Kategoriler
Hüseyin Mümtaz

KIBRIS PAZARI YAZILARI (LEFKOŞA-HÜZZAM)

KIBRIS PAZARI YAZILARI  (LEFKOŞA – HÜZZÂM)

HÜSEYİN MÜMTAZ

 

Girne ne kadar kozmopolitse, Lefkoşa o kadar sakin ve Osmanlı’dır. Girne gece gündüz eğlenceyi seven şuh bir kadındır. Lefkoşa aklıbaşında ve ağırbaşlıdır. Girne’de kaymakamlığın önündeki palmiye ağaçlarını dünyanın en enteresan haberleşme yeri olarak kullanan kiracı veya turist İngilizler ev sahibi gibidir de; Lefkoşa’nın yeşil hat boyunca bir yerlerde dalgalanan İngiltere İmparatorluk bayrağı, bütün çabasına rağmen misafir gibidir, sığıntıdır.

Girne, Baflı’nın, Limasollu’nun, Trabzonlu yahut Malatyalı’nındır hattâ İngiliz’in Arab’ın hâsılı 72 milletindir; ama Lefkoşa önce Osmanlıdır, çocukluğumuzun İstanbul’u, Bursa yahut Edirne’sinden farksız bir Osmanlı-Türk şehridir.

Daracık sokakları, sokak çeşmeleri, birbirine değecek kadar yakın çatılı evleri, kafesli-cumbalı pencereleri ile camileri, hanları ve teneffüs edilen havası ile Türk’tür Lefkoşa.

Portakal ve limon ağaçları Lefkoşa’da da vardır ama Lefkoşa demek yasemin kokusu demektir. Lefkoşa’da aşklar, portakal çiçeği ile değil, yasemin çiçeğinin kokusu ile yaşanır.

(Yoksa Güzelyurt’ta ya nişanlısının gelmesinin bekleyen gelinlik kızların ya da çok yaşlı ninelerin bir ipliciğe sıra sıra dizdiği yaseminlerin kokusu mudur taa Lefkoşa’ya kadar gelen?)

Yastık altlarında yaseminlerle uyunur Lefkoşa’da yahut çok sıcak yaz gecelerinde evin bir köşesinde biraz çukur bir kâseye su konulup içine atılan ful çiçekleriyle nefes alınmaya çalışılır.

Girne’de arabesk sırıtır da, Lefkoşa’da hiç de öyle değildir. Yasemin kokularına Tülay’ın “İkizimiz bir fidanız”ı karışınca, o saniyede 1974’e dönüp burnunuzun direğini sızlatacak bir nostaljiyi yaşamaya başlarsınız. Aslında özlediğiniz, bazen Samanbahçe’nin o 15’inci yüzyıl sokaklarının çok sıcak, çok elektriksiz ama pırıl pırıl yıldızlı bir ilerlemiş gece saatinde yaşanan nahif ürpertiler, belki de 14’üncü yüzyıldan kalmış gibi duran bir buzdolabının yanı başında hayâl bir elden ikram edilen kahvenin tadı, bazen de bir Ocak öğle üstü kemiklerinizi güneşte ısıtarak duvara dayadığınız iskemlede sineklenmektir.

Kısacası uçup giden, ama uçup gitmesine hiç pişman olmadığınız gençliğiniz, genç gönlünüz, uçarı kalbiniz, başınızda efil efil esen kavak yelleridir.

Lefkoşa Osmanlı’dır dedik ya, Osmanlı camisiz olamayacağı gibi Lefkoşa da camilerinde bayrak olmadan düşünülemez. Her minarede bir Türk bayrağı…

Bilmem minareyle bayrağın bu kadar birbirine yakıştığını hiç fark etmiş miydiniz?

Çok eski bir aile fotoğrafında gördüğüm, görünce hayretler içinde kaldığım gibi, iki minarenin arasında “God Save the Queen-Tanrı Kraliçeyi Korusun” yazılı mahyanın hıncını çıkarır gibi Selimiye’nin minarelerinde dalgalanır durur Ay-Yıldız’lı Gök-Bayrak.

Lefkoşalılar, sakin, ağırbaşlı, efendidirler dedik…

Lefkoşalılar tarihi yaşarlar. Lefkoşa tarihi biraz da bütünüyle Rum’a karşı yürütülen milli mücadele tarihidir. Şu köşe başında Ruso’lar şehit olmuştur, şu kahvenin kapısına bir gece motosikletli EOKA’cı Rumlar bomba atmışlardır ve şansınız varsa o bombada bacağı kopan bir orta yaşlı insanı şimdi aynı kahvede kahve içerken görebilirsiniz.

Lefkoşa’da akşam, yahut sıcak yaz günleri ikindi vakti kahvelerde veya evlerde öğle uykusundan sonra akşam serinliğinde hep o mücadele yılları anlatılır. Girne’de de aynı şeyler konuşulur, konuşulur ama artık o kahveler ve o köşeler, Limasol’da, Baf’ta, Larnaka’da kalmıştır, ötede kalmıştır, hayâl gibidir.

Fakat lefkoşa’da hayâl değil, elle tutulur.

1963’te Papaz’ın ambargosu esnasında Anavatan’dan Kızılay aracılığı ile gönderilen erzak çuvallarının nasıl dağıtıldığı, yetmeyen erzak açığını kapatmak için herkesin evinin önündeki bir karış toprakta nasıl sebze yetiştirdiği anlatılır çaylar içilirken. Haşlanmış börülce yanında konserve balığın; ki o kıtlık günlerini en gözde yemeğidir, tadı gelir yerleşir damaklara.

Lefkoşa hüzün, fedakârlık, sıcaklık, yaz gecelerinde çıkan tatlı bir serinlik ve birlik ruhu, dayanışma, mücadele ve mukavemet demektir.

Neticede Lefkoşa biraz Kürdili hicazkâr ama daha fazla Hüzzâm bir bestedir.

YENİ KIBRIS- Haziran 1986, Sayı: 9

 

 

 

57′NCİ ALAY HER YERDE

HEPİMİZ 57′İNCİ ALAY’IN NEFERLERİYİZ

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.