Dr. Ali Sak

“Darbe”, lügatımda bulunsa da, kullanmadığım bir kelime olmasına rağmen, bilim ile birlikte kullanmam benim için ne kadar güç, aşağılayıcı ve bir o kadar da ruhumu sıkan bir olgu olduğunu tahmin edemezsiniz, hele bir de bilim insanıysanız eğer bu size çok daha zor gelir. “Bilim ve darbe”, “ateş ve barut”, “melake ve şeytan”, aynı cümleye sığdırılsalar da, içime sinmeyen bir birliktelik. Sahi darbe deyince insanın aklına ne gelir? Birileri yönetime el koyarlar, akabinde demokrasi rafa kaldırılır, özel mahkemeler kurulur, karşıt düşünceler ayıklanır, sabahın köründe ansızın evler basılır; gözaltılar, sorgulamalar, basılmış veya basılmamış kitapların toplatılması, düşünce suçluları, sudan bahanelerle tutuklamalar, işlemediğin suçu itiraf etmen için işkenceler ve gizli tanık ve uyduruk kanıtlarla yargılamalar; insan onurunun hiçe sayıldığı zifiri karanlık ortamlar gelir insanın aklına. Kısaca, “darbe insan hayatını karartmaktır.” Karanlığa karşı ışık yakanlara da bu dönemlerde “faso fisodur, gulu gulu dansı yapıyorlar” denir. Pekala bilim deyince insanın aklına ne gelir? Kısaca tarif edecek olursak “bilim insan hayatını aydınlatmaktır.” Bilim, çeşitlilik ister; yani hiç bir siyasi veya dini görüşe bağlı değildir. Bilim, süreklilik ister; yani bilgi edinimi zaman zaman yavaşlamış olsa da asla durmaz. Bilim, doğrulanmayı ister, yani bilgide mutlak doğru olmaz. Bilimsel gelişmenin olmazsa olmaz koşullarından en önemlisi özerk ve bağımsız bir ortamın yaratılmasıdır. Bilim, her şeyden önce hayal kurabilmektir; yani teoridir. Akabinde oyunsal bir yöntemle (deneylerle) hayal ettiğimiz veya gözlemlediğimiz olguları doğrulama veya yanlışlama süreci, yani araştırmadır. Bilim, deneysel ve düşünsel yollarla gözlemlediğimiz veya sezinlediğimiz olgular üzerine adım adım bütünsel bir bilgiye varmaktır. Özetlersek, bilim gözlenebilir veya sezilebilir olguları belirgin özellikleriyle tanımlamak ve bu olgular arasındaki ilişkileri açıklayarak genel ilkelere (teorilere) varma ve bunları test ederek, hiç bir siyasi, dini veya ekonomik çıkarlar olmaksızın, doğru veya yanlış olup olmadıklarını ortaya çıkarmaktır.

Pekala yukarıdaki başlıkta neden birbirine zıt olan iki olguyu aynı cümle içinde kullandım? İşte size bilimin can çekiştirdiği İslam ülkelerine karşın muassır medeniyetler hedefine odaklanan Türkiye Cumhuriyetinde son yıllarda “bilime vurulan darbeden” örnekler.

 

Feza Gürsey Enstitüsü örneği

Matematik ve Kuramsal fizik alanında çalışma yapan ve daha önce Boğaziçi ve TÜBİTAK’a bağlı olarak 1983 yılında Erdal İnönü tarafından Temel Bilimler Araştırma Enstitüsü adı ile kurulan enstitü 1996 yılında Kuramsal fizikçimiz Feza Gürsey’in onuruna Feza Gürsey Enstitüsü (FGE) adı ile çalışmalarına devam eder. Dünyadaki bu gibi bilim enstitülerinin benzer ana hedefleri vardır. Enstitüler üniversitelere göre daha esnektir; bilimsel toplantılar, doktora sonrası çalışmalar ve ziyaretçi programları daha kolay düzenlenir. Üniversitelerde verilemeyecek doktora seviyesi araştırma dersleri sunulur. En önemli görevlerinden birisi de enstitülerin bilim camiasının buluşma yerleri olmasıdır. Burada taze yeni bilimi, daha geniş bir bilim adamı kitlesi ile buluştururlar ve yeni bilim adamı neslinin kendi içinde daha büyük bir ortak payda ile yetişmesini sağlarlar.Kuramsal fizik ve matematik üzerine ülkemizde örneği olmayan ve Boğaziçi Üniversitesi Kandilli yerleşkesi (kampüsü) içinde yer alan FGE çalışmalarına ciddi ölçüde düşürülen eleman sayısı ile bundan böyle Gebze’de devam etmesi için TÜBİTAK tarafından zorlanıyor. Bu enstitünün akibetine bir şekil son vermek demektir. Oysa gerek bilimsel yayın sayısı gerekse ulusal ve uluslararası saygınlığı yüksek olan bu kurum, bilim ölçeklerine göre oldukça başarılı sayılabilir. FGE ile aynı yılda Kore’de kurulan benzer bir enstitüyü (Korea İnstitute of Advanced Sciences, KİAS) karşılatıracak olursak eğer karşımıza şöyle bir tablo çıkmakta. Her ikisi de 1996’da kurulan FGE ve KİAS’ın istihdam ettikleri bilim insanı sayıları kuruluşlarından bu güne şu şekilde değişmiştir: FGE: 29’dan (1998) 6’ya (2009) ve 2011 de 4’e düşmüş, KIAS ise 6’dan (1996) 120’ye (2009) çıkmıştır. Buna karşılık kişi başına yapılan yayın sayısı FGE’de 0,75’den (2000) 1,95’a (2008) çıkmıştır, KIAS da ise aynı dönemde 1,75 den 1,5’e düşmüştür. Her iki kurumu da değerlendirecek olursak, FGE’nin kaynakları kısıtlı, bilimsel personeli sayıca az, bütçesi dar ancak FGE buna rağmen kişi başına makale sayısında, kişi başına bilimsel toplantı sayısında kendisinden çok daha üstün olanakları olan KİAS ile yarışabilmektedir. Pekala, bu FGE örneği mevcut siyasi iradenin bilime karşı veya farklı bir deyimle, bilimin özerkliğine karşı tutumunu açıklayabilecek ölçütte mi?

 

 

Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu örneği

2003 yılında TÜBITAK başkanlığına, bilim kurulu tarafından seçilen Prof. Namık Kemal Pak başbakanlık tarafından onaylanmadı. Onun yerine, TÜBİTAK kanunu değiştirilerek, takip edebildiğim kadarıyla hiç bir tane uluslararası bilimsel yayını olmayan, Prof. N.Yetiş getirildi. Nitekim bu uygulama dünyanın en ünlü ve etkin bilim dergisi “Nature” tarıfndan “bilime siyasi baskı” olarak nitelendirildi. Ve bilime vurulan bu siyasi darbenin sonucu oldukça vahim. Hatırlanacağı gibi 2009 ylında TÜBITAK’ın yayınladığı Bilim ve Teknoloji adlı dergisindeki evrim teorisi ile ilgili makaleyi ve DARVİN’in kapak resmini son anda siyasi bir baskı nedeniyle çıkarmasına ve bu makaleyi hazırlayan kişinin derhal görevden alınmasına, yukarıda bahsettiğim gelişmeler neticesinde, hiç şaşırmıyorum. Pekala bu, Türkiye’de son dönemde bilimin siyasi ve dini baskı altına alınma olayı olarak mı görülmeli?

 

Türkiye Bilimler Akademisi örneği

Hükümetin son kanun hükmündeki kararnamelerle Türkiye Bilimler Akademisi’nin de (TÜBA) özerkliği ortadan kaldırılmıştır. Yapılan değişikliğe göre Bakanlar Kurulu’nun TÜBA’ya dolaylı olarak üyelerinin çoğunluğu Başbakan tarafından belirlenen TÜBİTAK Bilimler Kurulu üzerinden atama yapılması sağlandı. Cumhuriyet gazetesinin haberine göre, 300 üyeden oluşan TÜBA’ya 100 üye TÜBİTAK Bilim Kurulu, 100 üye YÖK tarafından atanırken, 100 üyeyi de akademinin kendisi seçecek. Bu düzenleme nedeniyle TÜBA’da 50’ye yakın bilim insanı istifalarını belirtmiştir. Geriye kalanlar ise elde edecekleri yıllık ek 20 bin TL ödenek sebebiyle bilimin özerkliğine karşı vurulan darbenin getirdiği onursuzluğu sinelerine çekmişlerdir. Bundan sonra hükümetin arzu ettiği şekilde bir TÜBA olacağını vurgulayan ve uluslararası camianın olaya tepki gösterdiğini söyleyen TÜBA’nın mevcut başkanı Prof. Dr. Yücel Kanpolat özerk bir bilim akademisnin ülke geleceği için önemli olacağını söylerken “demek ki bağımsız bir akademiye ihtiyaç yokmuş” demeyi de ihmal etmedi. Pekala bu, bilimin siyasi iradeye bağlı hale geldiğinin bir göstergesi midir?

 

Rektörler ataması ve Üniversiteler Arası Kurul örneği

Bilime bir başka kurum aracılığı ile de kısıtlama getirilmektedir. Üniversiteler Arası Kurul da, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün özellikle muhafazakar kesimden seçmiş olduğu Üniversite rektörlerinin çoğunluğu nedeniyle, kadrolaşmış durumdadır. Bu kurul yeni yetişecek bilim insanlarının önünü açabilecek doçentlik jürilerini belirlemektedir. Hürriyet yazarı Yalçın Doğan’ın köşesinde 5 Kasım 2011’de vermiş olduğu bilgilere göre doçentlik jürilerinde artık alanlarında bilimsel manada sözü geçen üniversitelerden hiç bir profesör yoktur. Örnek vermek gerekirse cerrahi tıp bilimleri komisyonundaki üyeler (parantez içinde Sabancı Üniversitesinde yapılan araştırmaya göre üniversiteler arası kalite sıralaması verilmiştir): Bezm-i Alem (ilk 73 de yok), 18 Mart (55.), Ege (14.), Gazi (25.) ve Atatürk (20.) Üniversitelerinden. Nerede aralarında başarılı ve köklü olan Hacattepe (7.), Cerrahpaşa (18.) , Ankara (12.) Üniversiteleri? Yalçın Doğan’ın belirttiği gibi köklü üniversitelere “oralarda bizden olan az” sebebiyle doçentlik jürilerinde yer verilmiyor mu? Acaba “komisyonlarda bizden olan olmalı ki, bizden olan jürüleri seçsin, jüriler de bizden olanı doçent yapsın”. Pekala, bu mantık FGE, TÜBİTAK, TÜBA, Üniversiteler Arası Kurul, YÖK’de böyle mi?

 

Son olarak da demoklesin kılıcı gibi duran Yüksek Öğretim Kurumu örneği

YÖK konusunda söylenecek fazla bir şey yok. YÖK Başkanı Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan’ın sadece iki beyanatı özerk üniversite anlayşı konusunda her şeyi anlatmaktadır. Sayın başkan Danıştay’ın katsayı konusundakki ret kararını değerlendirirken “Öğrencilerin mağdur olmaması için gerekirse hukukun etrafını dolanırız” diyebiliyor. Bir başka beyanatında ise “Kamuoyunda takdir toplayan bir başka icraatımız, başörtüsü ve kılık-kıyafet serbestisiyle alakalıydı. Bunu, üniversite özerkliğinin bir şartı olarak gördük ve yapılan uygulamayı hiçbir zaman tasvip etmedik. Şimdi üniversitelerimizin neredeyse tamamında mesele halledilmiştir. 30-35 civarında hocamızın hala buna karşı duruşu var, onları yakından takip ediyoruz. Yakında bu mesele de hallolmuş olacak.” Hocalarını yakından takip ettiren ve belkide dinlettiren bir YÖK başkanı. Nasıl bir özerklik anlayışı ama?

 

Kişisel olarak gerek dini nedenlerden, gerekse başka nedenlerden dolayı bir çok bilimsel teori veya verilere muhalif olabilirsiniz. Ama şunu hiç unutmamak gerekir ki bilimde asla sansür, baskı, takip olmaz; bilime asla siyasi veya dini gem vurulmaz. Etik kurallar nedeniyle elbette bir takım yasal kısıtlamalar olabilir. Fakat bilimsel etik gereği, bilimsel özgürlük, istisnalar hariç, ne siyasi ne de dini gerekçelerle sansüre uğratılamaz.

 

Yorum Gönderin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.