G-20, açılımlar gibi gelişmelere odaklanmışken yanıbaşımızdaki Lübnan bir demokrasi semptomuyla uğraşmaktadır. Orta ölçekli bir vilayetimiz durumundaki bu ülke, etnik yapı bakımından dünyanın en ilginç örneklerinden birine sahip olup, iyi kötü işleyen bir demokrasi ile yönetilmektedir. Dört milyona yakın nüfusu olduğu halde, yüzde otuzlar civarındaki üç etnik grup ile yüzdeleri bir ila dört arasındaki diğer birkaç topluluktan oluşmaktadır.

Bir ülkede kendisini farklı bir topluluk olarak gören etnik grup yüzde 10’dan az veya yüzde 40’tan fazla olduğu takdirde pek fazla problem çıkmadığı kabul edilmektedir. Belirtilen yüzdeden az olduğunda bir takım haklarını koruyarak, bölücü bir tehdit olarak görülmeden ülke içinde varlığını sürdürebilmekte, fazla olduğu zamanda ise yönetimdeki ağırlığı tartışma konusu olmadan, egemenlik haklarının da ortağı bir unsur haline gelmesini her kesim kabullenebilmektedir. Yaşanmış tecrübeler genellikle böyle diyor. Sorun, bir topluluğun kendisini farklı görmesi ve bunun yüzdesinin 10 ile 40 arasıdan bulunmasında daha çok ortaya çıkıyor. Lübnan’da ise sorun, %65 Müslüman ile %35 Hıristiyan toplulukların, siyasi altyapıyı oluşturan mezhep özelliklerine dayanmaktadır. Müslüman topluluk birbirine yakın yüzdeleriyle Sünniler ve Şiilerden oluşmaktadır. Maruni, Rum (Ortodoks ve Katolik), Ermeni gibi farklı mezheplerden oluşan Hıristiyanlar siyaseten ortak hareket edebilmekte iken Sünniler ve Şiiler farklı bloklarda yer almaktadır. Sünniler, genellikle batı taraftarı olan 14 Mart Hareketi’nde yer alırken, Şiiler bunun karşıtı olan 8 Mart Hareketi içindedir.
Doğu Akdeniz sahilinde yer alan Lübnan’ın kuzeyinde ve doğusunda Suriye bulunup, güney komşusu ise İsrail’dir. Doğu Akdeniz’in en önemli ticaret, turizm ve eğlence merkezlerinden olan Beyrut, Lübnan nüfusunun yarısından fazlasının yaşadığı bir şehirdir. Tarih boyunca, Akdeniz’in ticaret ve liman kenti olma özelliğini bugün de sürdürmeye çalışmaktadır. Ancak İsrail’in işgalci ve yayılmacı siyaseti ile Araplar arasındaki çatışmalarda en fazla ezilenlerdendir. Lübnan çoğu Filistinlilerin sığınma ülkesi haline gelmiş, mülteci kampları, ülke güvenliği için her gelişmede tehdit edici olmuş, yakın dönemin önemli bir kısmı iç savaşlarla geçmiştir.
Diğer Arap ülkelerinin ABD ile ilişkiler, İsrail ve Filistin politikalarının uygulama alanı haline gelen Lübnan, bütün sayılanlara karşı belirli bir demokrasi kültürünü muhafaza edebilmiştir. Haziran 2009’da yapılan seçimlerden ABD’nin de çeşitli şekillerde destek verdiği 14 Mart Hareketi güçlenerek çıktığı halde, kaybeden taraf olan Hizbullah lideri Nasrallah, bu bölgede pek görülmeyen bir centilmenlikle, seçimlere hile karıştırıldığı gibi bir lafa tenezzül etmeden sonuçlara saygılı olduğunu beyan etmiştir.
2005’te bir suikasta kurban giden Sünni lider Refik Hariri’nin oğlu başbakan Saad Hariri’ye yeniden başbakanlık görevi verilmiş, ancak geçen süre zarfında hükümet kurulamamıştır. Hariri, hükümeti kurma görevini iade ettiği halde bu görev yeniden kendisine verilmiş, bütün grupların içinde yer aldığı bir milli birlik hükümeti kurma yönündeki temaslar sürmektedir. Etnik gruplara tanınan kontenjanlara göre parlamentoya milletvekili seçildiği gibi cumhurbaşkanlığı, başbakanlık, meclis başkanlığı, genelkurmay başkanlığı gibi görevleri yapacak kişiler de etnik gruplara tanınan kontenjanlar çerçevesinde seçilmektedir. Fransız sömürge döneminden kalan bu sistem iyi kötü işlemekle birlikte tartışılan yönleri bulunmaktadır. Tıpkı, Bostan-Hersek’te veya Kosova’da olduğu gibi. Mesela 1930’lardaki nüfus sayımına göre milletvekili kontenjanı belirlendiği halde günümüzde Müslüman nüfus oranı artmış, Hıristiyanların oranı azalmıştır.
Etnik kökene dayalı böyle bir sistemin ne kadar doğru olduğunu düşününce, mesela Fransa’da veya ABD’de birçok farklı etnik gruplar bulunduğu halde parlamento veya üst düzey görevlerde böyle bir kontenjan ayrılması söz konusu olmamaktadır. Herkes ülkenin asli vatandaşı olarak, etnik veya dini kimliğine göre değil de ülkesi için yapabileceği hizmetlere göre oy istemekte, vatandaşlar da ona göre oy verebilmektedir. ABD’de siyahlar genellikle Demokratları desteklediği halde, bunun aksi de olabilmektedir. Almanya’da Pazar günü yapılan seçimlerde, Türklere daha sıcak bakan partiler bulunduğu halde 2.5 milyonu aşan ve küçümsenmeyecek bir seçmen kitlesine sahip olan soydaşlarımız her partiden aday olabilmektedir. Türk adaylar, başta Almanlar olmak üzere diğer Türk olamayan seçmenlerden de oy alabilmektedir.
Lübnan için yaklaşık 80 yıl önce oluşturulan sistemin en iyisi mi, yoksa sömürgeci yöntemlerden olan “böl-terket”in gereği olan bir uygulama mı olduğu ayrı bir konudur. Ancak görülen gerçek, çoğu Lübnan dışından kaynaklanan istikrar bozucu etkilere karşın ülkede işleyen bir demokrasi, seçimlerle gidip gelen hükümetler, belirli sosyal hizmetlerin de yerleştiği, özel teşebbüs ve serbest piyasa ekonomisi temelli bir devlet bulunmaktadır. İç savaş dönemleri sayılmazsa, her grubun uzlaşılan temele dayalı olarak yönetimde yerini aldığı, sesini duyurduğu bir gerçektir. İç savaşı sona erdirmek üzere oluşturulan Arap Barış Gücü askerleri kanalıyla Suriye yıllarca bu ülkede her şeyi el altından kontrol ettiği halde, burada Suriye’nin hayal edemeyeceği bir katılımcı yönetim bulunmaktadır. Lübnan’da aylarca süren tartışmalardan sonra Mayıs 2008’de cumhurbaşkanı seçilebilmişti. Bu uzlaşıda Arap ülkeleri gibi Türkiye’nin de rolü olmuştu. Muhtemelen, yine böyle bir dış arabulucu girişimlerle hükümet kurulabilecektir. Hiçbir kesim hükümet krizinin yeni bir iç savaşa yol açmasını istememekte, sorunun bir şekilde çözümünü beklemektedir. Bölücü örgütün Kuzey Irak’tan çıkarılması çalışmaları sürerken, bu teröristlerin doğum yerinin Lübnan’da Bekaa vadisini olduğunu, şimdi kendisine yeni adres aradığını, bu ülkenin siyasi istikrarı için elimizden geleni yapmamız gerektiğini bilelim.

Prof.Dr. Alaeddin Yalçınkaya
Öncevatan, 29.09.2009

Yorum Gönderin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.