TANINMA(MA)NIN DİYALEKTİĞİ

HÜSEYİN MÜMTAZ

“Tanınma”, iradî bir olgudur.

Ama herşeyden önce “tanınacak/tanıtılacak şey”in “tarifi” gerekir.

O “şey” bir “eşya” ise “kendini tarifi” gerekmez, zaten edemez. Ancak sizin ona taktığınız/uygun gördüğünüz isimle adlandırılır.

“Kısa kalem”, “kalın ağaç”, küçük silgi”, “derin havuz” gibi..

Çöp kokan Lefkoşa, lâğım kokan Girne, girilemeyen Suriçi gibi..

Ama o “şey” yaşayan bir varlık ise kendi kendini tanımlar. Kendisini, olmasını istediği gibi tarif eder, isim takar ve ne ve nasıl olmak istiyorsa öyle davranır.

“İrade” esastır, dedik ya; lâfın dönüp dolaşıp geleceği yer “Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti”.

“Benim adım KKTC” demek yetmiyor.

1.”Öyle” hissedeceksiniz, 2.“Öyle” davranacaksınız.

Önce kendiniz inanacaksınız, “mış gibi” yapmayacaksınız.

Ancak ondan sonra başkalarının da size “devletmişsiniz gibi” davranmasını bekleyeceksiniz.

a)Belediyeniz belediye gibi, b)vekiliniz vekil gibi, c)meclisiniz meclis gibi davranacak.

a)Başkenti bir ay çöpe mahkûm etmeyecek, b)gümrüğü ödenmemiş arabaya binmeyecek, c)sendika grev yapıyor diye toplanmamazlık etmeyecek.

Ancak ondan sonra “birey”, dünyaca tanınan onurlu bir devletin vatandaşı olmanın keyfine varacak ve keyfini sürebilecek.

“Rum pasaportu” için kasap dükkânı kapısındaki kedi gibi beklemeyecek.

Bakanlar Kurulu’nun 9 Nisan 2012 tarihli kararından sonra (Rum pasaportlulara harcırah verilmeyecek) diyorlar ki; a) Öğrenciler okumaya Avrupa’ya gidemeyecekmiş, b)Halk oyunları ekipleri “tanıtım” için dünyaya açılamayacakmış, c) Bireyler Honololu’ya tatile gidemeyecekmiş, d) Devlet görevlileri çok taraflı ilişkilerde bulunamayacakmış….

1974’den 2003 kapıların açılmasına kadar ben OKTY, KTFD ve KKTC vatandaşlarının Kıbrıs ve Türkiye’ye sıkışıp kaldığını zannetmiyorum, düşünmüyorum.

Siz ne diyorsunuz?

O tarihler arasında dünyanın her tarafını dolaşan sendikacılar, vatandaşlar, öğrenciler, halk oyunu ekipleri, diplomatlar, devlet görevlileri ve iş adamlarının da bunu inkâr edeceğini zannetmiyorum.

Devlet böylece “devlet” olunca da vatandaş “güneye” öykünmeyecek.

1.CTP-BG Genel Başkanı Özkan Yorgancıoğlu, “yoğun yağışlar nedeniyle Kıbrıs’ın başkenti Lefkoşa’nın güneyi ile kuzeyi arasında yaşanan farkın; kendilerine ülkeyi yönetenlerin zihniyetini gösterme açısından önemli ve ibret verici bir ders olduğunu” ifade etmiş.

Yorgancıoğlu, konuyla ilgili yaptığı yazılı açıklamada, KKTC’nin bakımsız, otoriteden yoksun ve geri kalmış bir görünüme büründüğünü öne sürerek, “Lefkoşa bir saatlik bir yağmurla sele teslim olmuş, hükümetin vurdumduymazlığı nedeni ile toplanamayan çöpler sulara karışmış, insanlar maskelerle sokağa çıkacak kadar kendini tehdit altında hisseder duruma gelmiştir” demiş.

Yorgancıoğlu Lefkoşa ile Nicosia arasındaki “yağmur” farkını “hükümetin vurdumduymazlığına” bağlama kolaycılığına kaçarken Türk ve Rum kesimleri arasındaki temel düşünce farkının ayrıntılarına fazla kafa yormamış.

Yorgancıoğlu acaba “Birleşik Kıbrıs”ta Türk ve Rum mahalle-semt-köylerinde hiç fark olmayacağını mı düşünmüş?

Meraklısı 1571-1877-1914-1923-1960 zaman diliminde, yâni “normal zamanda” iki toplumun yaşayış farkını bir hatırlasın lütfen..

1974 sonrasına değil de, öncesine “normal zaman” tanımını uygun gören dostlara da buradan selam olsun.

2.Gazete; Kıbrıslı Türklerin yılda ortalama 4 milyon Euro harcadığı Güney’deki süpermarketlere oranla, KKTC’deki süpermarketlerin yüzde 15 daha ucuz olduğunu;  fakat Kıbrıslı Türklerin Güney’deki süpermarketlere gösterdiği ilginin, Rumların KKTC’deki süpermarketlere gösterdiği ilginin neredeyse 20 katı olduğunu yazmış.

Gazete “birleşik Kıbrıs’ta” maaşını alan Türk’ün, Rum tarafındaki market yerine kendi mahalle bakkalına gideceğini mi zannediyor?

3.“Mağusa İnisiyatifi ve 9 örgüt”, Maraş’ın BM gözetiminde açılması önerisini yineleyerek, “Sadece otellerin değil, yel değirmenleri ile portakal çiçeklerinin de yeniden uyanışını görmek en doğal insanlık ve yurttaşlık hakkımızdır” demiş..

Ve bu 9 örgüt Maraş’ı BM şapkası altında Rum’a teslim edince “Sadece otellerin değil, yel değirmenleri ile portakal çiçeklerinin de yeniden uyanmasının en doğal insanlık ve yurttaşlık hakkı olacağını zanneden” “Mağusa İnisiyatifi ve 9 Örgüt” “otel-yel değirmenleri ve portakal çiçeklerinin” bağımsız ve tanınmış bir KKTC’de “uyanmayacağını” mı düşünüyor?

Önce birey, “sürü”deki bir “mal” değil, “vatandaş” olduğunu hissedecek, “vatandaş” olması için de “vatan”a ve “devlet”e inanacak, güvenecek..

Rum’un kimlik/pasaportunu almayacak.

“Devlet” ise “miş” gibi yapmayacak, “devlet gibi” davranacak hudut-gümrük kapılarında pasaport soracak..

Sadece Türkiye’den gelenlere değil, güneyden gelenlere de soracak. Vatandaşlarını güneye pasaportla geçirecek.

“Sorma-gir Hanı” yahut “Dingo’nun ahırı” gibi delik deşik sınır kapıları değil, kontrollü kapılar açacak, fuzuli olanları kapatacak.

Ve…. “Tanınma”nın cılkını çıkaran şu şayiayı âcilen yalanlayacak;

“FIFA dışı ülkeler turnuvasında KKTC futbol takımı da top koşturacakmış!..

Turnuvaya Tibet, Padanya, Wallonya, Zanzibar, Papua, Çeçenistan, Oksitanya, Romani, bir de Barzani’nin KÜRDİSTAN’ı katılacakmış..!”

“TANINMA(ma)NIN DANİSKASI”nı kimin yalanlayacağını da şiddetle merak ediyorum..

14 Mayıs 2012

 

57′NCİ ALAY HER YERDE

HEPİMİZ 57′İNCİ ALAY’IN NEFERLERİYİZ

 

 

Yorum Gönderin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.