Ana sayfa Yazarlar Ömer Sağlam

Diyanet’teki Ebû Cehil Adaleti!

Nedir Ebû cehil adaleti? Güçten, mütegallibeden, zalimden veya hükmü verenin menfaatine olan adalet anlayışıdır. Bunun karşısındaki adalet anlayışı ise Hz. Peygamber’in adalet anlayışıdır. Nedir bu anlayış? Temeli, liderliğini Hz. Peygamber’in yaptığı, Hılf’ul Fudûl (Erdemliler İttifakı veya Faziletliler Cemiyeti) adı verilen gençlik örgütüne dayanan, zayıftan, mazlumdan ve haktan yana tavır alan adalet anlayışıdır. Bu adalet anlayışı, zaman içinde gelişecek ve İslami devirde, “Hırsızlık yapan kişi kızım Fatma da olsa hiç tereddüt etmeden kolunu keserdim” şekline bürünecektir…

Okuyucularımın çoğunluğunun bildiği gibi, ben eski bir Diyanet (TDV) çalışanıyım. 2009 yılına kadar yirmi küsur yıl boyunca bu kuruma hizmet verdim ve bu kurumun ekmeğini yedim. Bu kuruma karşı vefa borcum vardır. Öte yandan, bu kurumun, ülkemiz için hayati derecede önemi haiz olduğuna da yürekten inanırım.

Zaman zaman bu kurum hakkında yazılar yazdığım oluyor. Bu yazılarım üzerine bazı okuyucularımdan, az da olsa “kuruma vefasızlık ettiğim” şeklinde sitem edenler de var. Ancak benim, Diyanet’in kurumsal kimliği ile uğraşmam söz konusu değildir, olamaz da. Ben sadece, bu kurumda üstlenmiş çürük zihniyete mensup kişilerin yaptıklarını yazıyorum. Böyle yapmakla Diyanet’in kurumsal kimliğine ve dolayısıyla ülkeme ve milletime hizmet ettiğimi düşünüyorum. Özetle çürük armutların, bu kurumdan temizlenmesi için mücadele veriyorum.

Şu anda emekli bir bürokratım ve eğer kabul edilirse gazetecilik yapıyorum. Benim gazetecilik anlayışım, hata yapan babam, kardeşim ve çocuğum da olsa yazmamı gerektiriyor. Çünkü Hz. Peygamberin adalet anlayışı, bunu gerektirmektedir. Eski bir Diyanet mensubu olmam sebebiyle, zaman zaman mektuplar göndererek bazı konuları bana ileten ve bilgimden istifade etmek isteyen arkadaşlarım da oluyor. Onlara elimden geldiği kadar ve bilgim ölçüsünde yardımcı olmaya çalışıyorum. Bunun yanında kamuoyu ile paylaşmam gereken konuları da gazeteci kimliğimle paylaşıyorum. Şu anda önümde o tür konulardan birisi duruyor ve konu, ismi bizde mahfuz bir TDV çalışanından bize ulaştırılmış bulunuyor. Bu kişi, Vakfın taşra teşkilatında çalışan bir Şube Temsilcisidir. Şube temsilcisinin iddiasına göre; bana ulaştırmış olduğu ifade tutanakları, teftiş amacıyla kendisinin görevli bulunduğu kente gelen TDV Müfettişleri tarafından onun çalıştığı müftülükte unutulmuştur! “!” işaretini özellikle koydum, kim bilir belki de maksatlı olarak bırakılmıştır…

Kim bu Diyanet’teki hırsız?

İlgili evraktan ve kendisinin anlattıklarından anlayabildiğim kadarıyla;

 Tüzüğü (senedi) gereğince başkanlığını Diyanet İşleri Başkanı’nın yapmış olduğu Türkiye Diyanet Vakfı, K.Yorulmaz ve Y.Tosun isimli iki müfettişini soruşturma yapmak üzere;  ticari alanda faaliyet göstermekte olan ve merkezi Ankara’da bulunan bir işletmesine gönderiyor. Müfettişler orada çalışan bir kısım personelin ifadelerini alıyor ve birer suretini ifade sahiplerine imzalattıktan sonra ifade metinlerini Flaş Belleklerine yükleyip oradan ayrılıyorlar. Aynı flaş belleği başka işler amacıyla kullandıkları gibi iddia sahibinin çalıştığı müftülükte de kullanıyorlar.

Hatta iddiasına göre; müfettişler, flaş belleği müftülükteki bilgisayara takarak içindeki ifade tutanaklarını şube temsilcisine okuyorlar. Arkasından flaş belleği bilgisayarın yanında unutup dışarı çıkıyorlar. Durumu fark eden şube temsilcisi de flaş belleği bir güzel bilgisayara takıp kopyalıyor. Şubede yapılan teftiş neticesinde, şube temsilcisi biraz da haksız olarak, sözleşmesi feshedilmek suretiyle tazminatsız olarak görevden uzaklaştırılıyor. Bunun üzerine işinden olan vakıf temsilcisi de müfettişlerin bilgisayarda takılı unuttukları flaş bellek veya bilgisayara yanlışlıkla yükledikten sonra silmeyi unuttukları dosyalar üzerinden adı geçenlerin, daha önce bir TDV işletmesinde almış oldukları ifadeleri ele geçiriyor.

İfade tutanaklarından birisinde bulunan soru ve verilen cevap çok ilginç. Hatta ilginçlikten de öte evlere şenlik türünden. 20.05.2010 tarihli ifade tutanağında yukarıda ismi geçen müfettişler işletmenin müdürüne soruyorlar:

“M.Y. ve H.Ö’nün hırsızlık girişimleri tespit edildiği halde M.Y’yi neden 1 yıl daha çalıştırdınız? Ayrıca, adı geçenler hakkında ne gibi işlem yaptınız?”

 İşletme Müdürü şu cevabı veriyor:

“M.Y. ile H.Ö.’nün yaptığı söz konusu işi ben M.Y’nin Vakfımız ve işletmemizin kurucusu Y.Ü Bey’in damadı olması gibi hassasiyet nedeniyle Vakfa yazılı olarak bildirmek yerine, dönemin Genel Müdürü ile Mütevelli Heyeti üyelerinden R.S ve Z.E. hocaya bildirdim. Konunun hassasiyeti göz önünde bulundurularak yazılı bir işlem yapılmamıştır. Şifahi olarak bilgilendirilen Mütevelli Heyet üyelerimizce konunun çözümünde yardımcı olunacağı ifade edilmiştir. Bu maksatla beklenilmiştir. Ancak, kendisine önemli bir iş verilmemiştir. Bilahare yeni seçilen Mütevelli heyeti üyelerine de konuyu tekrar bildirdik. Ondan sonra 2009 yılı Haziran ayında da görevine son verildi. Bu işte H.Ö’yü M.Y’nin kullandığını düşünüyorum…”

Konu ile ilgili soru ve cevaplar bu kadar. Bize ulaşan bilgiye göre; M.Y. bahsedilen tarihte görevine son verilmek suretiyle değil, normal yollardan emekli edilmek suretiyle işten ayrılmış, konuyu soruşturan iki müfettiş ise daha sonraki tarihlerde başmüfettişliğe terfi ettirilmişlerdir. İşletmenin müdürü mü? O hala aynı görevde tutulmaya devam edilmektedir.

Yani bu konu hakkında, savcılığa suç duyurusunda filan bulunulmamış, hırsızlığın, denildiği gibi sadece girişim aşamasında kalıp kalmadığı ve gerçekleşip gerçekleşmediği hususu hukuken otaya çıkarılmamıştır. Sebep nedir mi diyorsunuz? Ne olacak Diyanet’te egemen olan Ebû Cehil’in adalet anlayışı. Hırsızlık zanlısı M.Y, vakfın ve bahsi geçen İşletmenin kurucusu Y.Ü’nün damadı olmayıp da sıradan bir vatandaş olsaydı herhalde sonuç böyle olmayacaktı. Bunun en açık delili, yine bu tutanakları bize ulaştıran şube temsilcisinin beyanına göre; aynı iki müfettişin, 2012 yılında yine aynı işletmede çalışan bir kişinin hırsızlık yaptığı gerekçesiyle tazminatsız olarak işten atılması yönünde rapor yazmaları ve bu raporun gereğinin yapıldığıdır.

Mahkeme Diyanet’te Eniştenin Tayinini İki Kere İptal Etti

13 Şubat 2012 tarihinde yukarıdaki başlıkla ve “DİB Yardımcısı Mehmet Emin ÖZAFŞAR’ın eniştesi Doç. Dr. İsmail KARAGÖZ, Başkanlık Rehberlik ve Teftiş Başkanı olarak atanmıştı. Mahkeme bu atamayı iki defa hukuka aykırı bularak iptal etti” şeklindeki başlık altı cümleleriyle verilen haberde daha sonra şu bilgilere yer veriliyordu:

“Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı Mehmet Emin ÖZAFŞAR’ın eniştesi, İç Denetçi Doç. Dr. İsmail KARAGÖZ 28.12.2010 Tarihinde Başkanlık Rehberlik ve Teftiş Başkanı olarak atanmıştı. Ankara 16. idare mahkemesine Başmüfettişler Ali CİRİT ve Dr. Abdülkadir SEZGİN tarafından ayrı ayrı açılmış iki dava da sonuçlandı ve mahkeme bu atamayı iki defa hukuka aykırı bularak iptal etti.”

“haberakademi.net” ve “haberiniz.org” internet sitelerinden köşe yazarlığı da yapan davacılardan DİB Emekli Başmüfettişi Dr. Abdülkadir Sezgin tarafından haberleştirildiği anlaşılan ve adı geçen tarafından açılan dava ile ilgili olarak 16. İdare Mahkemesi tarafından verilen 2011/99 E. ve 2011/1800 K. sayılı karar metninin de bulunduğu habere konu kararda çok ilginç bilgiler bulunmaktadır. Bu ilginç bilgilerden birisi, Başbakanlığın (Devlet Bakanlığı’nın) açılan davaya itiraz nedenidir. İlgili mahkeme kararına göre; şöyle itiraz etmiş Başbakanlık:

“Usul yönünden, davacının, dava açma ehliyetinin bulunmadığı, husumet itirazlarının olduğu…” Yani Başbakanlık, atamasını yaptığı kişinin, atanan görevle ilgili aranan nitelikleri taşıyıp taşımadığından çok, atamaya itiraz edenlerin kimlikleriyle ilgilenmektedir. Davayı açanların kimlikleri mi? Davanın açıldığı tarihlerde Dr. Abdülkadir Sezgin ve Ali Cirit, her ikisi de DİB Başmüfettişidirler. Hem de Başmüfettişlerin en kıdemlisi konumundadırlar. Ancak haksızlıklara uğramışlardır, ezilip dışlanmışlardır.

Diyanet İşleri Başkanlığı ise çok daha makul ancak çürük gerekçelerle itiraz etmiştir bu davaya. DİB’in itirazı şöyledir:

“633sayılı kanunun 6002 sayılı Kanunla değişik 9. maddesinin son fıkrasında; ‘Başkanlık personelinin 657 sayılı kanunda ve bu kanunda yer almayan diğer nitelikleri ile atanmalarında dini öğrenim şartı arananlara ilişkin ortak nitelikler yönetmelikle düzenlenir’ hükmü mevcut ise de, söz konusu kanun hükmü ile öngörülen yönetmelik henüz çıkarılmamış olduğundan, Rehberlik ve Teftiş Başkanlığına atanabilmek için kanunda öngörülen şartlardan başka bir şart aranmasının mümkün olmadığı ileri sürülerek davanın reddi…”

İtiraz gerekçesinden da anlaşılacağı üzere; DİB henüz ortada olmayan ve muhtemelen ataması yapılan kişilerin niteliklerine uygun olarak daha sonra hazırlanacak bir yönetmelik hükümlerine göre atama yapmıştır.  Bir anlamda olmayana ergi yöntemiyle demek istiyoruz.

Mahkeme ise, uzun uzun hukuki gerekçelerini sıraladıktan sonra, yeni mevzuat oluşturuluncaya (yönetmelik çıkarılıncaya) kadar, eski mevzuat olan DİP Teftiş Kurulu Tüzüğü’nün, 6002 sayılı kanun (Yeni DİB Teşkilat Yasası)  ile çelişmeyen hükümlerinin yürürlükte bulunduğunu ve bu tüzüğe göre; yapılan atamanın hukuka uygun olmadığını beyanla atama işlemini reddetmiştir. Hem de iki kere olmak üzere. Çünkü aynı konuda Abdülkadir Sezgin ve Ali Cirit isimli başmüfettişlerce iki ayrı dava açılmıştır(*).

Doç. Dr. İsmail Karagöz, sözde hadis uzmanıdır. Bu sıfatıyla geçmişte Din İşleri Yüksek Kurulu üyesi olarak da görev yapmıştır. Yıllardır yazmış olduğu kitapları, müftülükler kanalıyla sattırarak para kazanmaktadır. Kitaplarını ise “Karagöz Yayınları” adı altında yayınlamaktadır. Bu yayınevinin adresi ise Keçiören Esertepe olarak gözükmektedir. Böyle bir yayınevi var mı ve Sayın Karagöz bu gelirler üzerinden vergi ödüyor mu bilmem. Böyle bir yayınevinin olduğunu sanmıyorum. Soyadından dolayı böyle bir şey uydurmuş olmalıdır. Esertepe adresi ise muhtemelen oturmuş olduğu evin adresidir. Karagöz Yayınları diye bir yayınevi olsa bile, bu sefer de hazretin Devlet Memuru olarak yıllardır 657 sayılı kanuna muhalefet ettiği ortaya çıkar ki; bu da bir din adamı için tam bir garabettir. TDV Mütevelli Heyet üyesi olduğu dönemde vakıf adına bazı kitaplar yazarak buradan da para kazandığı biliniyor İsmail Karagöz’ün.

İkinci kere Din İşleri Yüksek Kurulu üyesi seçilemeyince, hemşerisi ve aynı zamanda kayınbiraderi de olan Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Mehmet Emin Özafşar’ın delaletiyle önce İç Denetçi oluyor, arkasından da mahkeme kararından anlaşılacağı üzere; mevzuata aykırı olarak DİB Rehberlik ve Teftiş Başkanı yapılıyor. Kayınbiraderi Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı ve Başkan Mehmet Görmez’in yakın arkadaşı ve has adamı olunca mevzuat filan hak getire!

Prof. Dr. Mehmet Görmez ile Prof. Dr. M.Emin Özafşar, Ankara Ü. İlahiyat Fakültesi’nde aynı kürsüde hocadırlar ve aynı hadis ekolüne bağlıdırlar. Bu iki ismin ortak arkadaşlarından olan Prof. Dr. Ali Dere, DİB Dış İlişkiler Genel Müdürü, Prof. Dr. Bünyamin Erul ise Din İşleri Yüksek Kurulu üyesidir. Ayrıca, Prof. Dr. Mehmet Görmez, TDV’nin Başkanı, Prof. Dr. M.Emin Özafşar TDV Mütevelli Heyeti Üyesi, Prof. Dr. Bünyamin Erul ise TDV Yayın Kurulu Üyesi’dir. Ayrıca M.Emin Özafşar’ın da bu yayın kurulunda üye olduğu biliniyor. Ünlü Hadis Projesi, işte bu ekip tarafından yürütülmektedir.

Sayın M.Görmez’in eşi Hatice Görmez’in de TDV Kadın Kollarını perde arkasından yönettiği ve bütün işlere müdahil olduğu konusunda çok ciddi iddialar bulunmaktadır. Özetle Diyanet İşleri Başkanlığı ve Türkiye Diyanet Vakfı, özel olarak oluşturulmuş bir ekip tarafından çepeçevre sarılıp, kuşatılmış bulunmaktadır…

 26 Mart 2012

____________

(*) Haber ve karar metni ile ilgili olarak bkz. http://www.haberakademi.net/2012/haberoku.aspx?hbr=15151

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here