ATEŞTEKİ KESTANELER

Hüseyin MÜMTAZ

Dün Tunceli’de iki polis şehit
edildi, bugün Ordu-Mesudiye’de bir PKK’lı ölü ele geçirildi.

İstanbul’da her gece araçlar
kundaklanıyor.

Bırak(may)ın güneydoğusunu
memleketin, fakat Karadeniz’de bile halkın yaylalara çıkmasını, dağları aşıp
Anadolu’nun iç bölgelerine ulaşmasını engellemeye çalışıyor PKK, halkta
bıkkınlık-ürkeklik-endişe yaratmaya çalışıyor.

Trabzon’dan Gümüşhane’ye,
Giresun’dan Sivas’a, Ordu’dan Tokat-Amasya’ya gitmeyin diyor; taa Samsun’dan
dolaşın..

Güneydoğu’da “demokratik özerklik” ilan ediliyor, “uluslararası
topluma çağrı” yapılıyor, vergi vermemekten, kendi kolluk güçlerinin
kurulmasından, valileri kendilerinin seçmesinden bahsediliyor;
ikmal-tahliye-geçici barınma-tedavi ile “her türlü” lojistik ve siyasi desteğin
sınır ötesindeki Kandil’den sağlandığı biliniyor.

Ama öte yandan Haziran Ayı’nda Ankara’da bir helikopter pisti başında
Ricciardone’nin telaşla başlattığı ve seçimler sonrasına ertelendiği anlaşılan
süreç de işlemeye devam ediyor.

“Dünyanın dikkatini çekmek için” Suriye’den “ilk yüz mülteci”
geldiğinde “özel görevli” Angelina Jolie palas pandıras bir Ricciardone
“Product” olarak Hatay’a gönderiliyor (ama künefemizi yememiş); her geçen gün
daha fazla mülteci gelmesi için neredeyse dibi kırmızı mumlu davetiyeler yollanıyor..

Ama olmuyor, bunca çabayla gelen 15.000 kişinin 8.000’i geri dönüyor,
kalanlarsa her gün her türlü huzursuzluğu çıkarıyor.

Kandil; a) “Amerikan kontrolündeki”,b) “Bölünmüş Irak’ın Kuzeyindeki”,
c) “Bölgesel yönetimin sınırları içinde” olduğu için bizim “dışişimiz” oluyor…

Fakat “Dışişleri” Bakanımızı, Suriye’deki “içişlerimiz” için Şam’a
gönderiyoruz..

Onu göndermeden Hillary arıyor, Ricciardone beraberinde “ABD Dışişleri
Bakanlığı’nın Suriye konusundaki en tecrübeli diplomatlarından” Fred Hof’la
beraber “acul bir takım ziyaretlerde” bulunuyor.

Dâvutoğlu’nun Şam’a gönderilmesinden önce “ulaştırılan” mesaj çok
sert; öyle sert ki, neredeyse bir adım sonrası “savaş”.

O kadar sert ki; baba Esat’a yıllar önce Hatay’da zamanın Kara
Kuvvetleri Komutanı’nın verdiği ve “içimizdeki İmralılı’nın” yaşadığımız
günlerde bizi rehin almasına neden olan süreci başlatan mesajla eşdeğerde.

Oğul Esat; Dâvutoğlu gitmeden “Siyaset ve Medya Danışmanı Bayan Dr.
Bouthina Şaban” vasıtasıyla cevap veriyor;

“Eğer Türk Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu Suriye’ye sert bir mesaj
iletecek olursa sivillere, ordu ve polis üyelerine karşı silahlı terörist
grupların acımasız öldürmelerini ve cinayetlerini kınamayan Türkiye’nin tutumu
konusunda daha sert bir yanıt alır” diyor..

Oğul Esat, “terörist grupların acımasızca öldürme ve cinayetlerini
kınamayan” Türkiye’nin sert cevap alacağını söylüyor.

İyi de, baba Esat “kötü”, oğul Esat “iyi” değil miydi?

“İyi” oğul Esat’la daha geçen yıl “Türkiye ile Suriye arasında çeşitli
alanlarda tam 51 adet işbirliği anlaşması ve mutabakat zaptı” imzalamamış
mıydık?

(Kırk yıllık “Esat’ın neden son haftalarda âniden “Esed” haline
sokulduğunu da anlamış değilim.)

Rivayetler muhtelif.. Örneğin bir “tampon bölge”, problemleri hallede(bile)cekmiş.

Biz Özal’lı yılların, “Saddam’ın giremediği” Çekiç Güç’lü, 38’inci
Paralel’li tampon bölgenin “Bölgesel Peşmerge Devleti”ne olanak sağladığını
bizzat yaşamış bir nesil değil miyiz?

Peki acaba “kuzey Suriye”deki muhtemel bir tampon bölge; sakın
“Irak’ın kuzeyindeki” benzerinin Akdeniz’e ulaşmasını sağlayacak bir
koridor-pencere’ye yol açmasın?

35 yıldır yazılarımızı okuyanlar “milli hedef” gerektirdiği zaman
“askerî güç”ün kullanılmasına karşı olmadığımızı anlamışlardır.

Önce İmparatorluğu “savaşarak” korumaya çalışmış, sonra Türkiye Cumhuriyetini
“savaşla” ve “savaşarak” kurmuş olan Atatürk ne demişti;

“Harp zaruri ve hayati
olmalıdır Hayat-ı memleket tehlikeye ma’ruz kalmayınca harp bir cinayettir.”

“Milli hedef” gerektirdiği için Irak’a girmek iyidir, Amerikan milli
hedefleri gerektirdi diye girmek kötüdür.

Zamanında teskereye onun için karşı çıkmıştık. Çünkü Amerika Türk
askerini, Türkiye’nin olması gerektiği Türkmen bölgelerinde değil, Sünni-Şii
çatışmasının en yoğun olduğu Felluce’de görevlendirmek istemişti. Oraya da
birliklerin gidişine Kürtler; “Zinhar topraklarımızdan geçirmeyiz” diye karşı
çıkmışlardı.

“Hayat-ı memleket tehlikeye ma’ruzsa ve harp hayati ve zaruri ise”
askerin Suriye’de şöyle bir dolanıp gelmesini, gerekirse kışlamasını, gerekirse
orada “devamlı ordugâh”a geçmesini önce biz isteriz.

Ekranlarda birden boy gösteren “çakma uzman yorumcular” alınmasın
ama..

Ama bu sefer ateşteki kestanelerin hayli kızdığını…

Birilerinin de ateşe elini sokmamak için civarda-etrafta maşa aradığını
hissediyoruz.

9 Ağustos 2011

 

57’NCİ ALAY HER YERDE

HEPİMİZ 57’İNCİ ALAY’IN NEFERLERİYİZ

[email protected]

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yorum Gönderin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.