Ana sayfa Orta Doğu ve Afrika Bahreyn

Orta Doğu’nun Kaderi

Bir soruyu döndürüp dolaştırıyorum sessizce; ‘Irak’ın edebiyatı olsaydı, şairleri ve yazarları olsaydı Irak’ın, Amerikan işgali böyle kolay olur muydu?’ Saddam Hüseyin’in altın kaplama duvarları olan sarayları, milyonlarca dolarlık silah koleksiyonları, heybetli heykelleri ve bütün gün afyon çiğneyerek tozun toprağın ortasında dolaşan binlerce Iraklı sormuyor mu bunu kendilerine? Neden Iraklı bir romancı çıkmadı? Neden Iraklı bir şairin doyulmaz mısraları ‘yok’?

Bir soruyu döndürüp dolaştırıyorum sessizce; ‘Irak’ın edebiyatı olsaydı, şairleri ve yazarları olsaydı Irak’ın, Amerikan işgali böyle kolay olur muydu?’ Saddam Hüseyin’in altın kaplama duvarları olan sarayları, milyonlarca dolarlık silah koleksiyonları, heybetli heykelleri ve bütün gün afyon çiğneyerek tozun toprağın ortasında dolaşan binlerce Iraklı sormuyor mu bunu kendilerine? Neden Iraklı bir romancı çıkmadı? Neden Iraklı bir şairin doyulmaz mısraları ‘yok’?

Oysa Muhammed’e şair demişlerdi Mekkeli’ler… Kuransa bir şiir kitabıydı. Ayetler birer büyü, bir sihrin kafiyeleriydi Araplar için. Sahabeler teker teker Müslüman olurken, Kuran okuyan hafizları şairlere benzetmişler, büyülenmişlerdi kendi ifadelerine göre. Kuran bozulmamış, bozulmayacak çünkü bir şiir gibi yek, büsbütün ve kâmildi Araplar’a göre.

Suud bir öykücü de yok petrolün topraklarında. Lübnan’lı bir masalcı da yok. Siz hiç Katar’da, çocuk edebiyatı diye bir şey duydunuz mu? Afganistan’da yazılıp onlarca dile çevrilmiş, dünya kütüphanelerinde baştacı edilmiş bir aşk okudunuz mu? Keşke Umman’lı bir kadın romancısı olsaydı dünyanın… Keşke Filistin’li bir bilim-kurgucusu olsaydı Orta Doğu’nun. Bahreyn’li bir şairin dilinden, yeni yetme aşkların nasıl da can yakıcı olduğunu okuyabilseydik keşke.

Bir soruyu döndürüp dolaştırıyorum sessizce; ‘Irak’ın edebiyatı olsaydı, şairleri ve yazarları olsaydı Irak’ın, Amerikan işgali böyle kolay olur muydu?’ Onca geniş topraklarda yüzbinlerce kerpiç evler, telgraf direkleri, kum yığınları, altlarında binlerce katman fosilden miras yakıtıyla Irak; bir tek, sadece bir tek bile şairin yok mu?

Şiir yazmak, şair olmaktan fazlasını gerektirir. Şair olmak da, şiir yazmaktan fazlasını gerektirir. Şiir için kelime arayıp duran bir şairin gözü, keskin nişancı olmaya elverişli değildir. Kelimelerini birbirine bağlamak için ipler ören bir şairin ipiyle, adam asmaca oynanmaz. Mısraları için sığınacak yer arayan bir şairin sığınağı ateş, barut ya da kan kokmaz. Şairin elleri titrektir, tetik çekemez. Mesela bir insanın başını, Allah-u Ekber diyerek kesemez şair. Bir kadının başını, boynunu, perçemlerini ve sürmelerini anlatmaya çalışır şair ama bunları ‘örtemez’.

Irak’ta dünyaca ünlü pek çok ressamın çalışmaları, devrik lider Saddam’ın sarayının mahzeninden çıkmıştı. Ancak koskoca saraydan bir tuval, birkaç fırça ya da boya çıkmamıştı. Koskoca Irak’tan bir şair çıkmadığı gibi, bir ressam da çıkmadı. Oysa sarı en güzel zemindir resimler için; uçsuz bucaksız çölün en güzel tonları. Bir kadının saçlarını Sam Yeli’nden daha naif ne uçuşturabilir? Uzun bir kervanın çıngıraklar sallayarak ilerleyen develeri, bir tuvale yakışmaz mıydı? Hurma tadan, palmiye gölgesinde ve vaha serinliğinde bir enstante, hangi ressamın fırçasına yabancı düşer? Irak’ın ressamları olsaydı, kolay mıydı işgal?

Öykü yazmak için öykülerle yaşar öykücüler. Küçüklüğü masallarla, gençliği öykülerle ve ileri yaşları romanlarla bezeli, yaşlı bir kütüphane gibi yaşar öykücüler. Siz kâğıda bakınca kâğıt görürsünüz, öykücü kâğıda bakınca odundan başlar, selilöze ilerler, hamurla devam eder ve kâğıdı önünüze bir kâğıtla birlikte serer. Hayalgücüyle kahvaltı ederler, düşgücüyle sevişirler ve rüyalarla doymuş karınlarına şükrederken, gözleri hep etrafı keser. Eşyaların hikâyelerine insanların öykülerini harman eder ve tütünlerine düğümler, serimler ve çözümler ilave ederek içerler.

Kerkük’e air birkaç Türk öyküsü dışında, koskoca Irak’ın ve Orta Doğu’nun öykücüsü yoktur. Üç beş sahabe kıssası, birkaç molla meseli ve uydurma karabasanlardan başka, o koskoca gökyüzünün altında bir hikâye doğuramamış Irak; Persler Leyla ile Mecnun’u yaşarken sen neredeydin?

Minareleri kurşunlanıyor ve seccadeleri eziliyorken Irak’ın, insanlar canlı bombalardan kaçıp cansız bombalara yakalanıyor ve onar onar can veriyorlardı.

Öldükleri yerler camiler, pazarlar ve şehir meydanlarıydı. Bir kent kürüphanesinde topluca ölen Irak’lı olmadı. Ya da serin bir çadır içerisinde birbirlerine şiirler okuyan Iraklı’ların, Amerikan füzeleriyle delik deşik edildiklerini duymadık. Çünkü bunlar olmadı. Iraklı’lar ya Cuma namazlarında, ya da pazarda sebze-meyve alırken can verdiler. Belki Irak Kitap Şenliği, Geleneksel Irak Okuma Günleri, Iraklı Ressamlar Sergisi gibi topluluklar olsaydı, o bombalar Amerika’nın elinde patlayacaktı, kim bilir? Dedim ya; bir soru dönüp dolaşıyor sessizce; ‘Irak’ın edebiyatı olsaydı, şairleri ve yazarları olsaydı Irak’ın, Amerikan işgali böyle kolay olur muydu?’

Iraklı’lar akın akın kaçıştılar işgal boyunca. Kamyonlardan insanlar çıktı. Sınırda yakalandılar, gümrükte ele geçirildiler. Sonra sıra sıra dizdik bunları yanyana. Suratlarına baktık. Ezik, kavruk, korku dolu bakışları suratlarına yapışmış Iraklı’lar, başlarını öne eğdiler. Mesela inşaatlarda çalışmak umuduyla terk etmişti topraklarını. Mesela hamallık yapacaktı. Ya da ne yapacağını da bilmeden, kamyonun kasasına tıkış tıkış binip gelmişlerdi. Kaçmışlardı topraklarından. Aralarında marangoz, tesisatçı, fayansçı, amele ve hamallar varken, bir tane şair çıkmadı, iyi mi? Yetkililer sormuşlardır; ‘Ne iş yaparsın?’ ‘Ne iş olsa yaparız’ demişlerdir. Fakat bir öykücüsü, bir romancısı, bir yayıncısı, bir şairi yoktu ki Irak’ın, kaçıp gelsin o da buralara. Kaçsın bombalardan, mayınlardan, şarapnel parçalarından ve kandan da, gelsin mısralarını beraber dizelim burada.

Yazar olmak kaçmamayı da beraberinde getirir. Herkes geçimle, çocukla, hastalıkla savaşırken, yazar bunların üstüne bir de yazmayı ekler. Ve her yazar verdiği savaşın gazisidir. Yazar olmak bir adım bile geri adım atmamayı gerektirir. O paragraf için adeta kan dökülür, burnu sızlar, kemikleri erir yazarın. Romanını memleketi gibi bilir. Karış karış gezer yazdığı sayfaları ve hiçbir kelimesini feda etmek istemez. Yazarın kâğıdı vatandır, kalemi kurşun. Yazarın öyküsü destanıdır, kurgusu bayrağı. Yazarın iki kapak arasında sığdırdığı, sadece bir kitap değil ana toprağıdır. Ve yazar vatanını işgale terk etmez. Sayfalarına el mürekkebi, ciltlerine özge elleri sürdürmez. Yazar olmak, yazdığı vatanı sevmektir. Ey Irak; bir tane de mi yazarın yoktu? Kaçsa da razıydık Amerikan postalından.

İşgal sonrası Irak, yeniden yapılandırılıyor. Topraklarına demokrasi, insan hakları ve ferdi hürriyetler ekmişler, büyümesini bekleyecekmişiz. Üstüne de alışveriş merkezleri, otobanlar, yollar, binalar, ofisler, parklar kuracaklar. Altından petrolü çekecekler, üstüne camlı binalar dikecekler. Kerpiç mezralar yıkılacak, yerine balkonlu apartmanlar yükselecek. Çadırlar yerle bir edilecek, yerine modern yapılar inşa edilecek. Buna modern Irak denecek. Buna işgal sonrası adam edilmiş modern Irak diyeceğiz. Şairi olmayan, yazmayanlarla dolu Irak’ta yüzbinlerce insanın kanı üstüne, ‘modern Irak’ inşa edilecek. Ben yine sormadan edemeyeceğim; ‘Irak’ın edebiyatı olsaydı, şairleri ve yazarları olsaydı Irak’ın, Amerikan işgali böyle kolay olur muydu?’

Bir şairi bölüp parçalamak, şairi olan bir ülkeyi bölüp parçalamaktan kolaydır. Bir yazarı kapı dışarı edebilir, elinden kalemini alıp çırılçıplak sokağa atabilirsiniz. Fakat yazarları olan bir ülkeyi elinizde anlaşmalarınız, casuslarınız, bombalarınız ve planlarınızla itip kakamaz, hor göremezsiniz. Şairler kimi zaman unutulur, ölür gider çoğu şair sessizce. Ama mezarlıklarında şairlerin yattığı bir ülkenin topraklarına, başka bayraklar dikemezsiniz. Yazarlar fakirdir, zar zor geçinir hikâyeleriyle ve çoğu beş parasız, sefaletle göçüp gider aramızdan. Fakat kütüphanelerinde kendi yazarlarından kitapları olan bir ülke, sizden de, sizin gibilerden de daha soylu ve zengindir. İstanbul’u yazan bir yazardır Boğaz’ı zengin kılan, geçen transit gemiler değil. Cunda’yı anlatan bir öyküdür Cunda’yı altından da değerli yapan, kıyılarındaki beş yıldızlı oteller değil. Ağrı’nın efsanelerini dillendiren nice şairlerdir onu yükselttikçe yükselten, başı dumanlı zirvesinden ibaret değil.

Keşke Iraklı bir kızın ümitsiz aşkına düşen fukara bir Iraklı delikanlının öyküsünü okuyup, iki yaşlı Iraklı’nın sevdasından dem vuran bir şiirle devam edebilseydik… Belki o vakit canlı bombalar, intihar saldırıları, etrafa savrulmuş insan parçaları ve ağlayan Iraklı çocuklar akmayacaktı gözlerimizden. Saddam eski bir askerdi, adamları asker, yönetimi askerler. Silahların gölgesinde debdebeli, gösterişli ve ölümün kıyısında dolaşıp duran bir hükümdarlık. ‘Modern Irak’ın’ yönetimi; askerler, aşiret liderleri, toprak ağaları, müteahhitler, ithalat zenginleri, mollalar. Meclislerinde şair var mı? Yok. Yönetimlerinde yazar var mı? Yok. Mesela bir gazetenin köşe yazarı bakan olabilmiş mi? Ya da neden bir şair İmar iskân bakanı değil? Şiir gibi kentler kurmak hayal mi? Modernlik toprağa ekilmiş demokrasi, milyon dolarlık alışveriş merkezleri ve yılan gibi uzayıp giden otobanlarla oluyor demek ki.

Irak özgür değil. Orta Doğu, Türkiye dâhil tutsaktır. Yazıldığı halde okunmayan, koskoca bir esaretin hikâyesi bu topraklar. Kendi esaretlerini bile okumayan insanların ülkesidir. Başkalarının özgürlüklerini okumaya çalışırken, kendi tutsaklıklarına bakar kör, burun kıvıranların vatanıdır. Yazarlar başkalarının hürriyetlerini değil, kendi esaretlerini yazıyor bu coğrafyada ve kimse okumuyor. Şairler insan haklarını değil ‘insanı’, demokrasiyi değil ‘üleşmeyi’, ekonomiyi, parayı, borsayı değil, bir güvercin kanadından aşağılarda gördüklerini yazıyor. Okuyan yok.

Sanki sorum kendiliğinden cevaplanıyor. Şairler ve yazarlar bir ülkenin şah damarına, kemiklerine, kaslarına, hücrelerine, hastalıklarına, cesaretine ve soyluluğuna yetmiyor. Bize gerek olan, okuyanlardır. Binlerce şair fışkırıyor gün be gün ve herkes Kerem oluyor, herkes Aslı’sını arıyor. Fakat anasının dizlerine diz çöküp dinler gibi okuyan ve böyle bir aşkın içinde kaybolup rüyaya dalan okuyucular teker teker vurulup ölüyor. Kalkınma diye bir mermi böğrünü deşiyor. Küresel ekonomi diye bir şarapnel parçası beynini parçalıyor. İttifaklar, stratejik ortaklıklar, sermaye, borsa, pazar obüsleri tek tek patlayıp tepesine yağıyor bu coğrafyanın ve okurlar cephelerde teker teker düşüyor. Modernite diye bir mayın döşemişler, Cemil Meriç’e giden yolda, basıp uçuruyor okuyucunun topuğunu. Aydınlanma diye kimyasal bir silahın havadaki tozu yüzünden, Yunus’u anlayamıyor zehirlenmiş okuyucu. Şairlerin tırnaklarıyla kazıdığı cephelerde saklanmış okuyuculara, içimizden casuslar yaklaşıyor sessizce. Arkalarından sinsice yaklaşıyor ve Hiçlik denen bir felsefenin süngüsünü saplıyor sırtına sırtına. Okurun gözleri kayıp gidiyor, önündeki Şems’ten kopuyor ve başka âlemlere dalıp düşüyor olduğu yerde.

Şairlerin ve yazarların gaz maskeleri var, görünmezdirler ve sizler bilmezsiniz. Şairlerin ve yazarların kurşun geçirmez yelekleri vardır, göğüslerini korurlar mermilerden ama sizler onlarla sarmaş dolaş olsanız da, hissetmesiniz yeleklerini. Şairlerin ve yazarların bitmez tükenmez cephanelikleri vardır. Mısraları baruttur. Kelimeleri tüfek, kafiyeleri kılıç, paragrafları toptur. Şairler hiç durmadan mühimmat üreten fabrikalar gibi size vatanınızı savunacak kurşunlar, yazarlar hiç durmadan bomba üreten imalathaneler gibi size topraklarınızı savunacak obüsler dökerler. Şairlerin gizemli, mistik ve ilahi kılıçları, kocaman ve parlak füzeleri ortalarından ikiye yarar ve cansız atar bir kenara ama siz fark etmezsiniz. Yazarların avuçlarıyla açtıkları siperlere sığınır ve cephedeki savaş ateşler halinde öbek öbek her yanı yakarken, siz romanların sırtınıza aba, midenize çorba ve yaralarınıza merhem olduğunu bilmezsiniz.

Irak işgal edildi. Ondan önce Afganistan, İran, Kuveyt işgal edilmişti. Pamuk Prensesi yoktu Irak’ın. Sindirella’sı yoktu Afganistan’ın. Peter Pan Kuveyt’li değildi. Hansel ve Gratel Kardeşler Orta Doğu’lu değil, Arap hiç değillerdi. Orta Doğu çocuklarının masallar yazıp anlatan, fabllar uyduran yazarları olmadı. O çocuklar ormanlar kralının aslan olduğunu, tilkinin kurnazlığını, karganın aptallığını, yılanın sinsiliğini, ayının heybetini, maymunun şaklabanlığını Iraklı yazarların masallarından okuyarak değil, Amerikalı askerlerin kurşunları altında can vererek öğrendi. Kral arslandı, tilki kurnaz, karga aptal, yılan sinsi, ayı heybetli ve maymun şaklabandı ama masallarda değil, ülkesini çiğneyen insanların taban izlerindeydi. Iraklı bir çocuk için Külkedisi’nin ayağına uygun gelecek ayakkabı değil, mayınla uçurulmuş topuğudur dert. Pamuk Prenses’le öpüşerek uyandıran prens değil masalsı olan, bedeni parça parça olmuş babasının etlerini toplayıp toprağa vermektir bir kez daha sarılıp öpemeden masal gibi. Irak’ın masallar yazan yazarları olmadı ama bir işgalin demokrasi, barış ve insan hakları masallarıyla yapılabileceğini okuyan çocukları oldu.

Şairler ve yazarlardan müstesna Irak, kolayca zaptedildi. O Irak ki bizden pek ırak olmayan Irak. Okumayan insanlar için giyinip kuşanıp, bir bayram sabahına hazırlanır gibi geçiyorlar kâğıtların başına yazarlar. Durmadan, bıkmadan ve usanmadan, sizin kâğıt dediğinize can veriyor şairler. Siz ses diyorsunuz, şair o sesten sedaya varıyor. Siz öykü diyerek dudak büküyorsunuz, yazar o öykü için ömründen veriyor. Dizi dizi yanyana kitaplarınız birer cephanedir evlerinizde ve dergiler birer militan gibi vurur kaçar düşmana ama bilmiyorsunuz. Hepsi ne için? Sadece bir süre daha o Irak, bizden ırak olsun diye.

Murat Serdar Arslantürk
* Bu makale The Fate Of Middle East başlığı ile 25.02.2011 tarihinde New York Times Forum’da yayınlanmıştır.

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here