Annan Planı sürecinden beri KKTC’yi, koca koca “dabella”larla teslim almakta kararlı olduğunu gösteren her çeşit AB kuruluşunun yanı sıra UNDP ve USAİD’in aslında ne işe yaradığını “Lefkoşa Bandabuliyası” dolayısı ile bile olsa keşfeden bazı kalem erbabına da buradan selam olsun.

Brüksel’deki “hayalet eylemi”ni Türkiye ile beraber planladık diyen İrsen Küçük’e de selam olsun.

Türkiye, Rum tarafından pasaport aldırdığın göstericilerle mi git Brüksel’de AB’yi protesto/Rum’u şikâyet et dedi?

Her neyse..

Şimdi KKTC’li dostlarımıza ufak bir önerimiz olacak.

Her yerde birbiri ardına enginar, patates, portakal, rakı, ipek kozası, medoş lalesi, üzüm, pulya, zeytin, zerdali….festivalleri yapılıyor ya..

Bir kurum/kuruluş/dernek de çıkıp İskeçe Müftüsü Ahmet Mete’yi davet etse.. Hazır Ramazan da geliyor;  muhterem müftü efendi de bizi “AB vatandaşı Yunanistan Türkleri”nin hayat şartları konusunda aydınlatsa..

Yahut daha uzun vadeli olarak aynı konunun tartışılacağı geniş kapsamlı/geniş katılımlı bir bilimsel toplantı düzenlense..

Bir defa daha “Yes be annem” demeye kalkınca tam olarak neyle karşılaşacağımızı bilmemize faydası olmaz mı?

En can alıcı nokta; 1913’de Batı Trakya Türkleri’nin de bir “devleti” ve bir “bayrağı” vardı.

Şimdi yoktur ve bu haldedirler.

Kıbrıs Türkleri’nin 1983’den beri ve halen “devleti” ve “bayrağı” vardır. (“ÜÇ CUMHURİYET ÜÇ TELLİ KURŞUN”. Hüseyin MÜMTAZ. Kum Saati Yay. İstanbul. Şubat 2006)

İskeçe Müftü’sünün söyledikleri/söyleyecekleri ve yapılacak bu tür bilimsel toplantılar ve “Garbî Trakya Hükûmet-i Müstakilesi”nin elîm kaderi; Kıbrıs Türkü’nün bayrağına ve devletine daha fazla sarılmasının bir çıkış noktası olabilir.

Mi acaba? 6 Temmuz 2012

 

57′NCİ ALAY HER YERDE

HEPİMİZ 57′İNCİ ALAY’IN NEFERLERİYİZ

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.