NATO Kafa “NATO Osmanlı”…

Doç. Dr. Mehmet Seyfettin EROL, Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi

Kim ne derse desin, Türk dış politikasının seyri konusunda kafalar hayli karışık. Özellikle de yakın dönemde hız kazanan “son dakika” diplomasi arayışları ve göğe yükselen savaş tamtamlarının gürültüsü arasında…

Burada, söz konusu gelişmelerin istikameti itibarıyla “Yeni Türkiye”yi (her ne kadar kendi içinde bazı haklı gerekçeleri barındırsa da) bölgede adeta “ucu açık” bir savaşa, ne idüğü belirsiz bir maceraya doğru “ittiriyor” olması hususu ise, tüm bulanıklığına rağmen dikkatlerden kaçmıyor.

Bir diğer ifadeyle, meşruiyet zemini halen oturmamış kaypak bir zemin üzerinde, küresel güç mücadelesinin merkez başkentlerinden biri olarak “ön plana çıkartılan” Ankara’nın, “yeni İstanbul” olma adına tarihinin en büyük kumarlarından birini oynamaya zorlatılma, daha yerinde bir ifadeyle “gaza getirilme” çalışmaları, bu oyunu daha önceden seyretmiş olanlar açısından hiç de yabancısı olunan bir vaka değil.

Özellikle de, bu süreçte rol alanların önemli bir kısmının “İttihatçı kafaları” Osmanlı’yı savaşa sokmakla itham eden bir takım yerli şakşakçılar olması da, açıkçası operasyonun fazlasıyla göze batan bir başka garabetini ortaya koyuyor.

“Yeni Nesil Şakşakçılar” ve kuyruğu dışarıda olan “Garb Bülbülleri” ile hariçteki  “Methiyeciler” arasındaki bu “Kutsal İttifak”, ne yazık ki, Türkiye’yi “Yeni Şark Oyunu”nun “sorunlu bir aktörü” yapıyor. Özellikle de “güven” boyutuyla…

***

Nitekim, ithal “modeller” ve bir takım “beyinler” üzerine inşa edilmiş, zaman zaman “ezberci”, çoğunlukla da “hayalci” bir tutumu reelpolitik ve tarihsel misyon olarak yutturmaya çalışan bu zat-ı muhteremlerin Türkiye’yi sürükledikleri nokta ortada…

Gelinen aşamada, “kararlılık-misyon-güven” zemininde seyreden ve bu özellikleriyle de on yıllar boyunca takdir edilen hariciyemizin son dönemde bir takım fazlasıyla “harici etkiler” yüzünden gerek içeride gerekse de dışarıda, “kararsız-taşeron-kaypak” olarak nitelendirilmesi; açıkçası hiç bir Türkün kabul edemeyeceği, oldukça acımasız bir eleştiri tarzı olarak karşımıza çıkmaya başlamış durumda…

Özellikle de bunu yapanların bazılarının kendi içlerinde yaşadıkları “çarpıklıklar”, “çarpıtmalar”, “sistem içi çatışmalar boyutu” ve tarihe mal olmuş riyakarlıkları ile bire bir örtüşen “oryantal kıvırışları” göz önünde bulundurulduğunda…

Fakat diğer taraftan, bir öz eleştiri olarak, bu yerli-yersiz çıkışlardaki ve hatta suçlamalardaki bir takım “haklılık” paylarını da tarihsel deneyimlerimiz itibarıyla göz ardı etmemek gerekiyor.

Ne de olsa “Sezar’ın hakkı Sezar’a”…

***

Bugün itibarıyla gelinen aşamada, fazlasıyla çalkantılı “Konjonktür Denizi”nde takası ile “bulanık suda balık avlamaya çalışan” ve “milli irade ile küresel irade arasında” sıkışmış bulunan, bundan ötürü de dış politikasında keskin gelgitler yaşayan bir Türkiye görüntüsü-algısı, ne yazık ki gündeme hakim olmaya başlamış durumda.

Bu tespitimize “oldukça sert oldu” diyenler, bunun için “derin hafıza” olarak da adlandırılan “google”a başvurabilirler.

Göreceklerdir ki, bunu biz söylemiyoruz. Uzunca bir zamandır “yakın çevremiz”, “stratejik derinliklerimiz” ve hatta çeşitli sıfatlara nail olan “bazı ortaklarımızca” konuşuluyor…

Özellikle de “Arap Baharı” ile birlikte dış politikasında ciddi bir eksen kayması görüntüsü ortaya koyan Ankara ve dış politikanın dümenini elinde bulunduranlara yönelik olarak yapılan eleştiriler itibarıyla…

“Üç maymunları oynayanlar” açısından ise, haliyle, burada söylenebilecek herhangi bir sözümüz yok. Onları, sadece ve sadece tarihe ve vicdanlara havale ediyoruz.

***

Neticede, bu operasyonun bir sonucu olarak; Suriye politikası, “Tahran-Moskova-Pekin Seddi”ne fena bir şekilde “toslayan”, iç siyaset ile dış dinamikler arasında ciddi bir sıkışmışlık yaşayan ve tarihinin en büyük “zaman” baskılarından biri ile karşı karşıya bulunan bir Türkiye görüntüsü söz konusu.

“Adriyatik’ten Çin Seddi’ne doğru Yeni Türkiye” ya da “Yeni Osmanlı Projesi”nde karşı karşıya bulunduğu çıkmazı bir an önce aşmak için “bildik” tüm yöntemlere başvurabilecek bir aktör görüntüsü de, bu bağlamda dikkatlerden kaçmıyor.

Bu bağlamda sınır birliklerinin teftişi, Harp Akademileri’ne yönelik artan ilgi, mikrofonlar karşısında verilen beyanatlar ile havada uçuşan ve “müzik notalarını” çağrıştıran bir takım sert söylemler, bunun birer göstergesi olarak karşımıza çıkıyorlar.

Amiyane tabirle, “Kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla” ya da “Tencere dibin kara, seninki benden kara” türünden açıklamalar, bu hususu fazlasıyla teyid ediyor.

Bu bağlamda, Başbakan Erdoğan’ın Çin’e bir “işadamları ordusu” ile yaptığı çıkartma, hiç kuşkusuz Türk dış politikasının içinde bulunduğu açmaz açısından oldukça dikkat çekici bir diğer gelişme olarak karşımıza çıkıyor. İran sonrası Çin’e yönelik bu ziyareti bir sonraki yazımızda ele almaya çalışacağız…

Yorum Gönderin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.