“Atrantik’le Bir Olup, Milleti ve Askeri Tokatlayan Sefiller”

Müyesser YILDIZ

 

Darbe düşünmek suç mu? TBMM Başkanı Köksal Toptan bile, “Eyleme geçmediği sürece darbeyi düşünmek suç değil” diyor. Peki, “darbe geliyor” çığlıkları arasında, Türk Milleti ve TSK’ya düşmanlık yapmak, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni “demokratik demokratik yıkmak” suç mu? Olmadığını görüyoruz!.. 

Soros ve 2. Cumhuriyetçilerin öncü isimlerinden Ali Bayramoğlu Ocak ayında NTV’de, “Askeri savunmak isteyenler, ‘Allah başımızdan eksik etmesin’ diye dua edenler olabilir, normaldir” diyen Nuray Mert’e, “Bence normal değil” sözleriyle şiddetli tepki göstermişti. Şimdilerde sevinçle, “Marş marş kışlanıza” havası çalıyor. Aynı cenahtan Mensur Akgün, “Ordu darbe yapar mı?” sorusuna, “Farklı nedenlerle gündemde tutulsa da, gereksiz bir soru, tabii ki yapmaz. Hangi çağda yaşıyoruz? Bu devirde kim açık açık darbe yapıp Amerika’yı, Avrupa’yı karşısına alır?” cevabını veriyor. 2. Cumhuriyetçilere, AKP’ye ve “İslamcı” denilen kesimlere yakın isimlerden İhsan Dağı da bir yandan, “Darbe ihtimali yok. Bunu konuşmak bile abes, utanç verici” diyor, öte yandanvatan ve rejim tehlikede” görüşünde olanları, insafsız bir şekilde hem “darbeci” olmakla, hem de “Türkiye’yi bir iç savaşa sürüklemek ve bölmekle” suçluyor.

Malum koalisyonda, geçmişini aklarcasına saf tutup, Ergenekon efsanesinin uydurmu olduğunu söyleyen, milliyetçiliği “provokasyon” sayan, “Kürt sorununa siyasi çözüm ve PKK’ya af” isteyen Mümtaz’er Türköne ise izledikleri politika ve savundukları görüşlerin tepki çektiğini, güya alaya alırken, şöyle itiraf ediyor; “Ülkemizde özellikle şu sıralarda çok sayıda ‘asker düşmanı’ var. ‘Asker düşmanı’ olanlardan biri de benim. Çoğu hakaret, bazıları da ikaz içeren çok sayıda elektronik posta alıyorum”. Ardından kendince, “asker düşmanlığı” yapmadıklarını anlatmaya çalışıp, sadece, “Hukuk devleti güvencesi ve dünyanın ulaştığı muasır medeniyet seviyesinin standartlarını talep ettiklerini, süngünün gücü, egemenliği ve zorbalığın hakimiyetine karşı çıktıklarını” öne sürüyor. Ama hemen ertesi gün grubun İngilizce yayınlanan gazetesinde, “Asker savaşı kaybetti” başlığını atıp,  gerçek dertlerini ortaya koyuyor: “Kürt sorunu daha fazla gecikmeden çözülmeli, mükemmel fırsat var. Cumhurbaşkanı tarafından başlatılan girişim, savaşı kaybeden askeri de kapsayan bir konsensüse dayanıyor”   

8 yıl kaldığı ABD’de TSK aleyhinde yazılar yazan, Emniyet Genel Müdürlüğü’nün zoru ile ülkeye dönen ve kurumu tarafından bu yazılarından dolayı hakkında suç duyurusunda bulunulan, Vaşington merkezli Jamestown Vakfı analisti Komiser Emrullah Uslu’nun 5 Haziran’da Todays Zaman’da yayınlanan bir yazısına da dikkat çekelim. Türkiye’nin muhafazakar kesiminde 2001’den beri meydana gelen “dönüşüm”leri listelerken, “Muhafazakarlar artan bir oranda TSK’yı eleştiriyor, daha ilginci çok fazla sayıda muhafazakar askerlik hizmetini yapmama eğiliminde. 8 yıl önce bu yoktu” tespitinde bulunuyor.    

2. Cumhuriyetçilerin “Türk Milleti ve TSK” düşmanlığı tartışmasız bir gerçek. İyi ama muhafazakârların, özellikle belli bir misyonun devamı iddiasındaki kesiminin, bunlar ve Batılılarla kol kola görüntüsü neyin nesi? O misyona, dahası inanç ve ahlâkımıza uygun mu?

Bu soruların cevabını, Türk Ocakları Hars Heyeti Üyesi ve TOEK Vakfı Başkanı Sayın Nevzat Köseoğlu’nun, “Bediüzzaman Said Nursi” adlı eserinde arayalım mı?

Muhafazakâr olduğunu iddia eden kalemler, fırsat buldukça, Enver Paşa’yı çok ağır şekilde eleştiriyor, İttihatçıları, Osmanlı’yı savaşa sürüklemekle suçluyor ya, belli ki Said-i Nursi’nin, “O kutsal ocağın teminatı gördüğü Enver Paşa’ya her daim bağlı kaldığından”, hatta “İşaret-ül İcaz tefsirini” kâğıdına kadar temin edip, bastıranın Enver Paşa olduğundan dahi haberleri yok. Dahası o günlerde, “İttihatçılar bile bile bizi mağlup olacağımız bir savaşa attılar” diyenlerle, “Hindenburg gibi adamlara saklı kalan şey, sizin gibi savaştan, askerlikten habersiz acemilere nasıl malum olmuş?” şeklinde alay ettiğinden de… Ve İttihatçılara düşmanken, neden sustuğunu soranlara verdiği şu tarihi cevaptan: “Düşmanların, onlara şiddet-i hücumundan… Ben tokadımı Atrantik ile beraber Enver’e, Venizelos ile beraber Sait Halim’e vurmam. Nazarımda, vuran da sefildir.”    

Bilindiği gibi Osmanlı veya Cumhuriyet döneminde, başkaldırmak isteyen bazı gruplar Said-i Nursi’yi yanlarına almak ister. Bunlardan ilki 1. Dünya Savaşı öncesinde, “Bazı kumandanlarda dinsizlik oluyor, gel bize iştirak et. Biz bu reislere isyan edeceğiz” diyen Şeyh Selim’dir. Said-i Nursi’den şu cevabı alır: “O fenalıklar ve o dinsizlikler, o gibi kumandanlara mahsustur. Ordu onun ile mes’ul olmaz. Bu Osmanlı ordusunda belki yüz bin evliya var. Ben bu orduya karşı kılıç çekmem ve size iştirak etmem”.  İstanbul’un işgal altında olduğu günlerde bu defa Kürt Teali Cemiyeti Başkanı Abdülkadir Bey, “Kürt devleti” kurmalarına yardımcı olması talebinde bulunur. Said-i Nursi şöyle karşılık verir: “Allahü Zülcelal Hazretleri, Kuran-ı Kerim’de ‘Öyle bir kavim getireceğim ki, onlar Allah’ı severler, Allah da onları sever’ diye buyurmuştur. Ben de bu ilahi söz karşısında düşündüm, bu kavmin, bin yıldan beri İslâm âleminin bayraktarlığını yapan Türk Milleti olduğunu anladım. Bu kahraman millete hizmet yerine, 400 milyon hakiki Müslüman kardeş bedeline, birkaç akılsızın, kavmiyetçi kimsenin peşine gidemem”. Şeyh Said ayaklanmasından önce de siyasi Kürtçülük davası güden Hamidiye paşalarından Kör Hüseyin Paşa gelir. Said-i Nursi, kiminle savaşacaklarını sorar, “Mustafa Kemal ve askerleriyle” cevabı üzerine, “Onun askerleri bu vatanın evladıdır, senin ve benim akrabalarımızdır. Kime vuracaksın? Onlar kime vuracak? Düşün idrak et, Ahmet’i Mehmet’e, Hasan’ı Hüseyin’e mi kırdıracaksın?” der. Sırada Şeyh Said vardır. Ankara ile arası açık olmasına rağmen O’na da cevabı, “Türk Milleti asırlardan beri İslamiyet’in bayraktarlığını yapmıştır. Çok veliler yetiştirmiş, çok şehitler vermiştir. Böyle bir milletin torunlarına kılıç çekilmez. Biz Müslümanız, onlarla kardaşız, kardaşı kardaşla çarpıştırmayız. Bu şer’an caiz değildir. Kılıç, harici düşmana karşı çekilir, dâhilde kılıç kullanılmaz” olur. 

İngilizlerden hoşlanmayan, onları Osmanlı ve İslam dünyasının kuyusunu kazan şeytanlar olarak gören Said-i Nursi, saltanat ve hilafete bağlılığına rağmen, işgal ordusu lehinde olduğu söylenen Vahdettin için, “Vahdettin gibi dindar bir kimse, hatta çok günahkâr bir insan da olsa, halife unvanını taşıdığı için isteyerek etmez. Demek ki zor altındadır. O halde, ona itaat, itaatsizliktir” der. İstanbul ve Ankara arasındaki fetvalar savaşında, “İşgal altındaki bir ülkede, İngilizlerin baskısı ve emri altında olan bir yönetimin ve Şeyhülislamlık katının fetvası sakattır, geçerli olamaz. Düşman istilasına karşı harekete geçenler isyan etmiş değillerdir, fetva geri alınmalıdır” sözleriyle, Ankara’dan yana tavır koyar. 

Malum cenahlar, “yerel yönetimlere özerkliğin” avukatlığını da yapıyor ya, Said-i Nursi’nin bu konudaki görüşünü de özetleyelim: “Bu topraklar üzerinde bütün yaşayanları aynı kültür ve düşünce seviyesine eriştirmeden adem-i merkeziyet fikri veya onun kardeş oğlu olan, her unsura mahsus siyasi kulüpleri kurdurursak, zaten merkezden nefret eden bu diğer unsurlar ve milliyetler, büsbütün alevlenecek, ayrılık fikirlerini tatbikata dökme imkanı bulacaklardır. O zaman dehşetle göreceğiz ki, sizin adem-i merkeziyet ve yerel birimlerin yetkilerini genişletme fikriniz, kendi kabına sığmayacak, dört yanını tazyik edecek… Hatta kaynayarak patlayacak ve içindeki muhtelif ırk, din ve milliyetler önce muhtariyet daha sonra istiklal isteyeceklerdir… Bu rekabet hissinin dizginlenmemesinden doğan netice, öylesine vahşet yolunu açar ki, müsavi olmayan kuvvetlerin yıkıntıları arasında, içerde birbirimizi yerken, dış istilalarla memleket maazallah çöker, gider… Eğer hürriyetlerimiz, milli camiayı zedeleyecek, ayrılık fesadını yeşertecekse, adem-i merkeziyetle bu ihanet yoluna bilmeden kapı açmaz mıyız?”

Hatırlatacak çok şey var ama Said’i Nursi’nin Avrupa, siyaset ve dinin siyasallaştırılmasıyla ilgili bazı görüşleriyle bitirelim:

“Biz doğrudan kendimiz hareket etmiyoruz, bizi hareket ettiriyorlar. Avrupa üflüyor, biz de burada üflüyoruz. O, hipnoteziyle telkin ediyor, biz kendimizden zannedip, sert yıkıcılığımızla telkini uyguluyoruz… Avrupa sevgisi gibi gayrımeşru bir sevginin ödülü, sevgilinin acımasızca adaletidir…”

“Siyasette, dine ve ilme hizmet yok, çoğu yalancılık, bilmeyerek de olsa yabancılara alet olmak var…”    

“Dini siyasete alet etmek, İslamiyet’in kıymetini düşürmektir, büyük bir cinayettir… Herkesin kutsal malı olan dini, tekelcilik anlayışı içinde daha çok kendi partililerine has gösterirse, büyük bir çoğunlukla dine karşı bir antipati uyandırmakla, dini gözden düşürür ki, bunun harekete geçiricisi tarafgirliktir… Hayatın yarası kapanır. İslamiyet’in onuru ve namusu ve milli onurun yaraları pek derindir…”

Ve yine O’ndan, yine bugünümüze çok uygun bir söz: “Öyle zaman olur ki bir cümle, bir orduyu batırır, bir kurşun, otuz milyonun mahvına sebep olur…”

Yorum Gönderin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.