Ana sayfa Yazarlar Ömer Sağlam

Giyim Kuşam Konusunda Din Referans Alınamaz!

“Kur’an’da Başörtüsü Yoktur” başlıklı yazımızda da bahsettiğimiz gibi; İslam’da başörtüsü bulunmakla birlikte, Kur’an’da bu konuda herhangi bir bilgi ve hüküm bulunmamaktadır. Elbette, “Kur’an’da yeri yoktur” diyerek, Müslüman kadının, tam 1400 küsur yıldır uygulaya geldiği ve çoğu kere dini inancına dayandırdığı bir geleneği de kimse görmezden gelemez.

Dedik ki; “Kur’an’da başörtüsü konusunda hüküm vardır” diyenler, büyük ölçüde yorum ve akıl yürütme ile bu sonuca varmaktadırlar. Çünkü Arap dilinin allâmesi sayılan büyük bilgin ve dil bilimci Ragıb El İsfahani’ye göre “Hımar” kelimesinin birincil anlamı “Örtü”, “Cilbâb” kelimesinin birincil anlamı ise “Gömlek”tir(1).

Buradan hareketle tekraren diyebiliriz ki; “Hımar” kelimesine (ki; Nûr 31’de çoğul olarak “Humur” geçmektedir) ve “Cilbâb” kelimesine (ki; Ahzâb 59’da çoğul olarak “Celâbib” geçmektedir) başörtüsü denilmesi, zorlama yorumlardan, kıyas ve benzetmelerden ileri gelmektedir.

“Hımar” kavramı hakkında yazımızın girişinde başlığını vermiş olduğumuz yazımızda yeterli miktarda bilgi verilmiştir. Onun için bu kavram hakkında tekrar bilgi vermeyi gereksiz buluyoruz. Ancak bazı yazarların ve İslam âlimlerin, Kur’an’da geçen “cilbâb” kelimesine de “başörtüsü” anlamı verdikleri görülmektedir. Oysa yukarıda gördük ki; Ragıp El İsfahani’ye göre “cilbâb” kelimesinin birincil anlamı, “gömlek”tir. Yani bir nevi vücuda giyilen dış elbise,.

“Kur’an Yolu” isimli DİB. Tefsirinde “cilbâb” denilen elbisenin, erkeklerin tacizleri karşısında, cariyelerle hür kadınları birbirinden ayırmak için, yani önleyici tedbir olarak giyilen bir dış elbise olduğu ve bu önleme işinin başka tedbirlerle sağlanması halinde, normal elbise giyildikten sonra ilave olarak “cilbâb” giyilmesine lüzum olmadığı belirtilmiştir(2).

Bu durumda da zaten “cilbâb” kelimesine “başörtüsü” demek mümkün değildir. Çünkü aynı yerde “Konumuz olan Ahzâb Sûresi’nden sonra inen Nûr suresindeki örtünme, devamlı ve iffeti korumaya yönelik bir farzdır. Burada emredilen cilbâb giyme ise asayişi korumayı ve tacizi önlemeyi hedefleyen geçici bir tedbirdir.” denilmekle, “cilbâb” kullanmanın farz olmadığı açıkça vurgulanmıştır.

Dolayısıyla; kadınlar için eğer başları örtmek bir farz ise bu iş için kullanılacak örtü “cilbâb” olamaz. Çünkü Diyanet, cilbâb’ın geçici bir örtü olduğunu söylüyor. Bazıları “cilbâb” kelimesini, entari, cibinlik ve çarşaf olarak da isimlendirmişlerdir. Günümüzde kadınlar tarafından kullanılan “pardösü”ler de herhalde “cilbâb” görevi gören birer dış elbisedir. Gerçi günümüzde cariyelik sistemi kalmadığına göre, cariyelerle hür kadınları ayırt etmede bir alamet olarak kullanılan “cilbâb” da ortadan kalkmış demektir.

Diyanet’e Göre Başörtüsü Takmak Dini Bir Vecibeymiş

Öte yandan bu konuda Diyanet’in bir ikiyüzlülüğünü de vurgulamakta galiba fayda vardır. Zira Diyanet’in fetvalarında kadınların başlarını örtmeleri “vecibe” ve “gereklilik” olarak zikredilmektedir. Bu “vecibe” ne demektir; “Farz” mıdır yoksa “vacip” midir? Diyanet bu konudaki yaklaşımını net olarak ortaya koymak zorundadır. Ortaya koymalıdır ki; bu konuda Müslüman kadının sorununa çözüm bulunmuş olsun. Zira eğer kadınlar için başlarını örtmek farz seviyesinde bir emir ise o zaman yaklaşımlar farklı, yok eğer vacip seviyesinde bir emir ise o zaman da farklı olacaktır. Şahsen ben, Diyanet’in başörtüsü konusundaki fetvasından kadınlar için baş örtmenin farz değil (olsa olsa) vacip olduğunu anlıyorum ve vacibin, gerektiğinde terk edilebileceğini ve bu bakımdan da başörtüsünün toplumda bir gerginlik ve çatışma unsuru olarak kullanılmasının yanlış olduğunu düşünüyorum.

Esasen Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Bardakoğlu’nun, kendisine uzatılan hemen her mikrofona söylediği şu sözler de bizim, Diyanet’in başörtüsü konusundaki kurumsal görüşü hakkındaki düşünce ve tahminlerimizi doğrular niteliktedir. Ali Bardakoğlu konu ile ilgili olarak şöyle diyor:

“Başörtüsü sorusunun din ile irtibatını görmemek için dini bilmemek ve Türkiye’de yaşamıyor olmak gerek. 14 asırdır kadınlar dini vecibe gördükleri için başlarını örtmüşlerdir. Kurumumuz da her dönemde ‘başörtüsü örtülmeli’ demiştir. Başörtüsü dini bir vecibedir, bir kadının başörtüsünü takması Müslümanlığın ön şartı değildir. Bir kadın başını örtse de örtmese de kendisinin Müslüman olduğunu söylüyorsa Müslüman’dır. Başörtüsü konusunu ve kadınların başlarını açmasını, Türk kadınlarının modernleşmesi olarak görmemek lazım. Bu görüş son derece yanlıştır. Başörtüsü laiklikle karşı karşıya getirilmemelidir. Pozitivist bir laiklik Türkiye için yanlıştır. Bunun en büyük zararı laiklik kavramına olmuştur. Sınırlayıcı laiklik ile başörtüsünü engellemeye çalışırsak, laikliğe haksızlık yapmış oluruz. Başörtüsünün dini konusunu açıklamaya yetkili kurum Diyanet İşleri Başkanlığı’dır. Bu sorunu laiklik ve modernite olarak ele almak son derece yanlıştır. Geçmişte kimse kimsenin dindarlığına karışmazdı. Artık daha iyi bir noktadayız zira sorun özgürlük olarak algılanıyor. Özgürlükten korkmamak ve birbirimizin özgürlüklerine saygı duymamız gere(3).

Dini vecibeleri başörtüsüyle sınırlandırmak da, başörtüsünü Müslümanlığın giriş şartı olarak görmek de doğru değildir. Dinin temel prensipleriyle çatışan sosyal hayata ilişkin hiçbir proje başarılı olamaz. Başlarını örtüp örtmemesi konusunda insanları kategorize edilmemesi gerekir. Türkiye özgürlükler ülkesi olmalı. Başörtüsünü Türk modernleşmesinin bir unsuru olarak görmeye başlarsak artık bu başörtüsünü tartışmalı bir alana ittik demektir. Aynı şey laiklik için de geçerli. Laiklik artık oturdu. Tartışma yukarıda var, aşağıda yok. Biz tutar da başörtüsünü laikliğin ihlali, başı açıklığı laikliğin gereği olarak sunmaya başlarsak, burada başörtü kavramı da laiklik de aşınma zeminine girer(4).

Ayrıca Diyanetin tefsirinde geçen “Konumuz olan Ahzâb Sûresi’nden sonra inen Nûr suresindeki örtünme, devamlı ve iffeti korumaya yönelik bir farzdır.” Lafı da galiba açıklanmaya muhtaç bir laftır. Örtünmenin farz olduğunu anladık da, farz olan bu örtünmenin vücudun hangi organlarını kapsadığını bir türlü anlayamadık. Peki, “farz” dediğiniz bu örtünmede, kadınlar için başın ve başörtüsünün yeri var mıdır yok mudur? Eğer varsa neden başörtüsü kullanmanın hükmünü “vecibe” veya “gereklilik” olarak geçiştiriyorsunuz? Yok, eğer gerçekten “vecibe” olduğuna inanıyorsanız, neden tefsirinizde “kadınlar için başlar dışında örtünme, devamlı ve iffeti korumaya yönelik bir farzdır” deyip, başı örtülmesi gerekmeyen el, yüz ve bazılarına göre de ayakların içine dâhil etmiyorsunuz?

Örtünmek Farzdır Ama Nasıl

İslam’da örtünmenin farz olduğuna ilişkin herhangi bir hüküm veya farz yoktur diyenlere de bir hatırlatmada bulunalım; namaz ibadetinin farzlarından birisi de “Setr-i Avret” tir. Yani avret yerlerinin örtülmesidir. Bildiğim kadarıyla “Setr-i Avret”in farz olması konusunda İslam âlimleri arasında hiçbir sorun ve ihtilaf bulunmuyor. İhtilaf ve tartışma, “Setr-i Avret”in kapsamı konusundadır. Bazı mezheplere göre, “Setr-i avret”in kapsamı ağır avret yerleri denilen ve kadın olsun erkek olsun insanların göbeği ile dizkapağı arasındaki bölge ile sınırlı iken, bazı mezhepler, “Görünen yerler müstesna vücudun her yeri örtülmelidir” diyerek kestirip atmışlardır. Bunlara göre kadınlar için baş bölgesi, yani saçlar, Setr-i Avret’in içine girer mi bilmem! Ancak din yorumcularının ekseriyetine göre gireceği muhakkaktır.

Peki, “Setr-i Avret”in kapsamı konusunda mezhepler arasındaki farklılıklar nereden kaynaklanmaktadır? Bu soru ve bu soruya verilecek cevap galiba konunun en can alıcı noktası olmalıdır. Bize göre “Setr-i Avret”in kapsamı konusunda mezhepler arasındaki farklılıkların temel sebebi, İslam bilginlerinin Nûr Sûresi’nin 31. ayetini nasıl yorumladıklarıyla yakından ilgilidir. Zira ayette teşhir edilmemesi ve örtülmesi açıkça emredilen yerler, “Ferçler” ve “Ziynetler”dir. Ziynet’in ne olduğunu “Kur’an’da Başörtüsü Yoktur” başlıklı yazımızda enine boyuna ele aldığımız için burada bir kez daha değinmeyi gereksiz görüyoruz. O zaman şimdi de “Ferç” kavramını bir miktar açıklamaya çalışalım. Ragıp El İsfahâni “Ferç” kelimesini şöyle izah etmiştir:

“İki nesne arasında bulunan yarık veya çatlak. İki bacak aralığı. (Sonradan) Kinayeli olarak ‘edep mahalli’ anlamında kullanılmış ve bu kullanımı o kadar çoğalmıştır ki en sonunda (bu kinayeli anlamı) neredeyse sarih anlamı derecesine gelmiştir.”(5). TDK Sözlüğünde ise “Ferç” kelimesi, doğrudan “Dişi canlılarda üreme organının dış bölümü, vulva” olarak tarif edilmiştir(6). Aynı sözlükte “Vulva” kelimesi ise sadece “Ferç” olarak tanımlanmıştır(7).

Arapça kökenli Ferç sözcüğünün Türk dilindeki yegâne karşılığı “dişilik organı”dır. Bu kelimeyi başka yönlere çekmeye ve Ragıb’ın sözlüğüne çevirmenlerce parantez içi açıklamalar konularak başka anlamlar yüklemeye hiç gerek yoktur. Dolayısıyla Allah, Kur’an’da Nûr Suresi’nin 31. ayetinde kadınlar için dişilik organları, yani ferçleri (ki; ilgili ayette “Fürûc” şeklinde çoğul olarak kullanılmıştır) ile ziynetlerini örtmeleri konusunda kesin emir buyurmuş, sonra da “Örtülerini yakalarının üstüne kadar sarkıtsınlar” diyerek en azından ziynetlerin nasıl örtülmesi gerektiğini tarif etmiştir. Ancak ferçlerin nasıl korunacağını açıklamamıştır. Daha doğrusu ferçlerin korunmasından neyi murat ettiği ilgili ayette net olarak açıklanmış değildir.

Meâlciler ve müfessirler, ayette “dişilik organı” yerine kullanılan “Ferç” kelimesini (muhtemelen biraz kaba ve galiz buldukları için) genelde açıkça zikretmezler ve ayetin ilgili kısmını “Namus ve iffetlerini esirgesinler” şeklinde anlamlandırmak suretiyle(8) biraz geçiştirmeyi tercih ederler. Yani bir anlamda Allah’ın açıkça “Dişilik organı” yerine kullanmış olduğu “Ferç” kelimesini, “Namus” ve “İffet” olarak tercüme etmek suretiyle sözüm ona edepli hale getirirler! Bu tavırlarıyla hâşâ Allah’ı edepsiz ilan ettiklerinin farkında bile değildirler bu insanlar. Oysa ayette açıkça “Ve yahfezne fürûcehünne” denilmektedir. Bunun anlamı kısaca “Dişilik organlarını muhafaza etsinler”, ya da “Dişilik organlarını (yabancılara karşı) gizleyip korusunlar” demektir. Görüldüğü gibi; ayette ziynetlerin ne şekilde örtüleceği, örtülerin yakaların üzerine kadar sarkıtılması şeklinde tarif edildiği halde, ferçlerin nasıl korunacağına ilişkin herhangi bir bilgi bulunmamaktadır. Ferçlerin muhafaza edilmesinden maksat, olsa olsa kadınların yabancıların yanında, bulundukları coğrafya ve iklim şartlarına göre avret mahallerini gizlemeleri, yani örtmeleri ve fuhuş ve zinadan uzak durmalarıdır.

Nûr 31’de dikkatleri çekmesi gereken bir ayrıntı vardır. O da Allah’ın, Müslüman kadınlar için açıkça “Ferçlerini muhafaza etsinler” şeklinde verdiği emirdir. Bu emirden çıkarılması gereken bir sonuç da galiba şudur: Demek oluyor ki; İslam öncesi Arap toplumunda kadınlar o derece rahat davranıyorlardı ki; yabancı erkeklerin yanında bile ferçleri, yani avret mahalleri görünecek şekilde açık saçık giyinebiliyorlardı. İbn Fazlan seyahatnamesinde bu konuda çok ilginç bilgiler vardır. Malum, İbn Fazlan M.922 yılında bir elçilik heyetiyle Türk yurtlarına seyahat yapan bir Arap seyyahıdır. Oğuzların ülkesine yapmış oldukları bir seyahat esnasında karşılaştığı bir olayı şöyle anlatıyor seyahatnamesinde:

“…Bir gün bir adamın evine misafir olmuştuk. Adam ve karısıyla beraber oturuyorduk. Kadın bizimle konuşurken bir aralık gözümüzün önünde avret yerini (fercini) açıp kaşımaya başladı. Biz utancımızdan yüzlerimizi kapayıp ‘Estağfurullah!’ dedik. Kocası güldü. Tercümana, ‘Onlara söyle; bu kadın onu sizin huzurunuzda açıyor. Siz onu görüyor ve koruyorsunuz. Sizden ona hiçbir zarar gelmiyor. Bu hareket, kadının onu örtüp de başkalarına müsaade etmesinden daya iyidir’ dedi”(9).

Görüldüğü gibi; İbn Fazlan, Türk Oğuz kadınının yabancıların yanında fercini, yani dişilik organını rahatlıkla açabildiğini söylüyor. Dikkat edin lütfen yıl M. 922. Yani Medine’de nâzil olan Nûr Sûresi’nden en az 300 sene sonrasından bahsediyoruz. Oğuz kadınından en az 300 sene önce, yani bahse konu ayetin gelmesinden önce yaşamış Müslüman Arap kadını ile bunların çağdaşı olan ve aynı kültür dairesi içinde bulunan İslam dışı Arap kadınlarının da ferçlerini hiç çekinmeden yabancı erkeklerin yanında açmadıklarını kim söyleyebilir. Ya da en azından giyim kuşamlarına fazla özen göstermediklerini.

“Ferç” kelimesinin, istifade ettiğimiz kaynakta Enbiyâ 91 ve Mü’minûn 5. ayetlerin anlamı verilirken de yine “Irz” ve “İffet” şeklinde tercüme edildiği görülmektedir(10). Oysa örneğin Kur’an’da geçen kavramlar konusunda uzman olan R.El-İsfahâni’nin, “Ferç” kelimesine vermiş olduğu anlamlar içinde “namus”, “ırz” ve “iffet” kavramları asla geçmemektedir. Bu, olsa olsa İslam âlimlerinin uydurmuş oldukları bir şey olsa gerektir. Yani bu insanlar, farkında olmadan hâşâ Allah’ı bile edepli olmaya davet edecek derecede cüretkâr davranmaktadırlar. Oysa Allah, eğer ilgili ayetlerde (Örn. Nûr 31, Enbiyâ 91 ve Mü’minûn 5) namus ve iffeti kastetmiş olsaydı, herhalde “hayâ”, “iffet”, “irz(ırz)” ve “nâmûs” kelimelerinden birisini kullanırdı. Çünkü bu kelimelerin tamamı zaten Arapça kökenli kelimelerdir.

Ancak yapmış olduğumuz incelemede, belki de bir istisna olarak Ahzâb Sûresi’nin 35. ayetinde “Ve’lhâfiziyne fürûcehum ve’lhafizât” buyrulmuştur. Bunun anlamı “Irzlarını koruyan erkekler ve (ırzlarını) koruyan kadınlar…” şeklinde verilmektedir. Yani bu ayette “Ferç” kelimesi öncelikle erkeklere izafe edilmiştir. E erkeklerde de dişilik organı olmayacağına göre, bu durumda konunun uzmanları “Ferç kelimesinin bir anlamı da ‘iffet’ veya ‘ırz’dır” diye düşünmüş olmalıdırlar. İsfahanlı Ragıp, eserinde “Ferc” kelimesinden mütevellit “Fericü” kelimesini, “(Oturduğunda) edep yeri devamlı açık, ortada olan (adam)” şeklinde açıklamaktadır.

“Ferç” kelimesinin, “dişilik organı” yerine “Namus” veya “İffet” şeklinde anlamlandırılmasının ne sakıncası vardır diyenler olabilir. Bunlara cevabımız şudur; eğer “dişilik organı” yerine “namus” veya “iffet” kavramları kullanılacak olursa, kadınlar için örtülmesi zorunlu yerlerin sınırı ortadan kalkar ve kadınları İran ve Afganistan’da örnekleri bolca görülen, son zamanlarda ülkemizde de hızla çoğalan peçeli, çarşaflı ve yaşmaklı kadınlar haline sokarız. Çünkü bu tür kavramlar, kırkambar türü kavramlardır. Çapı, çevresi, şekli, biçimi, boyutu, ebadı ve gözle görülür bir tarifi yoktur bu tür kavramların. Tanımı herkese göre değişir. Kırkambar misali elinize ne geçerse içine atabilirsiniz. Ayrıca, “dişilik organı” kavramı yerine “namus”, “ırz” veya “iffet” kavramlarını kullanırsak, kendimizi Allah’ın yerine koyarak, Allah’ın çizmiş olduğu hududu kendi aklımıza göre genişletmiş ve Allah’a yalan isnatta bulunmuş oluruz. Allah’ın göndermiş olduğu hükümlerin sınırlarını genişletmek ve böylece Kur’an’da olmayan hükümler ihdas etmek de herhalde dinden çıkmak ve küfür olacaktır. Bu türlü küfür de muhtemelen Allah katında, O’nun göndermiş olduğu hükümleri kabul etmemekten ya da daraltmaktan kaynaklanan küfürden daha az cezayı hak etmeyecektir.

“Ferç” kavramını “namus” ve “iffet” olarak anlamlandırmanın bir başka önemli sakıncası da, kadınlar için namus ve iffet kavramını, İsfahanlı Ragıb’ın tabiriyle onların iki bacak arasına, yani edep mahallerine indirgemek, kadınlar için namus olgusunu sadece onların iki bacak arasıyla sınırlandırma tehlikesidir. Dolayısıyla; böyle bir yaklaşım, kadınlara alabildiğine cinsel özgürlük tanımak anlamına gelecektir. Herkes tabirimi mazur görsün lütfen; böyle bir yaklaşım, kadınlara, “karşı cinsle öpüş, koklaş, sarmaş, dolaş, ancak iki bacak arasını muhafaza et” demekle aynı anlama gelmektedir. Son yıllarda ülkemizde de hızla yaygınlaşıp, zinanın suç olmaktan çıkarılmasıyla iyiden iyiye alenileşen ve “flört” veya “düzeyli birliktelik” adı altında yaşanan çarpık cinsel ilişkilerin bir sebebi de bu türlü yaklaşımlar olsa gerektir.

Araplarda Başörtüsü Zaten Vardı Öyle mi?

Burada “Başörtüsü zaten vardı. Nûr Sûresi’nin 31. Ayetiyle, bu örtünün yakaların üstüne kadar örtülmesi emredilerek, bir anlamda örtünmenin şeklinin tarif edildiğini” iddia edenlere de bir cevabımız vardır. Hayır, Kur’an’da bu yönde açık bir hüküm bulunmuyor. Eğer “Başörtüsü zaten vardı” lafından maksat, bu örtünün kadîm Arap kültüründe var olduğunu, ilgili Kur’an ayeti gelmezden önce de Arap kadınının başörtüsünü kullanmakta olduğunu anlatmaksa, hayır, bundan hiç kimse emin olmamalıdır. Çünkü kadim Arap kültüründe, kadın ve erkek giysisinin şekli konusunda elimizde fazla bilgi yoktur. Bulunan bilgilerse, büyük oranda günümüz Arap kültüründen hareketle yapılan yorumlardan ve tahminlerden ibaret bilgilerdir. Yukarıda İbn Fazlan seyahatnamesinden hareketle yapmış olduğumuz yoruma dikkat edin lütfen.

Eğer, bu örtü eskiden beri Arap kadını tarafından kullanılıyordu diyenler, Arap yarımadasının sahip olduğu iklimden ve çevre şartlarından hareketle böyle diyorlarsa bu insanlar en azından şehir hayatına mensup kadın ve erkekler için yanılıyorlar demektir. Kırsalda, yani çölde yaşayan Arap kadını, haydi sıcaktan veya toz-topraktan korunmak için başörtüsü kullanıyordu diyelim, peki şehir merkezinde, zenginlerin konaklarında veya çadırlarında, köşk ve saraylarda güneşin ve tozun etkisinden nispeten uzak olarak yaşayan kadınlar neden başörtüsü kullansınlar ki? Üstelik başta şarap olmak üzere; sarhoşluk veren her şeyin serbest olduğu, kadınların tamamıyla birer zevk aracı ve satılık eşya muamelesi gördüğü, her türlü ahlaksızlığın diz boyu olduğu bir toplum düzeninde, daha doğrusu toplumsal düzensizliğin hüküm sürdüğü bir ortamda kadınlar neyi kimden gizleyeceklerdi? Düşünün bir kere, Merhum Akif’in tabiriyle insanlığın, vahşi canavarlara taç çıkarttıracak biçimde yaşadığı, işret ve cinsel dürtülerin tavan yaptığı, sadece kadınların değil, küçük erkek çocuklarının bile cinsel arzulara kurban edildiği, kız çocuklarının canlı canlı gömülecek derecede değersiz yaratıklar olarak görüldüğü İslam öncesi cahiliye devrinden bahsediyoruz. Gerektiğinde canlı canlı gömülebilen kızlar bırakın başlarını, ferçlerini örtmeseler kaç yazardı. Cahiliye devri Arapları için doğurgan bir dişi deve, aynı durumdaki bir kadından muhtemelen çok daha değerli idi.

Onun için, başörtüsünü, İslam’a girişin ön şartı gibi savunanların, ileri sürdükleri bu tür argümanlar biraz sakat ve çürük gibi gözükmektedir. Üstelik “Göbek Dansı” gibi, kadınların açık saçık bir şekilde yaptıkları dansın, kadim Arap kültüründe var olduğu bilindiği halde, yani bu dansta giyilen giysinin, muhtemelen İslam öncesi Arap kadınının giymiş olduğu günlük kıyafet olduğu ortada iken, Arap kadınlarının binlerce yıldır başörtüsü kullandıklarını iddia etmek, en azından bana pek inandırıcı gelmemektedir.

Ekseri İslam âlimlerinin dile getirdikleri bazı bilgiler de sanırım “Başörtüsü İslam’dan önce de vardı. İslam, sadece kadının başörtüsünün nasıl örtüleceğini belirlemiştir” diyenlerin bu savlarını çürütücü mahiyettedir. Son derece güvenilir kaynaklardan istifade eden kimi İslam bilginlerine göre; 2. İslam Halifesi Hz. Ömer, cariyelerin cilbab (dış örtü) kullanmalarını önce yasaklamış sonra da bu yasağı kaldırmıştır(11). Hatta Hz. Ömer, başını örten bir cariyenin başındaki örtüyü zorla çıkarttırmıştır(12). Bazı kaynaklara göre, Hz. Ömer, başını kapatan bu cariyenin başına elindeki sopayla vurmuş ve “Bu da ne oluyor? Hür kadınlar gibi örtünmüşsün. Derhal örtünü çıkar” demiştir.

Bütün bu bilgilerin Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınlarında da bulunuyor olması ve çoğu Diyanet İşleri Başkanlığı’nın çeşitli kademelerinde halen çalışmakta olan uzmanlarca dile getirilmesi son derece önemlidir. Bu rivayetlerden anlaşılması gereken şudur:

Cilbâb, başörtüsü değildir. Ayrıca başörtüsünün İslam’dan önceki Arap kadınları tarafından kullanılıyor olduğu savı da doğru değildir. Eğer öyle olsaydı, Halife Ömer, bırakın başörtüsünü, cariyelerin dış elbiselerini bile çıkarmalarını hiç emreder miydi? Bu durumda, Halife Ömer’in, hür olsun cariye olsun, Arap kadınının binlerce yıldan beri kullanmakta oldukları örtüleri en azından cariyeler için terk etmelerini istemesi gibi absürt bir fetvaya imza attığı akla gelir ki, bunu kabul etmek ve bir unvanı da “Emir’ül Müminin” olan bir adama böyle yakıştırmalarda bulunmak büyük haksızlık olacaktır gibime geliyor. Benim bu rivayetlerden anladığım şudur: İslam’ın ilgili hükümleri gelmezden önce, Arap kadınları, tıpkı erkekler gibi ne başörtüsü kullanırlardı, ne de cilbâb denilen dış elbise. Kim bilir belki de sıcak iklimin de etkisiyle yarı çıplak halde dolaşırlardı. Üstelik belki de bunu zorunlu olarak, yapmaları gerekiyordu. Çünkü İslam öncesi Arap kadınları pazarda alınıp satılan meta, yani ticari eşya niteliğindeydi. Bir malı kolayca satabilmek için tanıtım ve reklâmını yapmak ve müşteriye beğendirmek zorunluluğu vardır. Satılacak eşya kadınlar olunca, bu kadınların müşteriye beğendirilmesi gerekecektir. E bunun yolu da kadınları kapatmak değil, herhalde tam tersine açmak olacaktır. Ticari emtia durumundaki kadınların vücut güzellikleri, müşteriler tarafından tam olarak görülebilsin ki; kısa zamanda alıcı bulsunlar ve kısa elden çıkarılıp paraya tahvil olunabilsinler! Ve hiç merak edilmesin, İslam öncesi Arap kadını, ya da esir olarak başka milletlerden ele geçirilen kadınlar, en âdi şekilde açılıp saçılarak ve cinsel cazibeleri türlü şekillerde arttırılarak alışverişe konu edilmişlerdir.

İlgili hüküm gelince; İslam Peygamberi, Müslüman kadınlarını erkeklerin cinsel tacizinden ve sarkıntılıklarından korumak için öncelikle hür ve evli kadınlardan başlamak üzere; kadınların en azından bir dış elbise giymelerini emir veya tavsiye etmiştir.

Eğer hakkındaki rivayetler doğru ise Hz. Ömer’in yukarıdaki tavrından şunu anlamak da pek ala mümkündür: Cariyeler başörtüsü takmasınlar ve dış elbise giymesinler ki; tüm güzelliklerini sergileyerek kendilerine pazar bulsunlar ve böylece en kısa zamanda bir sahip bularak, ortada kalıp umum kadın sıfatıyla erkeklere yem olmaktan bir an önce kurtulsunlar. Aksi halde Hz. Ömer’in bu tavrından, cariyeler hür ve evli kadınlar gibi örtülmesinler ki; erkekler cinsel ihtiyaçlarını kolayca karşılayabilsinler şeklinde bir anlam çıkarmak gerçekten de çok çirkin yaklaşımdır ve Halife Ömer’e yapılmış büyük bir iftiradır. O Hz. Ömer ki; müt’a nikâhını yasaklamak ve böylece tek eşliliği özendirmek gibi zamanına göre çok ileri adımlar attığı için bazı sahabelerce tenkit bile edilmiştir. Rivayete göre Hz. Peygamber’in amca oğlu olan İbn Abbas gibi bazı büyük sahabeler bile, “Ömer Müt’ayı yasakladı ve fuhşu arttırdı” diyebilmişlerdir. Sanki para karşılığı yapılan süreli nikâhlara istinaden yaşanan cinsel birliktelikler fuhuş değilmiş gibi.

Hz. Ömer’e ilişkin rivayet, yani Hz. Ömer’in cariyelerin dış örtü kullanmalarını yasakladığı şeklindeki rivayet eğer doğruysa bu durumda şu soruları sormamız gerekecektir: Peki, cariyeler Müslüman olmuşlarsa ne olacak? Yine aynı muameleye mi maruz kalacaklardır? Ya da cariyelerin Müslüman olmaları özellikle engellenmiş midir? Görüldüğü gibi bahse konu rivayetin tutarlı hiçbir yanı bulunmamaktadır. Bu rivayeti doğru bulup itibar edenler, olsa olsa başını örtmeyen günümüz İslam kadınını da cariye hükmünde gören zihniyete mensup kişiler olmalıdırlar.

Giyim Kuşam Konusunda Din Referans Alınamaz!

Bütün bu açıklamalardan sonra şunu kolaylıkla diyebiliriz ki; başörtüsü konusunda Kur’an referans alınamaz. Konu kamusal alan, yani devlet hizmeti olunca bu konuda din de referans alınamaz. Dolayısıyla bir Müslüman kızı veya kadını, Türkiye gibi laik bir ülkede “Ben inancımdan dolayı başımı örtüyorum ve başörtümle kamusal alan da dâhil her yere girerim” diyemez. Eğer derse ve laik devlet de bunu kabul ederse, diğer din mensuplarına karşı haksızlık yapılmış olur. Laik devlet, giyim kuşamını inancına göre şekillendiren insanlara, bu türlü giyim kuşamla kamusal alana girmelerine izin verecekse, bu izin kadın ve erkek olmak üzere bütün din mensuplarını kapsamak zorundadır. Peki, bunun sonucu ne olur? Sonucunu hemen ben söyleyeyim; eğitim kurumları başta olmak üzere bütün devlet kurumları ve elbette sokak ve caddelerimiz, türbanlı, peçeli, çarşaflı, yaşmaklı ve burkalı kadınlarla, sarıklı, fesli, kippalı, cübbeli, takkeli, beline kadar sakallı ve elleri asalı, boyunları haçlı erkeklerle dolar taşar. Sonunda ortalıkta devlet ciddiyeti ve toplum düzeni diye bir şey kalmaz ve Türkiye hızla ayrışmaya doğru gider. Müslüman öğrencinin başındaki takkeyle okula gitmesine izin veren laik devletin, başında kippa bulunan bir Yahudi öğrenciyle üstünde cübbesi, boynunda hacı bulunan Hıristiyan öğrenciye izin vermeyeceğini mi düşünüyorsunuz yoksa?

Bu bakımdan Prof. Dr. Rıza Türmen’in görüşlerine katılmamak mümkün değildir. Şöyle diyordu bir yazısında Prof. Türmen:

“Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin din ve vicdan özgürlüğüne ilişkin 9. maddesi iki türlü özgürlükten söz eder. Birincisi, içe dönük inanma ya da inanmama özgürlüğü. Bireyin iç dünyasına ilişkin bu özgürlüğe devlet karışamaz. İkincisi, inancın dışa vurulması özgürlüğü. Bu özgürlük kamu düzeni, ahlak ya da başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması gibi nedenlerle sınırlanabilir. Ancak bu sınırlamaların yasal dayanağının bulunması ve demokratik bir topluma uygun olması gerekir. 9. maddede yazılı olmayan, içtihatla oluşan bir sınırlama daha var. Dinsel saikle yapılan her davranış din ve vicdan özgürlüğüne girmez ve Sözleşme tarafından korunmaz. Bunun nedeni açık. Dinsel saikle yapılan her davranış inanç özgürlüğüne girerse, dinsel kurallar hukuk kurallarının önüne geçer. Herkes kendi hukukunu uygulamaya baslar. Hukuk devleti ortadan kalkar…”(13).

Bu bakımdan özellikle üniversite öğrencisi olan bayanlara tavsiyem, eğer başörtüsü konusunda hak isteyeceksiniz, bu konuda dini argümanları ve “İnancımdan dolayı başımı kapatıyorum” şeklindeki çıkışlarınızı bir yana bırakın. Çünkü bu tür argümanlar ancak şeriatla yönetilen ülkelerde geçerlidir. Oysa Türk halkının çoğunluğu Müslüman olmakla birlikte Türkiye Cumhuriyeti bir din devleti değildir. Onun için başörtüsü konusunda hakkınızı ararken, bu konuya temel insan hakları açısından yaklaşınız ve bu konuya bireysel özgürlük alanı olarak bakınız. İnanın o zaman çok daha ikna edici ve inandırıcı olacaksınız. Öte yandan Merhum Ecevit Başkanlığındaki koalisyon hükümeti döneminde “İnancımızdan dolayı başımızı örtüyoruz” sızlanmalarıyla “Başörtüsüne özgürlük” naraları atarak ortalığı ayağa kaldıranların, 8 yıllık AKP iktidarı döneminde hiç seslerinin çıkmaması da bu insanların inandırıcılıklarını iyice ortadan kaldırmış bulunmaktadır.

Siyasiler Yanlış Yapıyorlar

Madem yazı bu kadar uzadı, bir iki laf da siyasilere söylemiş olalım. CHP’nin referandum öncesi “Başörtüsünü biz çözeceğiz” deyip, referandum sonrasında işi sulandırmasının yanlış olduğu gibi AKP’nin alelacele bir komisyon kurup parti gruplarını ziyaret etmesi de yanlıştır, MHP’nin “AKP’den icraat bekliyoruz, desteklemeye hazırız” şeklindeki mızmızlanması da. Hele hele sekreteri bile türbanlı olan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı A.Yalçınkaya’nın laiklik hatırlatmaları çok daha büyük yanlıştır. Sayın Başsavcı, bu tür açıklamalarıyla AKP’nin ekmeğine yağ sürdüğünün farkında mı bilmiyorum. AKP, önümüzdeki seçimler öncesinde yine eline büyük bir koz geçirmiştir. “Biz bu konuda komisyon kurduk ve partileri tek tek ziyaret ettik. Ancak destek bulamadık…” diye yoğun bir propaganda yapacaktır AKP. Hem de birçok sorunun üstünü Türbanla örtercesine yapacaktır bütün bunları…

31 Ekim 2010
Ömer Sağlam
_____________
1-bkz. R.El-İsfahani, Müfredat, s, 332, 516, çev. Yusuf Türker, Pınar Yayınları, İstanbul, İstanbul, 2007.
2- bkz. Kur’an Yolu, Türkçe Meâl ve Tefsir, c, 4, s, 400, DİB Yayını, Ankara, 2008.
3- bkz. 19 Ekim 2010 tarihli vatan Gazetesi, “Başörtüsü ön şart değildir!” başlıklı haber.
4- http://www.ntvmsnbc.com/id/25141433/
5- R.El İsfahani, age, s, 1126.
6- Türkçe Sözlük, c,1, s, 773, TDK Yayını, Ankara, 1998.
7- Türkçe Sözlük, c,2, s, 2353, TDK Yayını, Ankara, 1998.
8- bkz. Kur’ân-ı Kerîm ve Açıklamalı Meâli, s, 352, TDV. Yayını, Ankara, 1993.
9- İbn Fazlan Seyahatnamesi, s, 30-32, hzl, Ramazan Şeşen, Bedir Yayınları, İstanbul, 1975 & Ömer Sağlam, Çöldeki Osmanlı ve Kavm-i Necib!(Türk-Arap İlişkilerinin İçyüzü), s,22, Özel Yayın, Ankara, 2003.
10-Kur’ân-ı Kerîm ve Açıklamalı Meâli, s, 241, 329, TDV. Yayını, Ankara, 1993.
11-bkz. Prof. Dr. Hayreddin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu Türkçe Meâl ve Tefsir, c.IV, s.360, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayını, Ankara, 2004.
12-bkz. Prof. Dr. İsmail Hakkı Ünal, “Hadislere Göre Kadının Örtünmesi” başlıklı makalesi, İslâmiyât, c.4, sayı: 22, Nisan-Haziran 2001, 2. Baskı, s.61.
13-Rıza Türmen, “Dinsel simgeler ve AİHM” başlıklı yazısı, Milliyet, 29.10.2010.

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here