MAHİR ÇAYAN’A 600 BİN LİRALIK RÖPORTAJ TEKLİFİ YAPAN GAZETECİ

Turhan FEYİZOĞLU

İsrail’in İstanbul Başkonsolosu Ephraim Elrom’u öldürme ve gizli örgüt kurma suçundan Selimiye Cezaevine tutuklu bulunan Mahir Çayan, tek başına kaldığı hücresinde amcası Enver Çayan’a 12 ve 13 Ağustos 1971 tarihlerinde iki mektub yazmış ve bazı isteklerde bulunmuştu.

Mahir Çayan, ele geçen mektubunun birinde, adını verdiği bir İstanbul gazetesinin, müsait bir zamanda yayınlanmak üzere 600 bin lira karşılığı kendisiyle röportaj yapmak istediğini, bu teklifin kendisine parayı çok seven biri tarafından iletildiğini, bu kişinin, paranın yüzde 20’sini alacağını, fakat o kişinin korktuğu için bu işe yanaşmadığını yazmaktaydı.
İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri Mahkemesinde yargılanan Mahir Çayan arkadaşlarının, 23 Ağustos 1971 pazartesi günü yapılan duruşmada bu mektuplar okundu.

Askeri Savcı Yüzbaşı Ülgen Sözer, duruşmada yaptığı açıklamada, Mahir Çayan’ın kaçma teşebbüsü içinde bulunan bir kimse olduğunu ifade ile Mahir Çayan’ın 12 ve 13 Ağustos 1971 tarihlerinde amcasına gönderdiği sırada ele geçirilen iki mektubu gizli belge olarak nitelendirmiş ve okumuştur.

Mektup hakkında söz alan Mahir Çayan, mektupların kendisine ait olduğunu, ancak kendisinin havasız bir yerde zincire vurulmuş bulunduğunu, yaptığı müracaatlara cevap verilmediğini, bu sebeple amcasından kaçmak için değil kendisini öldürmek için uyku ilacı istediğini iddia etmiş ve “kaçmak isteyen kimse uyku ilacı değil tabanca ister. Biz, insan haklarına uygun bir şekilde yargılanmak istiyoruz. Gerçek budur” demiştir.

Tekrar söz alan Savcı Deniz Hakim Yüzbaşı Sözer, Çayan’ın kaçma planlarının tesbit edildiğini, ifadesinin Emniyet’te değil bizzat kendisi tarafından alındığını, ne söylemişse aynen zapta geçildiğini belirtmiş ve Çayan’ın muhafızları kandırma çabalarının da tesbit edildiğini kaydetmiştir.

“Mahir Çayan’ın amcası Enver Çayan’a yazmış olduğu ve gizlice göndermek istediği 12 Ağustos 1971 tarihli ve 6 sayfalık mektupta özetle şunlar yazılıdır:

“Sevgili Amca (Enver Çayan)
Mahkemeye dört gün var. İddianameyi okudum. Hakkımızda (özellikle benim) istenilen 3-4 tane idam cezasından başka tamamen politik mülahazalarla (bana kara çalmak amacı ile) yalan ve dolanla dolu.
Savcı benim ifadelerimi değil de, polislerin ifadelerini geçirmiş. Mesela, benim “kızı öldüreceksiniz”, sözüm değiştirilmiş, “Beni öldürmeyin” şeklini almış. Bu köpeklere böyle bir şey ben demedim. Onu diyecek adam, baştan silahını bırakıp, her çeşit teminatı verilmişken teslim olurdu.
Daha bunun gibi neler neler.
Mesala Konsolosu ben öldürmediğim (gerçekten) halde, “Ben bilmiyorum öldüreni, eğer ille bir isim söylememi istiyorsanız, kendi ismimi söylüyorum”, şeklindeki ifadem de, iddianameye ben öldürdüm diye geçmiş.
Niyetleri açık. Kesin olarak bizleri asmak, bu faşistlerin amacı.
Dışardakiler ne yapıyor. Arkadaşların durumu nasıl? Ben bu konuda ifade filan vermedim. Biliyorum, sen onların ne yaptığını bilemezsin. Ancak belki annemi filan görmüş olabilirler.
Aklında olsun, eğer bizi kurtarmak için birisini kaçırmaya teşebbüs ederlerse (tabii bunu yapabilecek durumda iseler) katiyen kamuoyuna duyurmasınlar ve gizli pazarlık etsinler. Pazarlıkta da, bizim bırakılmamızı değil de ölüm cezası verilmemesini istesinler.
Eğer bu işi yapabilecek güçte değilseler, katiyen böyle bir teşebbüse girmesinler. Önemli olan şu veya bu kişinin değil THKP ve THKC’nin yaşamasıdır.
“Ben kaçmak için fırsat kolluyorum. Durumum (sağlık) kötü değil, hastahaneye sevkimi istiyorum. Çok sıkı tedbir alıyorlar ancak başka çare yok. Hastahanede nöbetçiler benimle aynı odada nöbet bekliyorlar. Bir ara çay filan içerken onları uyutabilirsem ne ala. Bunun için uyku hapı veya tozuna ihtiyacım var. (Toz olursa daha iyi).
Bunu hemen tedarik edip gelen arkadaşa (randevulaşır bir başka gün bulup verirseniz) çok iyi olur. Tek ümidim budur. Götürecekleri hastahane Haydarpaşa Askeri Hastahanesi’dir.
Sen ne yapıyorsun? Önce Ergün gibi seni de tutukladılar, zannettim. Benim yüzünden başın belaya girdiği için çok üzüldüm. Fakat şimdi böyle bir şey olmadığı için sevindim.
Yanıma para alışımın nedeni de kaçmak içindir. Eğer varsa gelen arkadaşa birkaç bin lira daha verin.
Ölmek önemli değil. Fakat bir devrimci sonuna kadar (her şart altında) mücadele etmelidir. Kaçmak ihtimalim yüzde bir. Her şeye rağmen yüzde biri kullanacağım.
Eğer arkadaşlarla görüşmek imkanın olursa bu söylediklerimi onlara ilet.
Ayrıca bana dışardaki durumları etraflıca anlatan bir mektup yaz ve gelen arkadaşa ver. Gelen arkadaş çok yiğid ve dürüst bir çocuktur. Her konuda ona güvenebilirsiniz. Bu kadar sıkı tedbirlere rağmen yaptığı iş çok cesaret isteyen bir iştir.
Yakalananların çoğu bizden değil, veya ikinci dereceden kişiler. Çoğunluğu dışarıda. Para da onların eline geçmiş. (Ben yakalanmadan bir gün önce gönderdim).
Bana etraflı bir bilgi verin. Hareketlerimi ona göre tayin edeceğim.”

“Ben aramızda hiçbir kırgınlığın olduğu kanısında değilim. Daha doğrusu benim açımdan böyle birşey yoktur.
NOT: Ergün’e göz-kulak olun. O çocuk aslında zeki ve dürüst bir çocuktur. Aile çalkantıları içinde gelişme imkanı bulamadığı için, onun huzursuzlukları onda bir takım ihtilatlar yaratmıştır. Aslında çok iyi bir raya girebilir.
Ona çok çok selamlar. Tabii diğer kardeşlerime de.
Mehmet amcaya sor. Haydarpaşa Hastahanesi’nden Nedret adında bir hemşire hanım bir ay önce ona haber getirmesi için gönderdiydim. Gelip-gelmediğini bana bildirin. Önemlidir.”

Mahir Çayan, ele geçen mektubunun bundan sonraki kısmında, adını verdiği bir İstanbul gazetesinin, müsait bir zamanda yayınlanmak üzere 600 bin lira karşılığı kendisiyle röportaj yapmak istediğini, bu teklifin kendisine parayı çok seven biri tarafından iletildiğini, bu kişinin, paranın yüzde 20’sini alacağını, fakat o kişinin korktuğu için bu işe yanaşmadığını yazmakta ve şöyle devam etmektedir:

“Hücrede bir resim için 50 bin lira teklif etmişler. (Ben hücredeyim, elimi yatağa kelepçeli olarak bağlıyorlar. Doktor filan gelince), (Avukat ile bir kere görüştürüldüm) avukat gelince beni havadar, açık bir odaya alıyorlar ve ellerimi çözüyorlar.
Bu paraları yakalanmadan önce verselerdi, hiç biz para sağlamak için eylemlere geçmezdik (!).
Gazetelerin her yazdığı yalan-dolan.
Biraz önce doktor geldi. Beni hastahaneye yollamıyorlar. Ancak siz söylediklerimi yapın. Çünkü, çok yakında Kartal’a beni nakledecekler. Orada da aynı şeyi yapmak kabildir. Ayrıca siz başka gerekli şeyler görüyorsanız onuda yollayın ve bildirin.”

Mahir Çayan, mektubunun bu kısmını, çizdiği bir okla aşağıdaki bir paragrafa bağlamakta ve şunları yazmaktadır:
“Ancak acele halledin. Çünkü çok mümkündür, benim pazartesinden sonra Kartal’a gitmem.
Anneme söyleyin ben asla ona “Defol git” demedim. Ben oradaki faşist köpeklere “Defolun gidin” dedim. Annemin sesini duyduğum zaman üzüntüden içerde ağlıyordum. Mahkemede gerekirse bunu söylesin.
Annem ev tutacakmış. O evi gizli tutsun. Değişik bir adla tutsun ve kimseye yerini söylemesin. Adresi de bana hemen bildirin. Ayrıca başka gizli ev adresleri de varsa bana yazın. Gerekli ne görüyorsanız yazın…”
Mahir Çayan, Amcası Enver Çayan’a 13 Ağustos 1971 tarihini taşıyan bir pusula daha yazmış ve bunda, mektubu gönderdiği er hakkında bilgi vermiştir. İki sahifelik pusulada aynen şu satırlar yer almaktadır:

“Enver Amca,
Bu arkadaş, çok dürüst, cesur ve yürekli bir arkadaştır. Ayrıca zekidir de.
Askerliğinin bitmesine az var. Malatya’da toprakları var. Ancak kendisi Malatya’da kalmayıp Istanbul’da iş çevirmek istiyor. Her konuda güvenilebilecek ve çok faydalı bir arkadaştır. (Bana karşıda bizim arkadaşlara karşı da anlamışsındır, derin bir sempatiye sahiptir).
Kendisi ile başka bir gün randevulaş ve uzun uzun konuş. Sonucun olumlu olacağını zannediyorum.
NOT: Yarın doğum günümdür. Normal zamanda yapmadığımız bir şeyi “Doğum günümü kutlamayı” yapın. Bir de böyle olsun. Hiç olmazsa ortak anılarımız anılır.”

Mahir Çayan, bu pusulasında da bazı kelimelerin altını özellikle çizmiş ve bazı çıkmalar yapmıştır.
Çayan, mektubu gönderdiği erin her konuda güvenilebilecek ve faydalı kişi olduğunu belirttiği, (güvenilecek) ve (faydalı) kelimelerinin altını çizmiş, parantez içine aldığı (bana karşı da bizim arkadaşlara karşı da) satırında (bana karşı da) yazdıktan sonra ayrı bir çıkma ile (bizim arkadaşlara karşı da) cümlesini yazmıştır.
“Mahir/On’ların Öyküsü”, adlı kitabımı hazırlarken söyleşi yapmak amacıyla Mahir Çayan’a 600 bin lira teklif götüren bu gazeteciyi bulmak için uğraşmış fakat bulamamıştım.
Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC)’nin günlük olarak çıkarttığı “Bizim Gazete” adlı gazetenin genel merkezine zaman zaman gidip çalışıyordum.
Yazar İskender Özsoy ağabey ile bir gün sohbet ederken beni bir gün gazetenin sorumlu yöneticisi Ulvi Yanardağ ağabeyle, “Deniz ve Mahir kitaplarının yazarı”, olarak tanıttı.
Ulvi Yanardağ ağabey, “Mahir Çayan’la ilgili bazı anılarım var” dedikten ve bazı şeyler anlattıktan sonra, “söyleşi yapmak için Mahir Çayan’a 600 bin lira teklifini ileten gazeteci benim”, dedi.

Çok heyecanlandın ve hemen bir söyleşi yaptım. Bir belge olarak yayınlıyorum. Söyleşi aynen şöyle.

“Turhan Feyizoğlu: O dönemde Hürriyet Gazetesi’nde çalışıyordunuz değil mi?
Ulvi Yanardağ: Ben Hürriyet Gazetesi’nin muhabiriydim. O dönemde bütün sıkıyönetim davalarını ben takip ediyordum. Tabi zaman zaman önemsiz gördüğümüz duruşmalara gitmezdik. Ya da daha önemli bir başka işimiz olduğundan oraya giderdik. Mahir Çayan hala gözümün önünde gibidir. Hiçbir zaman yumuşamadan hep dik durdular. İnandıklarını devamlı söylerlerdi ve sürekli tartışırlardı. Yanlış bir kelime sarf ettiklerinde hâkim uyarırdı fakat devam ederlerdi.
Turhan Feyizoğlu: Peki bunları nasıl kaydettiniz?
Ulvi Yanardağ: Gizli kaydettim hepsini. Çünkü o dönemde yasaktı. Ben bunun ilerde çok önemli olacağını biliyordum.
Turhan Feyizoğlu: Sonra ne oldu peki bu kasetlere?
Ulvi Yanardağ: Kaydettiğim kasetleri Mehmet Demirel’e verdim. O da gazeteciydi. Daha önce Hürriyet’te fotoğraf işleriyle de ilgileniyordu. Çok iyi arkadaşımdı ve ben kendisine bahsettim. Savunmaları ve tartışmaları bende var dedim.
Turhan Feyizoğlu: Hem sesli olarak, hem yazılı olarak var mıydı?
Ulvi Yanardağ: Yazılı olarak değil ses kaydı şeklinde vardı. Ben zaten gazetede yazıyordum. Zaten o dönem Hürriyet’te bütün haberlere ben bakıyordum. Ben belgeleri Mehmet’e verdim. İtalya’ya gidip döndükten sonra bana geri verecekti fakat bir daha dönmedi. Aradan 30 küsur sene geçti. Artık küllendi. Bizim hayatımız çok renkli biliyorsunuz gazetecilik çok hareketli. Babam da gazeteci babadan kalma yani. Karım da gazetecidir.
Turhan Feyizoğlu: O dönemde başınızdan geçen ilginç bir olay var. Kitabı hazırlarken soruşturup araştırdım. Sanırım Mahir Çayan’la söyleşi yapmak için çok büyük bir para teklif etmişsiniz bir askere.
Ulvi Yanardağ: Söyleşi olarak değil bana yazılı olarak göndermesini istedim. Mesut Asteğmen vardı orada. Ben kendisine bir teklif götürdüm. Çünkü Mesut onların arasına girip çıkıyordu. Hürriyet adına 600 bin lira teklif ettim ama Hürriyet’in de haberi yoktu. Bu teklifi söyledim ve bana yazsınlar dedim. Olayları kendi ağzından başlangıcından başlayarak düşünceleriyle yazmasını istedim. Eğer buna evet diyecek olursa ben parayı gazetemden alırım.
Turhan Feyizoğlu: O da kabul etmiş sanırım çünkü buradaki belgeler onu gösteriyor.
Ulvi Yanardağ: Ben birkaç gün sonra tekrar Selimiye’ye gittiğim zaman Binbaşı Erdinç’i gördüm. Uzaktan el salladım ve cevap vermeden kayboldu. Mesut’u gördüm seslendim ve Mesut’ta kayboldu. Onlar bana yanaşmadılar ve o zaman bir terslik olduğunu anladım. Fakat sonra duyumlardan böyle bir mektubun Mahir Çayan tarafından yazılmış bir mektubun dışarıya gönderildiğini fakat bu mektubu dışarıya aktaran kişinin öldürüldüğünü ve üzerinden bu mektubun çıkarıldığını duydum. Bu para karşılığındaki mektup mahkemede açıklandığı zaman ben yoktum. Ben olsaydım çok farklı olurdu en azından Çayan ile göz göze gelirdim. Çünkü onlar beni tanıyorlar.
Turhan Feyizoğlu: Peki bu duruşmada bu durum açıklandı ve Hürriyet Gazetesi ismi geçiyor. Bu durumun üzerine pek fazla gidilmemiş mi?
Ulvi Yanardağ: O duruşmada ben yoktum. Diğerleri de pek kale almadılar ya da almak istemediler sanırım. Ben gazeteci olarak duysam peşine düşerim. Herhangi bir gazeteci olarak kendimi bulurum ve böyle bir şey yapmışsın nasıl gönderdin falan derdim. Fakat bana bu şekilde yaklaşan kimse olmadı. Aradan yıllar geçince öğrendim zaten.
Turhan Feyizoğlu: Sizin birde sanırım bir öğrenci eyleminde başınızdan geçen bir olay var.
Ulvi Yanardağ: Tabi evet öyle bir durum var. Bir öğrenci eylemi sanıyorum İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde işgal eylemi vardı. Ben içeriye girmeyi başardım. Fakat birden bire bana saldırdılar orada. Beni tanımaları lazımdı diye düşünüyorum. Kafa yapısı olarak onlardan ayrı biri değilim. Bana nasıl saldırdılar anlamadan vurmaya başladılar. O bizden diye araya girenler oldu ve sonra öğrendim ki beni birinci şube polislerinden birine benzetmişler. Ben o zaman saçsız değildim saçlarım vardı sarışındım.
Turhan Feyizoğlu: O dönemde bayağı olaylar ve idamlar vardı. Ayrıca İsrail büyükelçisi olayı da o dönemde gerçekleşti değil mi?
Ulvi Yanardağ: Orada bana telefonla bana bir arkadaşım bildirdi. Tam onun evinin karşısındaymış olay. Ben bu olayı çok yanlış buluyorum. Sonuçta bu insan İsrail büyükelçisi tabi ki kıyamet kopacaktı. Artık zıvanadan çıkmış durumda. Yani artık büyük olayların peş peşe geleceğini düşündüm.
Turhan Feyizoğlu: Sibel Erkan olayı da var.
Ulvi Yanardağ: Evet Sibel Erkan olayı Maltepe’de gerçekleşmiştir. Bizim bütün Hürriyet ekibi oradaydık. İşte çatışmalar başlamadan önce ben içeriye girmeye çalıştım. Ve bir şekilde orda tanıdığım polisler vardı. Adli suçtan cinayet masasına pek çok polis görevliydi. Onların yardımıyla olay yerine yaklaştım.
Binbaşının ateş etmesiyle bir tantana koptu. Bende yerimi aldım. O esnada Sibel Erkan’ın fotoğrafını çektim. 6×6 rolekos marka fotoğraf makinem vardı, onunla çektim. Ben diğer arkadaşlarımızdan çektiğini zannediyordum. Daha doğrusu istenilen özellikte çekememişler. Rahmetli Orhan şahin vardı, foto muhabiri, onun adıyla ben Hürriyet’te yayınlatmıştım fotoğrafı.
Turhan Feyizoğlu: Olaydan 3–4 gün sonra Hürriyet gazetesinde Sibel Erkan’la ilgili yazı dizisinde haber merkezi yazıyordu. İsim verilmemiş. O haberleri yazanlardan biri de siz olabilir misiniz?
Ulvi Yanardağ: O haberleri çok derledim, topladım. Belki de tamamen benimdir. Tehlikeli olur diye isim vermemiş olabilirler. Fakat şu anda tam olarak hatırlamıyorum. Yazıyı görsem benimdir diyebilirim ancak.
Turhan Feyizoğlu: Orada bir trajik olay daha oluyor. Hüseyin Cevahir vuruluyor, ölüyor ve Mahir Çayan yaralı olarak ele geçiyor. Fakat orada bir linç girişimi var. Buna tanık oldunuz mu?
Ulvi Yanardağ: Hayır. Tanık olmadım böyle bir şeye. Ama olmuş da olabilir.
Turhan Feyizoğlu: Fotoğrafları birinde Mahir’e saldırı ve polislerin onu korumasını gösteren ilginç bir fotoğraf var. O fotoğraf daha sonra Nokta Dergisi’nde de çıktı.
Ulvi Yanardağ: Ben görmedim. Benim odaklandığım Sibel Erkan’dı. Hürriyet anlayışı da budur. Genç bir kız rehin alınmış, o zaman diğerleri ikinci planda kalır. Çok kalabalık vardı ve ablukaya almışlardı. Çok da tepki vardı onlara karşı.
Turhan Feyizoğlu: Peki o sırada tanık olduğunuz yani Mahirlere karşı bakış açısı neydi?
Ulvi Yanardağ: Yani, onlara vatan haini gözüyle bakılıyordu. O çevrenin büyük bir kısmı böyle bakıyordu.
Turhan Feyizoğlu: Cezaevinden kaçma olayları da gerçekleşti o dönemlerde.
Ulvi Yanardağ: Aradan 37 yıllık çok üzün bir süre geçti. Bunları hatırlamam çok zor. Fakat tabi o dönem sürekli bunların içerisindeydik.

(Turhan Feyizoğlu, Mahir / On’ların Öyküsü, Ozan Yayınları, İstanbul, onikinci baskı, 2008)

Yorum Gönderin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.