Kategoriler
Kültür/Sanat Politika Türkiye

TARIHDE KURT ACILIMI? : Dr. Ş. M. Sekban Kimdir ve Ne Demiştir ?

Ahmet AKYOL
10 Temmuz 2010

Ş. M. Sekban Kimdir ve Ne Demiştir ?
Geçmişten- Günümüzde gerek iç ve gerekse dış tahriklerle bir Kürt Sorunu yaşatılmak istendiğini biliyoruz.

Bu konuda geçmişte adı öne çıkan ve mutlaka tanınması gereken en önemli isimlerden biri, Dr. Şükrü  Mehmet Sekban’dır.

Ş. M. Sekban, 1881’de Ergani’de doğdu. Babası Mülazımıevvel (Üsteğmen) Mehmet Ağa’dır. İlk ve orta okuldan sonra askeri lisede okudu. 1903 yılında Yüzbaşı rütbesi ile Askeri Tıbbiye’den mezun oldu  ve çeşitli hastanelerde çalıştı.

Görevi sırasında, Kürtçü çevrelerle temas kurdu, 1908 İkinci Meşrutiyet’in ilânından sonra, 19 Eylül 1908’de Şeyh Abdulkadir ve Prens Emir Bedirhan tarafından İstanbul- Vezneciler’de   kurulan Kürt Terakki ve Teavün Cemiyeti kurucuları arasında bulundu,  Kürtlük davasının bir numaralı savunucusu oldu.

Kürt öğrencileri birbirleriyle tanıştırarak ortaklaşa ve birlikte çalıştırmak, fakir Kürt çocuklarına sahip çıkarak onları okutmak ve Kürt dili ve edebiyatını meydana çıkarmak amacıyla Halkalı Ziraat Mekteb-i Alisi’nde 1912’de kurulan Kürt Talebe Hêvî Cemiyeti’nde;

17 Aralık 1918’de, Başkanlığını Seyid Abdulkadir’in yaptığı Kürdistan Teali Cemiyeti’nde;

1919’da, Kürdistan Teali Cemiyeti’nden kopan  bir grupla birlikte Kürd Teşkilât-ı İçtimaiye’ nin kurucuları arasında yer aldı. Bu örgütlerde aktif çalıştı.

1919 yılında görevinden istifa ederek Bağdat’a gitti. Bilahare Türkiye’ye dönerek serbest doktorluğa başladı. Lozan Antlaşması’nın imzalanmasından sonra tekrar Bağdat’ta gitti.

18 Aralık 1923 tarihinde Beyrut’ta yayınlanan bir mektubu ile, Kürtlere muhtariyet verilmesini ve Kürtçe’nin resmi lisan olmasını savundu..

5 Ekim 1927’de Lübnan’ın Bihandun kentinde Kürdistan Teali Cemiyeti, Kürt Millet Fırkası, Comite de Independence Kurde başta olmak üzere Kürt milliyetçi örgütler ve Irak, İran ve Suriye’ye sığınmış Kürt aydınları ve Taşnak kökenli Ermeniler tarafından gizlice düzenlenen  Hoybun Kongresi’ni yönetti ve Hoybun’un Bağdat şubesi reisliğini de yaptı..

Hoybun üyeleri Bağımsız Kürdistan’ın yaratılması adına  ant içmişlerdi. Hoybun’un kuruluş toplantılarının Irak’ta İngilizlerin yakın işbirlikçisi Revandiz kaymakamı Seyyit Taha’nın evinde yapılması, daha başlangıçta Cemiyet üzerindeki İngiltere’nin kontrolünü ortaya koymaktadır.

Ş. M. Sekban, Kürtler hakkında Cemiyeti Akvam’a bir de mektup gönderdi..

Ancak daha sonraları derin incelemeler sonucu yıllardır üzerinde çalıştığı tezini  değiştirdi ve 1933 yılında, Fransızca olarak “La Question Kurde- Des Problemes Des Minorites” (Kürt Sorunu- Azınlıkların Problemleri) adlı kitabını yayınladı.

***

Bu kitap, 1970 yılında, Belgelerle Türk Tarih Dergisi yayınları içinde “Kürt Sorunu” başlığıyla yayınlandı. Piyasa var mı bilmiyorum. Şimdi bu kitabın son bölümünü konuya ilgi duyanlar için yazıyorum:

***
…Namuslu insanlar olarak itiraf edelim ki, bizim Kürt halkının kendi diliyle eğitmek zarureti hususundaki inancımız artık iflâs etmiştir. Netice olarak bu konudaki halk akidesi iflâs edince, ihyası da düşünülemez.

Evvelâ Türkiye’deki Kürtlerin kaderini ele alacağım. Bunu da aşağıda arz edeceğim iki sebebe müsteniden yapacağım:

1.Türkiye Cumhuriyet, Yunan azınlığının kaderini, takdire değer bir hikmet ve basiret politikası ile düzene koymasını bilen tek devlettir. Yunanistan’daki Türk halkının, Türkiye’deki Yunan halkının mübadelesi hiç şüphe yok ki zor olmuştur; ama bir kere yerleştikten ve kendine geldikten sonra, insanın kendi evinde, yurdunda bulunmasının sayılamayacak avantajları olacaktır. Daha şimdiden, Türk ve Yunan hükümetleri, bu cesur fakat yerinde politikalarının faydalarını görmeğe başlamışlardır.

2. Kürtler, diğer yerlere nazaran Türkiye’de daha kalabalıktır.

Fakat denecektir ki, biz Türkiye’de böyle sözde bir azınlık bilmiyoruz. Burada bir Kürt azınlığı mevzubahis edilemez. Her vesileyle, Türk devlet adamları, açıkça ve yüksek sesle, “Kürt unsuru, Türk halkı ile beraber Türkiye’yi idare etmektedir” beyanında bulunmaktadır; bu doğrudur, fakat dört asrı mütecaviz bir zamandan beri rol oynayan Türk- Kürt siyasi birliğinin tek taraflı bir beyanıdır. Kanaatimce, Kürtlerin de, bir ortak olarak, aynı tonla, kendi rızalarıyla, siyasi olduğu kadar milli birliğin vazgeçilemez zaruretini müdrik olarak bunu ilân etmeleri lâzımdır. Dört ay kadar önce, en büyük milletlerden birinin yeniden teşkilâtlanmasından bahsederken, büyük devlet adamlarından birinin dediği gibi : “Devletlerin temelini ancak ırk birliği temin edebilir.”

Kürtler de, Türklerle aynı ırktan olduklarına göre, birleşmekle, yeni Türk Milleti’ni teşkil edeceklerdir; bu milletin canlı ruhu, bundan böyle, sadece bir ideal için çarpan kalplere ateş ve canlılık verecektir. Hiçbir kuvvet, “kardeş çocukları” olan bu iki halkın birleşmesini ve kaynaşmasını engelleyemeyecektir.

Üstelik, din birliğinin de yardımıyla, örf ve adetlerin meczedilmesi, birbirleri arasındaki iktisadi tesanüd, idari ve adli müesseselerin aynı oluşu, onları bir kalıpta öylesine şekillendirmiştir ki, bazen birini diğerinden ayırt etmek güç olur. Osmanlı hanedanının saltanatı altındaki halklarımız, nesilden nesile aynı gelenekler altında yaşamış, aynı saadet ve bedbahtlık devrelerini geçirmiş, aynı sevinç, aynı müşterek dertlere maruz kalmış, bilhassa aynı müşterek kültürün tesirini hissetmişlerdir. Hiç şüphe yok ki, silâh arkadaşlığı bu ittifakta baş rolü oynar. Türklerin ve Kürtlerin bu devamlı karışımı, onların, milli ruhun müşterek hazinesine, kendilerine has vasıfları katmalarına imkân verdi; istikbalde de bu böyle olacaktır.

Hakikatte  Türk, Kürt birer  isimden başka bir şey ifade etmezler; bizim aile adımız Turanî’dir.

Aynı ırktan olma hissi ve Turanîlik gururu, onları kendi canlılıkları içinde, geçmiştekinden çok daha parlak bir hayata, mukadderata götürecektir.

Bu iki halkın, iktisadî tesanüd, ırk ve din birliği, müşterek kültür gibi çeşitli siyasi ve milli birlik faktörleri dışında çok kuvvetli, kudretli bir faktörleri daha vardır: bu, Gazi’nin yüksek şahsiyetidir.

Gerçekten devlet idaresinin en yüksek kademesinde Gazi Mustafa Kemal gibi bir lidere sahip olmak, bir millet için bir saadet, bir hazinedir. O’nun Türkiye’de gerçekleştirdiği reformun nimetlerinin vüsatini hiç kimse inkâr edemez. Bu, O’nun için asla solmayacak ve zamanla da muhteşem vüsatinden hiç kaybetmeyecek büyük bir şereftir.

Her sadık insanın yapacağı gibi, derin bir saygı ve hayranlık hissi içinde, onun büyük eserleri ve gelecek nesillere vaat ettiği ümitlerin genişliği önünde, tazimle eğilirim.

Burada, en kanlı ve utanç verici olayların müşterek tarihimizi kirlettiği çok yakın tarihin acı hatıralarını, bundan böyle ifa edecekleri asil görevle bütün millete unutturmanın ve Gazi’nin yüksek idaresinde, yeni Türk Milleti’nin ateşin ruhundan ilham alarak Cumhuriyetlerinin “Refahı” için, memleketlerini yeniden teşkilâtlandırmanın şuuruna varan güzide Türk münevverlerine heyecanlı bir çağrıda bulunmayı fazladan sayarım.

İşte bu samimi düşüncelerin ışığı altında, bir art düşünceden uzak ve taraf tutmadan, kan kardeşlerim olan Türkiye Kürtlerini, şöhretli liderleri Mustafa Kemal’in pek mahirane bir şekilde çizdiği yola, davet ediyor ve maddi refah bulacakları bu yolu takiple görevlendiriyorum.

Türkiye’nin kaderini tayin eden adamın, liderin çizdiği yoldan şunu kastediyorum: Geçmiş ile mutlak olarak alakayı kesmek, milleti aynı düşünce ve zihniyet içinde kaynaştıracak olan tek bir ideal beslemek, memleketi yeniden teşkilâtlandırmak, çağdaş ilimlerin yeni gelişmelerinden milleti zenginleştirmek ve bu suretle, yeni Türkiye’yi “kültürce ilerlemiş devletler” grubuna sokmak..

Sanıyorum ki, bu kısa maruzatımla, beni, kendilerinin Kürt milliyetçiliğini alevlendirdikten sonra Türkiye’yi terk etmekle itham eden hemşerilerime karşı da vazifemi ifa etmiş oldum.

Temenni ederim ki, bu tezimi okuyanlar da, milli hayattaki daimi gerçeklerin mevcudiyetini unutmayarak, onun her türlü gizli maksattan uzak olarak hazırlandığını kabul ederler. Bu şartlar içinde, eminim ki, fikirlerinde en sebatlı olanlar bile, tezimde, kendilerini daha müsamahakâr olmağa sevk edecek hazzı bulacaklardır.

Türkiye dışında kalan Kürtlere gelince, mutad açık sözlülüğümle diyeceğim ki, onların yapacakları şey, bağlı oldukları devleti teşkil eden kuruluş unsurlarıyla çok iyi bir anlaşma içinde yaşamak, hükümetlerine hiçbir surette güçlük çıkarmayıp, bilâkis memleketlerinin iktisadî ve kültürel kalkınması için bütün hüsnüniyet ve yardımlarını esirgememektir.

İşte Kürt Sorunu’nun halli için bulabileceğimiz en iyi ve en devamlı çare budur.

Ümit ederim ki, ilgili milletler de, yakın bir gelecekte, bu hal çaresinin meyvelerini alacaklardır.

Ben de, hudutların ötesinde, benden uzak eski hemşerilerim için, Türkiye’nin iktisadi, sosyal ve siyasi refah yolundaki azimli yükselişinde en iyi bir geleceği temaşa ederken, siyasi hayata veda ediyorum.

***

Yukarıdaki satırları yazan, bir zamanların en ateşli Kürt milliyetçisi Dr. Şükrü Mehmet Sekban,1939 yılında yurda döndü; 1960 yılında da İstanbul’da hayata veda etti.

Ölümünden sonra, bazı yazarlar, Şükrü Mehmet Sekban’ın, 1933 yılında kaleme aldığı kitabından memnun olmadığını belirtmişlerdir. Bence, (eğer yazdıklarından memnun olmasaydı) Türkiye’ye döndüğü 1939’dan vefat ettiği 1960 yılına kadar, 21 sene içinde, bu düşüncesini mutlaka kaleme alırdı; bu olanağı da vardı. Vefatından sonra, “ Ş. M. Sekban şunları söylemişti” demenin bence fazla bir inanılırlığı yok.

Ayrıca, Şükrü Mehmet Sekban’ın yalnız olduğunu düşünmek de mümkün değil.

Örneğin, Ziya Gökalp  (1876- 1924) de, gençliğinde Kürtçü görüşlere sahipti.  Sonra, “Türkçülüğün Esaslarını” yazdı.

Mesut Fani (1889- 1979), Kürdistan Teali Cemiyeti üyesiydi. 1924’te Yüzellikler’e dahil edilip vatandaşlıktan çıkarılınca önce Suriye’ye, oradan da Fransa’ya gitti. 1930 yılında “La Nation Kurde et Son Evolition” ( Kürt Ulusu ve Sosyal gelişimi) isimli kitabını yayınladı. Yüzellikler affedilince yurda döndü, “1938 yılında “Atatürk’ün Hayat Felsefesi” ni yayınladı.

Tarih sayfalarını biraz karıştırınca  gözüme çarpanları, günümüze biraz ışık tutar düşüncesiyle, sizlerle paylaşmak istedim.

Ahmet AKYOL
10 Temmuz 2010

YORUM:
Başlangıçta ”Kürtlük Davası”nın bir numaralı savunucusu olan Kürt milliyetçisi Şükrü Mehmet SEKBAN”ın da gerçekleri görerek Kürt vatandaşların Türk Milletinin bölünmez bir parçası olduğunu kabul etmesi;”Kürt Sorunu”diye bir sorunun olmadığını bunun ,”yapay ve emperyalist AB-D’nin kışkırtma ve tahrikleriyle gündemde tuttukları bir bölünme projesi” olduğunun kanıtıdır.Keşke bütün Kürt vatandaşlarımız da Şükrü Mehmet SEKBAN gibi bu gerçeği görselerdi..
Güray TEKİN <guray.tekin@gmail.com>

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.