Ana sayfa Yazarlar Hüseyin Mümtaz

KIBRIS PAZARI YAZILARI (GECEYARISI MANGALLARI)

KIBRIS PAZARI YAZILARI (GECEYARISI MANGALLARI)

Hüseyin MÜMTAZ

 

Dostlar telefonda, Kıbrıs’ta mangalların artık gece yakıldığını söylediler.

İçim cız etti.

Mangal üzerine her türlü kompozisyonu deneyen ben, işte onu akıl edememiştim. Ama aslında mangal hava kararırken yakılmaz. Yakılırsa etlerin kıvamını, ayarını kontrol etmek güçleşir. O zaman da gündeme en yakın prizden uzatma kablosu ile bahçeye (Lâpta’da balkona) çıkarılan ampul ışığında lezzeti ayarlanan ızgaralar gelir.

Ama güç olur.

Kıbrıs’ta artık erken bahar ve geç sonbahar akşamları Boğaz’a çıkılıyormuş. “Boğaz Sancağı”ndan itibaren Girne’ye kadar her ağacın dibine mangallar kuruluyormuş, evde hazırlanan şişler, şeftali kebapları (etin okkası yüz bin TL. olmuş) itina ile mangalın üzerine diziliyormuş. Çarşıda zebil olan Uzakdoğu yapısı pilli yahut şarjlı enva-ı çeşit küçük floresanlı fenerler artık elektrik kesildiği zaman evlerde kullanılmak üzere değil, geceleri Boğaz’da mangal başlarını aydınlatmak üzere alınıyormuş.

Ama mangalın başında, omzunda bazen terini, bazen elini silmek üzere peçete ile oturan evin babası, etlerin piştiğini kontrol etmek için o feneri değil, gizlice ve yine de her şişin ucundan, en sondan çıkardığı etleri ağzına götürerek, parmaklarını kullanıyormuş. (Dedeler pek kebap yapmayı bilmezler. Bilseler de torunlar için makbul olan gene babalarınınkidir.)

Kıbrıs’ta yazın artık yemek yemek için bunaltıcı Akdeniz güneşinin Yeralakko taraflarında bir yerlerden batması, batarken arabaların arkasına mangalların yerleştirilmesi, Boğaz’da bir ağaç altı bulunması bekleniyormuş.

Sivrisineklere karşı rahat etmeyi sağlayan büyülü Uzakdoğu tütsülerini almayı unutan evin en küçüğüne de hep bağırılıyormuş.

Kıbrıs’ta mangallar ve şeftali kebapları hep “özel”dir. Ama Kıbrıs nihayet bir adadır. Herhangi, alelâde, bir “özelliği” olmayan bir adadır. Dünyanın bütün adaları gibi denizin ortasındadır, fakat Kıbrıs dünyanın en uzak, en ucundaki bir adadır. Henüz keşfedilmemiştir, seyyahını, keşşafını aramaktadır.

Herkese ve her şeye küstür. Dünya yansa umurunda olmaz. Sanki dünyanın en problemli köşelerinden olan Doğu Akdeniz’de değil de adı bilinmeyen bir okyanusun uzak bir köşesinde kaybolmuştur, kendini unutturmuştur. “Adalılık” keyfiyeti, izole edilmişlik, inzivâ burada bir anlık değil, hep, daima, olağan bir ruh halidir. Sadece insanlarda değil, taşta, denizde ve ağaçta da bu hâlin izlerine rastlanır.

Ağır, yavaş, bigânedir. Mişarolar (1) bile odanın, saklandıklarını zannettikleri köşesinden saatlerce gözlerini dikip size hareketsiz, öyle bakar dururlar.

Adaya hangi yolla olursa olsun ayak bastığınız andan itibaren siz de ister istemez o lâkayt maskeyi geçirirsiniz yüzünüze, tutum ve davranışlarınıza. Artık meselâ haberleri dinlemezsiniz, TV seyretmezsiniz, gazete okumazsınız. Haber ihtiyacını, her fırsattan istifade bol bol yapılan dedikodularla karşılaşırsınız.

Öncelikleriniz de değişmiştir. “Ada’dan geçen bir yolcu dünyanın her köşesinde kendisini kaygıya düşüren şeyleri, orada hayranlıkla seyretmek ve bir başka dünyanın mutluluklarını hayâl etmek fırsatını bulur.” (2)

Kıbrıs’ta her an geçmişinizle hesaplaşırsınız. Mersin’den kalkan ve sizi bilinmeyene götüren o gemi bir film şeridi gibi Edirne’yi, Ankara’yı, İstanbul’u getirir hatırınıza. Geleceğinizin, zihni burgu gibi kemiren endişelerini yaşarsınız. Bu defa Erzurum, Trabzon, İstanbul (ille ve yine İstanbul) gelir oturur yüreğinize.

İstanbul’la Kıbrıs’ın ne alâkası var demeyin. İstanbul da “müennes”dir, Kıbrıs da. İnsanı teshir ederler…

Kıbrıs’ın da Boğaz’ı vardır. İstanbul’un da.

İstanbul’da Boğaz, Harbiye Orduevi’nin bilmem kaçınca katından da seyredilir ama mesela Ortaköy’de yahut Yeniköy’de bir yalının bodrum katında ise hissedilir, dolu dolu yaşanır.

Osmanlı Buharlı Gemi Şirketi’ne kayıtlı “İnayet” adlı gemi Köstence’den İskenderiye’ye kömür taşımaktadır. Sarıyer’deki son burnu henüz dönmüştür. Ağır yolla seyreder, ölgün ışıkları zor seçilir. Dizellerinin derinden gelen homurtusu yalının eteklerine vuran dalgaların gel-git’ine karışır.

Birden doğrulursunuz. Terlemişsinizdir.

Vakit gece yarısını çoktan geçmiştir. Sabaha üç vardır. Köşebaşlarında ölüm bıyıklı, uçurum bakışlı ittihatçı zabitler kahpe bir azınlık kurşununun endişesini taşırlar. Kolağası Resne’li Niyazi’nin geyiğine türkülerin yakıldığı mev’ud zamanlardır.

Günler Balkan Harbi’ne gebe diye, Kuleli’den mezun edilip Harbiye’ye gönderilmeden kısa dönem bir kursu takiben zabit nasbedilen bıyığı yeni terlemiş mülâzimler, horozu geriye çekilmiş tabanca gibidirler. Hep uzak aşkları yaşarlar. Hayâlleri Sîna’da, Kafkas’larda, Tobruk’dadır. Dünya ayaklarının altında, gökkubbe omuzlarının üstündedir. Kocaman yürekleri Balkan dağları ile Yeniköy’deki yalı arasında gider gelir.

Karşı kıyıda yükseklerde, belki de Çamlıca’da bilmem hangi köşkün ışıkları bir görünür, bir kaybolur.

Yeniköy’deki yalının üst katında, mekik oyalı başörtülü, nur yüzlü babaanne; cildi hayli yıpranmış, Kazasker Mustafa İzzet Efendi hattı, celî bir Kur’ân-ı Kerîm’i okumaktadır. Cildin arka iç kapağına sırasıyla çocukların ve torunların doğum tarihleri düşülmüştür.

Yalının en alt katı büyük bir ihtimalle hizmetkârların mekânıdır ama bir ihtimal de yalının sahibi esbâk Berlin Sefiri-Kebîri filanca paşanın kerimeleri Nilüfer Hâtun’un gençlik hülyâlarına da bir sevdâ mahbesi olur. Kalbinizin derinliklerinde sıra dışı bir ud; ürkek ama muttasıl, sultan-ı yegâh bir beste mırıldanmaktadır. Ortada mangal, mangalda köze sürülmüş cezve, cezve de çok kavrulmuş ama mutlaka kalın çekilmiş kahve mecburen bulunmaktadır. Kahve hafiften köpürmeye başlamıştır. Kulpsuz Halep işi fincanlara konma vaktidir.

İstanbul denizi yaşar, denizle yaşar fakat Kıbrıs denize arkasını dönmüştür. Kıbrıs çoğu zaman, dağ başlarında açan âsi bir portakal çiçeğidir. Bazen yasemindir, gümbür gümbür sevdâlardır. Bazen de deve dikenidir, mücadeledir, komitacılıktır, çok şeydir.

Bazen hiçbir şeydir.

……….

Rum Girne ile Lefkoşa’nın Rum kesimini bağlayan asfalt yol Boğaz mevkiinde Türk mücahitlerinin elinde olduğu için Papaz 70’li yıllarda Lefkoşa’yı Girne’ye bir diğer yolla bağlamak istemiş. Girne’den doğuya doğru Karakum ve Çatalköy’den geçip, Bufavento Kalesi’nin hemen yakınından Beşparmakları aşıp Değirmenköy’ün içinden geçerek Miamilya yakınlarında Magosa – Lefkoşa yeni yoluna bağlanan geniş, uluslararası standartta bir yol yapmış. Fakat ömrü vefa etmemiş, 1974 Harekâtı olmuş.

Şimdi o yolun Beşparmakları Mesarya Ovası’na doğru aşan boyun noktasına araba yüksek çalıların arabasına çekilir. Vakit sabaha iki vardır. Lefkoşa ve Kıbrıs en güzel oradan seyredilir. İçinizde, derinlerde bir yerlerde sanki bir şeylerin koptuğunu hissedersiniz. Harekâttan önce, İskele ve Leymosun bizim iken oralara gitmiş, meselâ İskele’de sahilde panayır zamanı eğlenmiştiniz. Leymosun’da dolaşmıştınız. Parmaklarınızın ucunda yükselip sanki tekrar oraları hattâ Trodos’un öteki yüzünü Yayla’yı, Dağaşan’ı, Bağrıkara’yı görebileceğinizi umud edersiniz.

Göremezsiniz.

Göremezsiniz ama o unutulmaz Kıbrıs gecesinin sabaha dönen serin tenhalığında milyonlarca ışık göz kırpar. Köyler, yollar, yollardan geçen tek-tük arabalar canlı bir harita gibidir. Cefakâr Toyota’nın camları buğulanmıştır, hafif aralarsınız. Dışarı çıkarsanız ürperirsiniz kısa kollu gömlekle. Ayakkabılarınız ıslanır, çimenler hep çiğ tutmuştur. Sadece arabanın radyosunun ölgün yeşil ışığı arkadaşınızdır. O saatte artık hangi istasyon olduğu hiç mühim değildir. Bazen Arap, İsrail yahut İngiliz üslerinin radyoları, hepsi birbirine karışır. Sokağa çıkma yasağı başlayalı çok olmuştur. Bütün ışıkları söndürüp, sessizce eve dönersiniz.

Kıbrıs sabaha kadar yaşar.

Kıbrıs’ta sabaha kadar yaşanır.

……….

Girne’den batıya doğru Lapta’yı geçince, yol daha deniz kenarından ayrılıp top top çiçeklerle bezeli Çamlıbel dağ yoluna sapmadan, ikiye ayrılır. Sağa dönerseniz, deniz kenarına Vavilâ’ya gidersiniz. Vavilâ küçük bir köydür. Evler de vardır ama sizin için asıl mühim olan Vavilâ’daki tek balıkçı lokantasıdır.

Lokanta sahibi güneyden göç edip yerleşmiştir. Muhtemelen Limasol’ludur. Eşi mutfakta balıkları pişirir, çocukları servis yapar. Balıktan, her Kıbrıs Türkü gibi, anlamazlar. Çünkü Rum yıllar boyu Türklerin denizle alâkasını kesmiş, onları Türkiye’den deniz yolu ile gelecek olan silâh, cephane ve İstiklâl gibi kötü fikirlerden korumak istemiştir. Kıyılar hep Rum’undur, dağlar ise Türklerin… (Vaziyete ayrıca dikkat isterim. Mücadele ettiğimiz tek adada kıyılar “onların”dır. Halbuki uçsuz bucaksız kara parçalarında Bosna’da, Hocalı’da, Şuşa’da, Kelbecer’de hep tepeler “onların”dır. “Köyün etrafındaki hâkim tepelerden Türklere bomba yağdırıyorlar…” diye başlar haberlerin hepsi).

“Buyurun” dedi güneyli balıkçı. “Mutfaktaki dolaptan siz seçin istediğiniz balıkları.” Sürpriz olmuştu benim için. Eski, Rum’dan kalma ve çakıl makinası gibi gürültüyle çalışan buzdolabının kapağını açınca göz kamaştıran bir hazine ile karşılaştığımı hatırlıyorum. Barbun, ispâri, istavrit ve Akdeniz’in adını dahî bilmediğim bir hayli cins balığı hepsi taze ve alt alta, üst üste bana bakıyordu. “Barbun kaça?” dedim. “Hepsi aynı” diye cevap verdi. “Okkası şu kadar”. İyi balık, kötü balık mevhumu yoktu. Bilmiyordu. Renginin pembeliği ile diğerlerinden ayrılan barbunları gösterip “Bunlardan iki okka” dedim ve ekledim “Nasıl yapacaksınız?” “Onu da sen tarif edeceksiniz” deyip eşini çağırdı Kıbrıs Türklerinin çoğunda rastlanan yapmacıksız samimiyetle. Hemen dost oluvermiştik.

Tabiî mısır unu bulmak ne mümkün? Ama yine de çok güzel bir balıktı.

Aslında balık bir aksesuardı da daracık koyun iki yanından hemen yükselen koyu siyah taş duvarlar, o taşları ve kayaları durmadan döven deniz ve dünyanın en uzak köşesindeki en müstesna ve en yalnız balıkçı ve bu balıkçıdan geleceğe uzanan sonsuz zamanların hesabının yapılıyor olması mühimdi. Asıl mühim olan buydu.

Yok Vavilâ’ya giden deniz tarafı yola değil de sola, sağa dönerseniz yarısı boş, boş olduğu için de harap, bakımsız, ıssız evlerin arasından geçer Vasilya’ya ulaşırsınız. Vasilya’nın içinden geçen daracık dağ yolu; rengârenk çiçeklerin, yemyeşil ağaçların arasından kıvrılarak yükselir, Beşparmakların arkasına dolanır. Girne’yi Lefkoşa’ya bağlayan Boğaz’ın batısında, denizden adanın iç kısımlarına doğru Beşparmakların geçit verdiği tek boğazdır, Vasilya-Lâpta Lârnakası yolu. 74 Harekâtı’nda Rumlar bu yola mayın döşemişlerdi, Türkler arkalarına dolaşıp, kuşatamasınlar diye. Bir Land-Rover’la bu tepeyi aşmaya çalışırken havaya uçan, mücahit komutanı Sermet Bey’le konuşmuştum çok sonraları. Sanki demişti, göğün altı-yedi kat üstüne uçmuş gibi hissettim kendimi. Araçta bulunan diğer iki arkadaşım şehit olmuştu o gün.

Bugün hâlâ bile o yolda, asfalt delik deşiktir.

Döne döne tepeye çıkarsınız. Artık büyük çam ağaçları başlamıştır. Yerde dökülüp kurumuş çam dallarından kalın bir örtü vardır. Zaman zaman güneş, Kıbrıs’ın o yakın kavuran güneşi delip geçemez çamları. Hafiften oynar dallar.

İşte o tepeler, güzel berrak havalarda Toroslar’ın karlı zirvelerinin görüldüğü yerlerdir. Torosları görünce rüyâdan uyanır, bir hayâl ülkesinde olmadığınızın farkına varırsınız. Serin bir esinti geçer gözünüzden. Hakikât acıdır. Plânlayacak, programlayacak bir hayat vardır önünüzde, halledecek daha pek çok problem vardır.

Düze çıkmaya, özlenen uzun yıllar vardır.

Ama o tepeler, dünyanın en enteresan harp âbidesine de mekân olmuştur.

Rivayet ederler ki, 74’de kaçan Rum millî muhafızlarının peşine düşen bir tank birliğimiz, biraz önce bahsettiğimiz otomobillerin bile geçmekte zorlandığı keçi yolları ve patikalardan tırmanarak tepeye varmış. Bakmışlar ki artık tanklar gidemiyor, tankları bırakıp yaya olarak kovalamaya devam etmişler. Her şey bittikten sonra dönüp tankları döndürmek istemişler. Bir tanesi, öyle sarp bir yamakça kalmış ki, tank şoförü; “Düşmanı takip ederken heyecandan hiçbir şeyi göremedim, ama şimdi indiremem” demiş, öyle bırakmışlar olduğu gibi.

Bugün, harekâtın üzerinden on dokuz sene geçmiştir ama o tank, Rumları kaçarken kovalayan Türk M-47 tankının çıktığı tepeyi ölümsüzleştiren bir âbide halinde oradadır. Üstüne, tank mürettebâtının isimleri kazılı bir de plâket takılmıştır.

Ve oradan, tam oradan yine Toroslar çok güzel görünür.

Hayret edersiniz “papaz”; asırlar önce Lamartine’nin bile keşfettiği bir hâkikati, Torosları, Torosların bu kadar yakın olduğunu yıllar yılı nasıl fark edememiştir de belâyı kendi başına sarmıştır? “Bu burun Anadolu’dan balıkçı teknelerinin bir yaz gecesinde aşabilecekleri bir kanal ile ayrılmıştır.” (3)

O tank; o yüksek çamlar altında ve Torosların esintisini hissederken büyük bir ihtimalle 1471’de Ada’yı Venediklerden (Rum’dan değil) alan Lâlâ Mustafa Paşa’nın değil ama 1878’de İngiliz’e teslim etmek zorunda kalan (Rum’a değil) Besim Paşa’nın ruhunu ferahlatmaktadır.

……….

Duyduk ki, Kıbrıs’ta o tepelerde, Boğaz’da, Kırnı yahut Alevkayası’nda yahut deniz kenarında bir evin loş bahçesinde gece yarısı mangalları moda olmuştur.

Gaybubetimizde bu tür akla ziyân şeyler icadeden dostlara selâm olsun.

Ama alacakları da olsun. Aylardan Nisan’dır ve şunun şurasında Mayıs – Haziran’a bir şey kalmamıştır.

İnşallah geleceğiz.

 

DİPNOTLAR İLE İLGİLİ KAYNAKLAR

(1)    Bir cins tropikal, iri kertenkele

(2)    Osmanlı Tarihi-A, de Lamartine Cilt 1, Sayfa 502.

(3)    Aynı eser. Sayfa 502

TÜRK EDEBİYATI, MAYIS 1993

 

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here