Kategoriler
Hüseyin Mümtaz Türkiye

KIBRIS’TA SEÇİMİN TAŞLARI-2 HÜSEYİN MÜMTAZ

KIBRIS’TA SEÇİMİN TAŞLARI-2

Hüseyin MÜMTAZ

               

                Sarı kravatlı, lâcivert gönüllü dostumuz Ertuğruloğlu’nun 18 Nisan için adaylığını açıklamış olması, Cumhurbaşkanlığı seçim sürecindeki Kıbrıs’ta taşları yerinden oynatmıştır.

                Bu yazının ilk bölümünde demek ki “durum gereği” KKTC’de yeni bir siyasi oluşum ihtiyacı duyulduğunu, Cumhurbaşkanlığı seçiminden de yararlanarak mevcut siyasi aktörler ve figürlerin, aslında bütün siyasetin yeniden şekillendirilmesinin düşünüldüğünü enine boyuna incelemiştik.

                a)Siyaset sahnesinde aktörlere ihtiyaç vardır, b) Demokratik düzenin vazgeçilmez unsurları da (aktörleri) siyasi partilerdir..

                Sahnede Eroğlu vardır, Talât vardır, Ertuğruloğlu, vardır, Serdar Denktaş vardır, Avcı, Çakıcı ve arkalarında; az veya çok, kuvvetli ama zayıf fakat her hâl ve kârda  örgütlü mutlaka birer “parti tabanı” vardır.

                Hâttâ “buçuk parti” HİS’in bile bir otobüslük “tabanı” mevcuttur.. (Tavanını bilemem.)

                Ertuğruloğlu hariç..

                Basın toplantısına kadar, her şeye cevap alacağımızı umduğumuz açıklamalarında “yeni oluşumu-ideolojisini-örgütünü” öğreneceğimizi düşünüyordum..

                Dahası, basın toplantısında yanında, partilerinden ayrılarak yanında yer almış, milletvekili- belediye başkanı veya değil cümle “dava arkadaşlarının da” bulunacağını düşünüyordum..

                “Partilerinden” ifadesine, sağdan sola her parti dahildir..

                Eş zamanlı olarak UBP’nin de, “Ertuğruloğlu’nun parti ile ilişiğinin kalmadığını” açıklaması yavaş yavaş fotoğrafı netleştirmeye başladı..

                Çünkü Ertuğruloğlu’nun da altını çizmeye özen gösterdiği Ankara’daki ilginç zamanlamaya denk getirilen randevu ve görüşmeleri ile basın toplantısındaki kendisinde görmeye alışık olmadığımız sert doz ve gergin üslûptaki ithamları; elinin kuvvetli olduğu, “bir takım sağlam garantiler”inin bulunduğu zannını yaratıyordu.

                 Fakat fotoğraf yavaş yavaş netleşmeye başlamıştır..

Süreç her türlü oluşuma ve pazarlığa açık olmakla birlikte…  UBP’den (şimdilik) pazarlığa yetecek sayıda vekil koparamamıştır.

                Diğer partilerden (şimdilik) vekil alamamıştır, irili ufaklı hiçbir partinin (şimdilik) kitlesel desteğini elde edememiştir.

                Demek ki burada marifet iltifata değil, iltifat marifete tâbi olacaktır.

                Beşeşler’in, Avcı’nın, Yönlüer’in, hâttâ Kalelioğlu’nun  parti kurmakta gösterdikleri maharet ve marifet, zaman içinde ilgili taraflar/çevreler/makamlar  nezdinde  yeterli  iltifata değer bulunmamıştır.

                Ertuğruloğlu’nu; insani ilişkiler, medeni duruş, ideolojik tavır, politik tecrübe açılarından hiç biri ile kıyaslamıyorum.. Ama.. Sırası mıydı?

                Kalelioğlu parti kurup seçime girdiği devirde parti genel merkezini her gün iki bin kişinin ziyaret ettiğini söylüyordu. Seçimde küsurat oyu aldı.. Ama doğal olarak UBP tabanından o seçimde aldığı o küsurat, toplamda UBP’nin iki milletvekiline engel olmuş, CTP’nin önünü açmıştı.

                Ve o gün önü açılan CTP, önce Annan Plânına sonra da teslim-tesellüm görüşmelerine giden bugünkü yolun başlangıç noktasına taşımıştır toplumu..

                Ertuğruloğlu adaylığını açıkladığı Cuma’dan bugüne neden “Cumhurbaşkanlığında” yüzlerin gülmeye başladığını, neden sadece AB’ci-işbirlikçi-Elenofil basının etrafında fır döndüğünü düşünmek durumundadır.

                Ertuğruloğlu parti içinde şu veya bu şekilde haksızlığa uğradığını, engellendiğini, birikimlerinden faydalanılmadığını, çapına göre görevler verilmediğini düşünebilir.. Beşerî hakkıdır.

                Ama bunun hesabını sormanın sırası şimdi midir?

                Annan Referandumu sırasında “HAYIR” diyen tek parti UBP idi.

Sohbet ettiğimiz kahvelerde köylüler “Evet diyeceğiz” diyorlardı. Sebep olarak da “UBP bizim şimdiye kadar şu, şu  isteklerimizi yerine getirmedi” diyorlardı.

                Harekât’tan beri UBP iktidarda idi, geçmişten intikal eden ve giderilemeyen bütün aksaklıkların sorumlusu olarak onu görüyor ve “cezalandırmak” istiyorlardı.

                O referandumun bir genel seçim olmadığını, devletin varlığı veya tesliminin oylanacağını düşünmüyorlardı. “YES be annem” dedikten sonra değil UBP’nin, devletin ortada olmayacağını akıllarına bile getirmiyorlardı.

                Şimdi de durum aynıdır, daha da beterdir.

                Talât’ın kabul ettiği “çapraz oy” sayesinde “Birleşmiş-embedilmiş Kıbrıs’ta” ey Kıbrıs Türkü; vereceğin oyun, Rum’un oyunun beşte biri kadar değeri ancak olacaktır.

                Ertuğruloğlu 18 Nisan’ın, Eroğlu’nu “cezalandıracağı” bir genel seçim yahut bir UBP olağan kongresi olmadığını görememekte midir? Alacağı her bir “oy”un, Eroğlu’ndan koparak Talât’a yarayacağının farkında değil midir Ertuğruloğlu?

                Ve Talât’a verilecek her oy “ENOSİS” demek değil midir?

                “Çağdaş milliyetçi” Ertuğruloğlu “kişisel” endişeleri uğruna Talât’ın/ENOSİS’in yolunu nasıl açar?

                Kaldı ki yaşanmış bir Annan tecrübesi, yine denenmiş Talât/CTP iktidar süreci örneği vardır toplumun önünde..

                2004’de UBP’ye kızarak; CTP’nin daha iyi bir gelecek/İspanya’da şatolar/Lapta’da havuzlu villalar aldatmacasına kanan toplum aynı suda bir kere daha yıkanacak mıdır?

                2010’un, 2004 referandum sürecinden farkı; o zaman “bir de onu deneyelim” denilen CTP’nin de bu arada “denenmiş”, neleri yapıp neleri yapamayacağının artık ortaya çıkmış olmasıdır.

                Bu sürede çapı/çapsızlığı belli olmuştur Talât/CTP düşüncesinin.

                Kamuoyu artık eskisi kadar kolay kandırılamayacaktır.

                İşte tam bu anda Ertuğruloğlu alternatifi konulmuştur kamuoyunun önüne..

                Kıbrıs’ta kapalı kapılar ardında “üst düzey politika” ürettiğini düşünen “küçük burjuvazide” şöyle bir eğilim seziyorum..

                “Eroğlu’nun bir takım eksikleri vardır. Talât’a oy vermeyecek, çaresizlikten Eroğlu’na verecek olanlar için Tahsin iyi bir alternatiftir”.

                İyi de güzel kardeşim, seçim Eroğlu-Tahsin arasında geçecek iki adaylı bir süreç değildir ki.

                Bu düşünce tarzı, bir eli yağda-bir eli baldaki aydın erozyonu/çelişkisidir.

                Ancak ikinci tura Eroğlu-Tahsin kalırsa varılacak bir karar aşamasıdır.

                Üç adaylı iki turlu seçimin ilk turunda Talât karşısındaki oyları bölmek ENOSİS’e hizmettir.

                Eroğlu ve Tahsin’li bir “ikinci tur” alternatifinin yanında bir başka komplo teorisi daha var ki, Raıuf Bey’in bir sözü olayı bir de bu açıdan görmeme yardım etti.

                Rauf Bey dedi ki;

”Üçüncü güçlü bir aday çıktı. Onun için seçimin birinci turda bitmeyeceği aşikardır, ikinci tura kalacaktır. Talat’la birlikte ikinci tura ya Derviş Eroğlu ya Tahsin Ertuğruloğlu kalacaktır”.

                İyi de bu, Ertuğruloğlu’nun da “güçlü” bir aday olduğunun altını çizmenizin yanısıra Talât’ın mutlaka ikinci tura kalacağı konusunda yön ve yol gösterecek bir ihsas-ı rey değil midir Rauf Bey?

                Düşüncelerinizden etkilenecek en az bir parti biliyorum da..

                 “Bir şey biliyor ki Rauf Bey Talât’ın kesin ikinci tura kalacağını söyledi” fikrinin etkisi altında oy kullanılıp da ya Talât ilk turda malı götürürse?

                Bence Eroğlu-Ertuğruloğlu’lu bir ikinci turun yanısıra; Talât’ın ilk turda kazanabimesi olasılıkları da düşünülmelidir.

                Adaylığını açıklamasının üzerinden bu gün itibariyle 6 gün geçen Ertuğruloğlu şu ana kadar propogandasını, aynı kendisi gibi  Talât’ı “vizyon” olarak yeterli görmediğini söylemekte olan Eroğlu muhalifliği üzerine oturtmuştur.

                Demek ki Talât’ın karşısında olanların oyu bölünecektir.

Bu kadar gürültüden sonra Ertuğruloğlu’nun attığı taş, ürküttüğü kurbağaya değmemiştir.       17 Mart 2010

 “57’İNCİ ALAY HERYERDE..

HEPİMİZ 57’İNCİ ALAY’IN NEFERİYİZ.”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.