Kategoriler
Ömer Sağlam Türkiye

Namaz da Kılarım Semah da Dönerim

9 Aralık 2009 günü kaleme aldığımız ve 7 Aralık 2009 günü Tokat’ın Reşadiye İlçesi’ne bağlı Sazak Köyü yakınlarında meydana gelen menfur olayı konu edindiğimiz “Provokasyon mu Ergenekon mu?” başlıklı yazımızda demiştik ki;

“…Reşadiye saldırısı hakkındaki ortak kanaat provokasyon! Peki, bu provokasyonu kim yaptı? Başta Emine Ayna olmak üzere; PKK’nın meclisteki uzantısı DTP’li bazı milletvekillerine bakarsanız bu Ergenekon’un işi! Daha doğrusu yeni bir Ergenekon! Tıpkı AKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik’in, 1993 yılında Bingöl’de 33 askerimizin şehit düştüğü eylemi Ergenekon Terör Örgütü’nün işi olduğunu ima etmesi gibi, Emine Ayna da 2 gün önce Reşadiye’de yaşanan terör eylemini Ergenekon Terör Örgütü’nün işi olarak tanımlamış bulunmaktadır. Görüldüğü gibi benzer iki olayda da PKK’yı masum gösterme çabası var. Neymiş efendim, her iki olay da örgütün ateşkes ilan etmesi üzerine yapılmışmış! Yani örgütün işi değilmiş!!!

Acaba gerçekten de öyle midir? …Görünen o ki; her iki olayın faili de PKK Terör Örgütü’dür. Çünkü olayların alçaklık derecesi, PKK’yı işaret etmektedir…”(1).

Meğer çok da güç olmayan bu tahminimizde yanılmamışız. Çünkü dün itibarıyla, PKK olayın sorumluluğunu üstlenmiş bulunmaktadır. PKK’ya yakın internet sitelerinde olayın, sözde Halk Savunma Güçleri Merkezi tarafından gerçekleştirildiği, talimatın Kandil Dağı’ndan verilmediği, yerel birimlerin inisiyatifi ile gerçekleştirildiği kaydedilmiştir. Açıklamada şöyle denilmiştir:

“Misilleme olarak Ana karargâh Komutanlığımız tarafından herhangi bir talimat verilmemesine rağmen, Dersim eyaletimize bağlı bir birimimiz kendi inisiyatifiyle 7 Aralık günü Tokat iline bağlı Reşadiye’nin Sazak alanında askeri bir birliğe yönelik olarak 1’i uzman çavuş 6’sı er olmak üzere 7 askerin öldürüldüğü ve 3 askerin yaralandığı bir misilleme eylemi gerçekleştirmiştir”(2).

Konuya ilişkin haberde şu bilgilere de yer verilmiş:

“Saldırının PKK’nın sol örgütler ile işbirliği yapıp ‘Karadeniz açılımında görevli ‘Mahir’ kod adlı Celal Başkale’ye bağlı 7 kişilik grubun yaptığı saptandı. Bu grubun başında ‘Şehmuz’ kod adlı teröristin bulunduğu belirlendi…”(3).

Reşadiye olayında dikkatimizi çeken bir ayrıntı, olayı gerçekleştiren terörist grubunun ‘mahir’ kod adlı Celal Başkale’ye bağlı olmalarıdır. Yani grubun liderinin adı Celal’dir! Hatırlanacağı ve yukarıda bahsi geçen “Provokasyon mu Ergenekon mu” başlıklı yazımızda da ayrıntılı olarak anlattığımız gibi, 1993 yılında Bingöl’de 33 askeri şehit eden 100 kişilik terörist grubunun liderinin ismi de Celal idi! Celal Barak. Demek ki; örgüt, en acımasız, en alçak ve en kahpe eylemleri hep Celallere havale etmektedir! Sakın ola; örgüt bu tür kahpelikleri en büyük kahpe Celal’den, yani Celal Talabani’den öğrenmiş olmasın!!!

1993 ve geçtiğimiz günlerdeki adi saldırıları gerçekleştiren terörist gruplarının lider isimlerinin Celal olması elbette bir tesadüf. Ancak Reşadiye olayında (ve belki Bingöl olayında da) tesadüf olmayan bir şey var. O da, bu menfur olaylara imza atan teröristlerin, örgütün sözde Dersim Eyaleti grubuna bağlı olmalarıdır. Bundan çok daha önemlisi, eski adı Dersim olan bugünkü Tunceli kırsalında yoğun bir terörist grubunun varlığını sürdürmekte olduğudur. Bu, yıllardır böyledir ve teröristlerin yoğunlukta olduğu yerlerden birisi olan meşhur Ali Boğazı yine Tunceli ile sınırları içindedir. Üstelik hem 1993 yılındaki Bingöl pususu, hem de birkaç gün önceki Reşadiye Pususu örgütün Bingöl grubu tarafından atılmıştır. Zira Bingöl katliamına imza atan grubun lideri Celal Barak da rivayete göre; daha sonra Tunceli civarındaki bir çatışmada öldürülmüştür. Demek ki; Celal Barak da tıpkı Celal Başkale gibi, Tunceli taraflarında barınıyordu…

Terör örgütünün, daha doğrusu terör örgütlerinin Dersim’e olan ilgileri nereden gelmektedir? Bunun sebebini dağlık ve ormanlık arazi ile söz konusu coğrafyada bulunan yüzlerce mağaranın terör örgütü militanları için etkili bir koruma sağlaması ile açıklamak yeterli midir? Sanmıyorum. Eğer öyle olsaydı, terörün ve teröristin en yoğun olduğu bölge, Karadeniz bölgemiz olurdu. Çünkü koruma sağlaması bakımından özellikle Karadeniz bölgesi, Tunceli yöresinden aşağı kalmamaktadır. Karadeniz bölgemiz de hem dağlık, üstüne üstlük oldukça sık ormanlarla kaplı bir bölge. Bu bölgeden daha güzel koruma ve gizlenme sağlayacak başka hangi bölgemiz var ki? Aynı konuda Akdeniz Bölgesi, özellikle Toros Dağları da Tunceli yöresinden aşağı kalmamaktadır…

Bana göre terör örgütlerinin yıllardır söz konusu bölgede üstlenmelerinin önemli sebeplerinden birisi, bu örgütlerin bölge halkından yardım ve destek görüyor olmaları ve yöre halkının militanlara yardım ve yataklık yapmalarıdır. Peki, yöre halkı neden bu tür örgütlere sempati ile bakıp destek veriyorlar? Bunun sebebi, elbette araştırılmaya değer. Ancak aklımıza hiç düşünmeden geliveren ilk husus, vaktiyle bölgede vuku bulan isyanların o zamanki yönetimler tarafından kanlı şekilde bastırılmış olmasıdır. Yani bölge halkı, muhtemelen vaktiyle devletin aşırı güç kullanarak kanlı şekilde bastırdığı isyanlardan dolayı devlete ve güvenlik güçlerine hâlâ kızgın. Bu kızgınlık, onları bir şekilde devletten intikam almaya ve devletle bir şekilde hesaplaşmaya zorlamakta, bunun için de bölge halkı, devleti temsil eden güvenlik güçlerine saldıran terör örgütü militanlarına sempati ile yaklaşmakta, bazen de açık destek vermektedir. Onur Öymen’in Dersim çıkışından sonra, PKK, DTP ve bazı Alevi Dernekleri’nin ağız birliği etmişçesine yapmış oldukları çıkış, bunu akla getirmektedir. Yoksa senelerdir, Dersim deyince insanın aklına hiç “İsyan” kavramından sonra, TİKKO, MLSP ve PKK gibi isim ve kavramlar gelir miydi?

Tunceli’nin bir özelliği de, Kuzey Irak’ı Güneydoğu Anadolu üzerinden Karadeniz’e bağlayan güzergâh üzerinde bulunuyor olmasıdır. Merkez karargâhları Tunceli’de olan örgüt militanları, Erzincan-Sivas-Tokat üzerinden Ordu ve Giresun’un dağlık bölgelerine sızmakta ve oralarda da bazı sansasyonel eylemler yapabilmektedirler. Reşadiye saldırısı da muhtemelen böyle bir eylem ve haberlere göre saldırıyı yapanlar Tunceli bölgesinden gelmişlerdir. Aynı noktada 1997 yılında da bir saldırı olmuş ve o saldırıda da askerlerimiz ölmüştür. Hatta hatırlanacağı üzere; bundan birkaç yıl önce Trabzon’un Maçka ilçesinde sivil halk birkaç tane teröristi derdest edip güvenlik güçlerine teslim etmişlerdi. Maçka’daki olay bir kez daha göstermiştir ki; yerel halk destek vermediği sürece o bölgede terör örgütünün tutunması ve barınması olası değildir. Tunceli ile Trabzon arasındaki en önemli fark işte budur. Tunceli halkı da Trabzon halkını örnek alıp militanlara yüz vermeseydi, Ali Boğazı ve Munzur Vadisi, şimdi terörist yatağı değil, Turizm Cenneti, özellikle bir rafting alanı olurdu. Sen geleni vurup, gidene kurşun sıkarsan, bunları yapanlara göz yumarsan olacağı budur işte. Kalkınmışlıkta nal toplayan iller sıralamasında sonuncu olup çıkarsın. Bu kadar basit…
***
CHP’li Onur Öymen’in Dersim söyleminden hareketle kaleme aldığım 4 Aralık tarihli ve “Dersim, Menemen ve Atatürk’ü Yargılamak” başlıklı yazıma Ozan Karadağ isimli bir okur tarafından şu yorum yapılmıştır:

“Sayın Ömer bey kaleme aldığınız yazınız tamamen sizin profilinizi gösteriyor. Yalnız biraz eksik kalmış. Bence sizinde söyleyemediklerinizi ağzınızdaki baklayı ben çekinmeden dile getireyim. Siz ve sizin gibiler biz Alevilere can derken zorlanarak dile getiriyorsunuz zorlanmayın, Can demeyin. Zorlanarak yazamadığınız diğer cümlenizi de ben tamamlayayım; Keşke Alevi ve Kürtler olmasaydı demek istiyorsunuz. Kısaca bu çok zor değil, bunu bizler zaten yazılarınızdan fark edebiliyoruz.”(4).

Oysa bu bana karşı yapılmış çok büyük bir haksızlık, üstelik de kendisi ve elbette temsil ettiği zihniyet adına tam bir nankörlüktür. Çünkü ben, Alevi vatandaşlarımızın, zorunlu din dersleri, cem evlerine belli bir statü verilmesi, Alevilerin Diyanet’te temsili gibi konulardaki bazı isteklerine destek veren bir yazarım. Bu konuyu daha önce birçok kere yazdım. Keza Doğu ve Güneydoğu Bölgesinde yoğunlukla yaşamakta olan Kürt kardeşlerimizin bazı haklı sorunlarını da taşıdım bu köşelere. Çevremde, birçok Alevi ve Kürt komşum ve arkadaşlarım da var ki; bunlardan çoğu benim en aziz dostlarımdır.

Oysa bahsi geçen yazımda da söylediğim gibi; benim sözlerim tamamen Ayrılıkçı Kürtlerle ve tıpkı bazı Müfrit (aşırıya kaçan)Sünniler gibi, inançlarını siyasete vasıta eden ve yıllardır inançlarını siyasi pazarlık konusu yapan Müfrit Alevilere yönelikti. Bu bakımdan ben nasıl “Keşke bu ülkede Alevi ve Kürtler olmasaydı” diyebilirim. Oysa Ozan Karadağ isimli okurum, hiç üstüne vazife değilken durup benim profilimi çıkaracağına, oturup yazdıklarımı anlayarak bir kez daha okuma zahmetinde bulunabilseydi, eminim ki; bana hak verecekti.

Ancak şunu açık yüreklilikle itiraf etmeliyim ki; Aleviler, Dersim vb. olaylara PKK’nın gözlüğü ile baktıkları sürece ve terör örgütleri, Alevilerin yoğunlukta olduğu bölgelerde cirit attığı müddetçe, benim ve başkalarının, hatta devletin bile Alevi isteklerine bakışı, ister istemez biraz şaşı olacaktır. Müfrit Aleviler ve ayrılıkçı Kürtler, amaç birliği yapıp sırf Atatürk’e gıcıklık yapma adına Türkçe “Tunceli” adı yerine, Türkçe “Gümüşkapı” anlamına gelen “Dersim” isminde direnirse, bir Türk olarak ben bunda elbette bir bit yeniği aramak zorunda kalırım. Zira “Dersim” adı bana hiç güzel ve iyi şeyler çağrıştırmıyor. “Dersim” adının, hep isyanlarla ve ayrılıkçı hareketlerle özdeşleşmiş olması ve böyle hatırlanması, beni rahatsız eder çünkü. Hazır yeni bir sayfa açılmışken, müflis tüccar hesabı eski defterleri karıştırmak niye? Bundan amacınız nedir? Birilerinden intikam almak, birileriyle hesaplaşmak mı istiyorsunuz?

Olay Alevilik-Sünnilik, ya da ne bileyim Türklük-Kürtlük meselesi değildir. Olay aslında nedir biliyor musunuz? Olay tamamen vatana, bayrağa ve devlete sahip çıkma meselesidir. Birliğimize, dirliğimize, düzenimize saygı göstermek, düzensizlik varsa oturup adam gibi konuşarak düzeltmektir. Bu takdirde; bu ülke hepimize yeter de artar bile. Zira bu topraklarda, Türk’e de yer var, Kürde de. Alevi’ye de yer var, Sünni’ye de. Her şeyin başı önce iyi insan olmak ve karşındakini insan olarak görebilmektir. Sonra da hep birlikte iyi vatandaş olmak.

Sen kalkıp Arap’ın iktidar hırsını görmezden gelerek Hz. Ali camide öldürüldü bahanesiyle camiyi İslam’daki bütün kötülüklerin kaynağı olarak görürsen ve camiye gidenlere şaşı gözle bakarsan, onlar da kalkar sana ve senin ibadethanen olan cemevine aynı gözle bakarlar. Oysa Türk Milleti olarak, Arap’ın siyasi ihtirasları yüzünden yol açtığı suni ayrışmayı bir keşfedebilsek ve Arap şovenizminin İslam’a giydirdiği deli gömleğini bir çıkartıp atabilsek, eminim ki o zaman birçok sıkıntımız kendiliğinden hallolacaktır. Geçmişte Cami, Kilise ve Havra’yı yan yana getiren bir medeniyetin torunları olarak; bugün cami ile cemevini yan yana getiremiyorsak, tüüü bizlere. Yuh olsun hepimize ve bizi bu hale getirenlere. Namaz da kılarım, Semah da dönerim. Bundan kime ne kardeşim? Yoksa manyak mısınız siz???(*)

11 Aralık 2009
Ömer Sağlam
Dipnotlar:
1- https://www.turkishnews.com/tr/content/2009/12/09/provokasyon-mu-ergenekon-mu/
2- bkz. http://www.milliyet.com.tr, “PKK 7 askerin şehit edildiği saldırıyı üstlendi” başlıklı haber(10.12.2009).
3- Aynı haber.
4- bkz. http://www.haberbu.com/yazar/Dersim-Menemen-ve-Ataturk-u-Yargilamak/2838
(*) Reşadiye olayını “Provokasyon” diyerek, başka oluşumların, hatta TSK’nın üstüne yıkmaya çalışanlar tam anlamıyla şapa oturmuş durumdadırlar. TSK, eylemi yapanların telsiz görüşmelerini medyaya vererek hem bir ilke imza atmış, hem de önüne gelen her olayı, Derin Devlet, TSK ve Ergenekon gibi komplo teorilerine bağlama kolaycılığına kaçanlara iyi bir ders vermiştir. Bu, aynı zamanda TSK’nın ne kadar baskı ve stres altında olduğuna da bir işarettir. Öte yandan DTP’nin kendi kendini kapatmış olması demokrasimiz için iyi olmamıştır. Evet, DTP’yi kapatan Anayasa Mahkemesi değil, bizzat DTP’lilerdir. Anayasa Mahkemesi’nin yaptığı, sadece mevcut kanunları uygulamaktan ibarettir. Keşke kanunlarımızda parti kapatma yerine sadece kişilere siyaset yapma yasağı getiren bir düzenleme olsaydı. İşte bu sebeple yasama dokunulmazlığının bir an önce getirilmesini lüzumlu ve elzem görüyoruz. Anayasa Mahkemesi’nin kararında bazı DTP’lilere sadece Apo’ya “Sayın” dedikleri için siyaset yasağı getirildiği anlaşılıyor. Eğer Apo’ya “Sayın” demek siyaset yasağı getirmeyi gerektiriyor ise, o takdirde bu yasak DTP yöneticilerinin hemen tamamına, hatta devletin tepelerinde bulunan bazı kişilere de getirilmeliydi! Türkiye’de terörist başına “SAYIN ÖCALAN” demeyen kaldı mı da Anayasa Mahkemesi böyle yanlı kararlar veriyor?!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.