Kategoriler
Türkiye

KİMLİK SORUNU YOKTUR, KİŞİLİK SORUNU VARDIR

Uluğ Nutku

Prof. Dr. Uluğ Nutku; Türk felsefeci ve akademisyen. 1935’te Sivas’ın Zara ilçesinde doğdu. 1956’da Robert Kolej’i bitirdi. 1964 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümünden mezun oldu. 1964’de fahri asistan olarak aynı fakültenin Sistematik Felsefe ve Mantık kürsüsünde göreve başladı. 1969’da kadrolu asistan oldu. 1974’de “Yeniçağ Felsefesinde Apriori Problemi” başlıklı çalışmasıyla doktorasını verdi. 1978’da “İnsan ve İnsanlık Kavramları Üzerine Antropolojik-Etik Bir Çalışma” başlıklı teziyle doçent oldu. 1979’da doçent kadrosuna atandı. 1990’da Çukurova Üniversitesi Eğitim Fakültesi Felsefe Grubu Eğitimi Bölümünün bağımsız bölüm olmasına katkıda bulundu. Mersin (1994) ve Cumhuriyet(2000)Üniversiteleri Felsefe Bölümlerini kurdu. Türkiye’nin önemli felsefecilerinden olan Nutku, Cumhuriyet ve Çukurova Üniversitelerinde ders vermektedir (2009). PROG ULUG NUTKU 2006 SENESINDEN BERI TURKISH FORUM DANISMA KURULU UYESIDIR. http://www.google.com/search?q=Ulu%C4%9F+Nutku&ie=utf-8&oe=utf-8&aq=t&rls=org.mozilla:en-US:official&client=firefox-a

===========================================================================

KİMLİK SORUNU YOKTUR, KİŞİLİK SORUNU VARDIR

Bazı dar kafalı siyasetçilerin dillerine doladıkları alt kimlik-üst kimlik ayrımı yapaydır, gerçeklikte karşılığı yoktur. Açık tanımlarını veremese de siyasetçinin şunu söylemeye çabaladığı anlaşılıyor: alt kimlik bireyin, ait olduğu toplumun tarihsel özelliklerinden kaynaklanan kimliği (özellikle soy, din ve dil), üst kimlik de uyruğu olduğu devletin kanunlarının ona yazdırdığı kimliktir. Bu ayrımda ‘aslolan’ın alt kimlik olduğu iması vardır.

Bu ayrımı kendine uygulamaya uğraşan birey ne durumlara girer? Soyunun birkaç kuşak gerisine inebilir, ya da, alt kimlik terimine göre, ‘altına’ inebilir’;  fakat bu iniş, yani geçmişe dalış ona bir şey kazandırmayacaktır, çünkü ilk olana, en altta taşıyıcı olana ulaşması imkansızdır. Bunu kendime uygulamaya çalıştım. Ecdadımın izini 1730 Bayburt’a kadar sürebildim. Kısa aile kayıtlarımıza göre 1750’li yıllarda Bayburt ve havalisini bir veba salgını vurmuş. Bayburt’a gidip soruşturdum, oranın eskilerine sordum, yazılı olarak da sordum, olay bilinmiyor. Daha ayrıntılı bir araştırma belki olaya ışık tutar, ama benim asıl bulmak istediğimi bulmam imkansız: ecdadımın uzak geçmişten beri hep orada mı yaşadığı, Kafkaslardan mı gelip yerleştiği, yoksa Selçuklulara mı dayandığı ve hatta çok daha eski Kommagene Krallığında mı kök bulduğu. Genetik bilimi bu tür sorulara cevap vermeye çalışıyor, ama kapalı toplumlar (kabileler) hariç, kültürler arası kesişmeler o kadar yoğundur ki, genetik bile bu karmaşık sorunu çözemeyebilir (bu bilim dalı Afrika veya Avustralya kök-yerlilerine yöntemlerini uyguladığında daha başarılı olabilir). Dilbilim de bazı sağlam bağlantılar kurabilir: lisanın kök-hücresi denilebilecek ‘fonem’ özelliklerinden hareketle, konuşulagelen lehçe ve ağızların kaynağına bir ölçüde geri gidebilir. Fakat iki uğraş da alt kimliğe ulaşamaz. Bireyin doğru tavrı hangi soydan geldiğini sormak değil, hangi dinden geldiğini sormak da değil, bilebileceği kadarıyla hangi dilden geldiğini sormaktır. Doğru soru şu olacaktır: Benim tarihselliğim nereye kadar uzanıyor? Daha fazlasını isterse bulamayacaktır ve eğer zorlarsa akıl hastası olacaktır. Doğru soru doğrudandır, altı üstü yoktur. Zaten aklı başında bir kimse geçmişini yeterince bilir, geçmişinden kuşkulanmaz; onun daha alttakileri kazımaya ihtiyacı yoktur.

Üst kimliğe gelince, soru şudur: bu kimlik neyin üstündedir? Devlet toplumun üstündedir iddiası, kendi iradelerini devlet sanıp otoritelerine dayanak arayan zavallıların iddiasıdır. Devlet, halktan topladığı vergiyi gene halk için kullanacak olan merkezi bir mekanizmadan başka bir şey değildir. Eğer bunu gerektiği gibi yapmıyorsa, halkın devleti değildir. Bunun kimlikle ne ilgisi vardır? Bir insan doğal olarak ne kadar kendi toplumunun bireyi ise, gene doğal olarak o kadar devletinin yurttaşıdır da. O insan devletini de toplumunu da eleştirir ve geliştirmesi için eleştirmesi şarttır, fakat eleştirmek yok saymak değil, daha güçlü varsaymaktır.

Yurttaşa kimliğini devletinin verdiğini sanmak sadece bir sanıdır, tuhaf bir sanıdır ve tamamiyle yanlıştır. Tersi doğrudur: devlete kimliğini yurttaş verir. O halde üst kimlik terimi de bir safsata ürünüdür. Yurttaşa kimlik “numara”sı verilmesi, bazı işlerde kolaylık sağlamak içindir ve bunun hiçbir nitelik değeri yoktur.  Oysa her yurttaş, siyasal rejimlerden bağımsız olarak,  devletin nitelik birimidir, nicelik birimi, rakamı değil.

Bireyin toplumu, yurttaşın da devleti olduğu, işlevsel bir ayrımdır, yapısal değil. Aksi halde bir insanı ya ikileştiririz ya da onu bölüp yarım artı yarım bir sayarız. Bizim toplumsal sorunumuz bu değildir; asıl sorun eğitimde çıbanlaşan ve artık şeriatçı demek gereken eğitim anlayışıyla özgür kişiliklerin yetişmesi imkanını sağlayan laik eğitim arasındadır. Bu ikilik temelde kişiliksiz olma-kişilikli olma ikiliğidir. Şimdi bunu birkaç canlı örneğe başlıklar koyarak anlatacağım:

  1. Ağlamaklı Surat ve Okulları. Ağlamaklı Surat’ın en yakınlarından birisine soruldu: Sizin paranız pulunuz yoktu, şimdiyse dünyanın birçok yerinde teknolojik donanımlı okullarınız var. Bu okulların arkasında tarikatınız var. Bir yerde yasaklanıyorsunuz, başka bir yerde okul açıyorsunuz. Bu kadar parayı nasıl yaptınız? Cevap meydan okurcasına açık sözlü: Biz sadece şunu yaparız: Cemaatin karşısına geçer ağlarız, cebimiz para dolar. Ağlamaklı Surat’ın ağlayışını bir defa seyretmiştim. Gerçekten göz yaşları akıtıyordu, kendini kaptırıyordu. Söylediği şundan ibaretti: Affet beni Yarabbi, günahlarımı affet. Daha yakından baktım, gözyaşları akıyordu. Fakat bu kadar ağlayan birisinin burnu da akar. Burnu hiç akmadı. Elinde bir mendil tutuyordu. Mendili arasıra gözlerine götürüyordu. Belli ki mendile göz yaşartıcı bir sıvı sürmüştü. Kişiliksizdi çünkü ağlayarak aldatıyordu, sömürüyordu.
  2. Bölüm Satan Rektör. Bir rektör, her ne halt karıştırdıysa, ille de ikinci defa seçilmek için çırpınıp duruyordu. Oyu kabarık sağlı sollu bir yobaz grup ona haber gönderdi: Bir bölümün başkanını görevden alacaksın, bizim adamımızı başkan yapacaksın. Bu başkan adayı felsefenin ‘f’sinden anlamayan bir zavallıydı. Rektör o bölümü kurmuş ve yükseltmiş olan iki genci çağırdı. Durumunu anlattı. Şimdi onu başkanlığa atayacağım ama ben yeniden rektör olunca başka yerde görevlendireceğim, dedi. Yeniden rektör oldu, hiçbir şey değişmedi. Soruldu: Hani onu başka yere verecektiniz? Cevap: Vazgeçtim, siz isterseniz kendinize başka yer arayın. Rektör kişiliksizdi ve gençleri gafil avlamıştı, ama tecrübesiz gençler de hata etmişlerdi. Derhal Cumhuriyet Savcısına giderek suç duyurusunda bulunmalıydılar.

  3. Allah Adına Yemin İsteyen Yargıç. Sıradan bir davada bir tarafın tanığını dinleyen yargıç ona sordu: Bu söylediklerinin doğruluğuna Allah adına yemin eder misin? Tanık önce şaşırdı kaldı, ama hemen kendini toplayıp yargıca bunu istemeye hakkı olup olmadığını sormaya karar verdi; çünkü laik devletin hukukunda kutsal varlık adına yemin edilmez. Yargıç daha önce davrandı. Dedi ki: biz bazen böyle sorular sorarız. Eğer yargıç kendisini ‘biz’e gizlemeden ‘ben’ deseydi, gene de ona kişiliksiz demezdim, sadece yobazlığı tutmuş derdim.

  4. Harçlığının Yarısını Korumasına Veren Çocuk. İlköğretimdeki çocuk babasından haftalık alıyordu ve bu ona yetiyordu. Fakat zamanla yetmemeye başladı. Babadan haftada iki defa harçlık isteyince baba sordu: Nereye harcıyorsun, neden paran yetmiyor? Cevap: Yarısını korumama veriyorum. O üst sınıfta ve kuvvetli. Onun korumasında oldukça çeteden dayak yemem, param zorla elimden alınmaz. O benim güvenliğimi sağlıyor. Çocukta oluşan kişilik, daha doğrusu kişiliksizlik, ünlü takiyyecilere parmak ısırtır.

Dahası var. Bu günlük bu kadar.

“Yeni Adana” gazetesi, 10 Şubat 2010

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.