Göçün 50. yılında Türklere bakış açısı

Dr. Ali Sak

Birisinin adı „Hristiyan Demokrat“ diğerininki „Sosyal Demokrat“ olan bazı siyasi parti temsilcileri 90 lı yıllardan bu yana göçmenlere karşı tavır almaktadırlar. Sürekli uyum ve eğitim nakaratları atarak ve Almanya Türk Toplumunu uyutarak uzun vadeli planlarını gerçekleştirme peşindeler. Bunu yapabilmek için önce çağdışı köle yasasını (2007 de çıkan göç yasası) çıkararak Türklerin anavatanlarıyla bağlarını, ardından anadilini konuşma yasaklarıyla dilleriyle bağlarını ve nihayetinde dinlerini engelleyerek (cami yapımı yasağı, Alman İslamı gibi söylemlerle) din ve kültürleriyle bağlarını koparıp Alman toplumu içerisinde eritme (asimile) arzusundalar. Kendilerince göçmenlerin „değersiz“ gördükleri eğitimsiz, işsiz ve „erimeyen“ kesimi ise ürkütüp kaçırmak niyetindeler. Göçün 50. yılında Almanya’da özel ve Avrupada genel olarak gelinen nokta budur.

Alman toplumunun göçmen kökenli, bilhassa da Türk-İslam bağında olan tüm yabancılara nasıl baktıklarına son yıllarda nihayet hepimiz şahit olduk. Sarrazin adında bir Don Kişot sürdüler meydana ve Alman halkının yaklaşık 70%nin düşündüğünü, fakat bir türlü söyleyemediğini açıkça söylettiler ona. Türklerin ve müslümanların ne aşırı doğurganlığı, ne suçluluğu, ne tembelliği, ne de aptallığı kaldı. Tüm bunları söylerken „bizden birisi“ demeye bile dilimin varmadığı kimliğini yitirmiş insanlar da kendi çıkarları uğruna bu oyuna alet oldular ve hala daha nice Necla Kelekler çıkıyor ortaya. Ekonomi kötüye mi gidiyor? Suçlu Türkler ve müslümanlar. İşsizlik mi artıyor? Hedefte gene Türkler ve müslümanlar. Esmer birisi suç mu işledi? Suçlu hemen hazır, Türkler ve müslümanlar.

Zaten her fırsatta suçlu durumuna koyabilecekleri ve günah keçisi, ya da kara koyun olarak kullanabilcekleri bir kesim vardı: eğitimsiz, işsiz, asalak Türkler ve müslümanlar. Fakat seçme hakkına sahip olan Türk ve müslüman sayısı arttıkça bu tür saldırılar başka mecralara çekilmeye başladı. Son bir kaç yıldır Alman siyaset arenası bölündükçe marjinal sayılacak oy oranına sahip Türklerin oyu da değerlendi. Daha önceleri açıktan saldıran siyasiler bile (örneğin Hessen eyalet başbakanı Roland Koch) kinlerini gizlemeye çalıştılar. Fakat kendilerinin yapamadığını birileri mutlaka yapması gerekiyordu; kimse yapmıyorsa bile birileri bulunmalıydı. Bu görevi de Sarrazin ve medya üstlendi.

Kabul ediyoruz yabancı kökenli gençlerin suçluluk oranı yüksektir. Fakat suçluluk ırkdan veya soydan gelen bir olgu değildir ki. Zira suçlu doğulmaz, suçlu olunur. İstatistiklere göre birinci ve ikinci neslin suçluluk oranları (yabancı yasasından kaynaklanan suçlar dahilinde) Almanlara nazaran çok daha az idi. İlginçtir, yabancılırdaki suçluluk oranı Almanya’daki ikamet süresi arttıkça artış göstermektedir. Sonuç itibarıyla Türkler suçlu doğmadılar, Almanya’daki sosyalizasyon neticesinde suçlu oldular. Bunun nedenlerini araştırmadan her yeni doğan Türke ve müslümana potansiyel suçlu gözüyle bakılması hangi hristiyan öğretimine ve hangi demokratlık ilkeleriyle bağdaşıyor? Ondört ve yirmibir yaş arası gençlerde 1997-2006 yılları arasında suçluluk oranlarındaki değişmeleri karşılaştırdığımız zaman önümüze şöyle bir tablo çıkıyor: Bu süre içinde Almanlarda genel suçluluk oranı yüzde 10 artarken, yabancılarda yüzde 30 düşmüştür. Ağır suçlarda Almanların suç oranı yüzde 43 artış gösterirken, yabancılarda bu oran yüzde 2.6 düşmüştür (eyaletler içişleri bakanlığı toplantısı 2007 raporu). Bu gelişmeye rağmen nüfus oranına göre yabancıların suçluluk oranı Almanlara nazaran 2-3 kat olduğunu gizlemiyoruz. Bunun da elbette nedenleri vardır ve ayrıca araştırılmalıdır.

Sarrazin, Koch ve benzer çıkışlar yapanların söylemi hep aynı olmuştur “ben sessiz çogunluğun sözcüsüyüm”. Peki kimdir bu sessiz çoğunluk? Sessiz çoğunluk halkdır. Gerçekten de Alman halkının yaklaşık 70% Sarrazin’i gizliden veya açıktan onaylıyor. Bundan da öte, yukarıda adı geçen araştırmaya göre (Decker ve ekibi 2008) halkın yaklaşık 50%si milli menfaatler açısından güçlü bir tek parti ve 34%ü de tekrar bir „Führer“ (lider) arzuluyor. Acaba bu özlem sadece Alman halkına mı özgü? Acaba bu ve benzeri, göçmen azınlıkların haklarını ilgilerindiren konularda Almanya’da bir refarandum düzenlense sonuç ne olurdu? İşte göçün 50. yılında Almanya Türk Toplumu „yeniden var oluş“ mücadelesi vermek zorundadır. Fakat bu mücadelede kullanılacak „silahların“ niteliğini çok iyi belirlemesi gereklidir. Bu yolda kullanılacak en etkili ve kalıcı silahımız ise eğitimli, kültürlü ve kendi özgüvenine sahip genç nesiller yetiştirmektir.

Yorum Gönderin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.