Kategoriler
Kültür/Sanat Politika Türkiye

Yabancı Dil Bilen “Afkurmen”ler

Eskiden bunlara tarihçi edebiyatçı bilimadamı deniyordu, şimdi köşe yazarı, afkur-men (Karadenizdeki anlamıyla kastedilmiştir) televizyoncu, toplum mühendisi, stratejist ve araştırmacı yazar deniyor…. Kısacası afkur-men…. Yani afkuran adam… Sahibi adına sesini yükselten demektir…

İngilizce eğitime “Yabancı Dilde Eğitim” karşıtlığıyla tepki verip kamuoyu yaratan ve hatta bizler gibileri bile buna inandıran insanlar var.

Yabancı dil öğrenelim ama yabancı dilde eğitim olmasın, diyorlar.

Doğru tarafı var yanlış tarafı var… Bu sözün doğruluğunu veya yanlışlığını tartışmayacağım. Bu sözü kullanarak milletimizi sıkıntılı günler geçirmek zorunda bırakanları anlatacağım…

Evet, yabancı dille eğitim yapılmasın diyenlerin büyük çoğunluğu uzun yıllar yurtdışında kaldıktan sonra emekliliğini Türkiye’de geçiren insanlardır nedense… Hepsi de yabancı dilde eğitim almışlar yurtdışına gitmişler, paşalar gibi hayat sürmüşler, ordan bizi aydınlatan! bilgiler de yollamışlar.. Neticede emekli olup vatan toprağı hasretiyle gelip burda keyif sürmeye başlamışlardır.

Başta yaptıkları masum gibi de geliyor. Kimisi sol milliyetçi unsurlurdan kimisi de sağ milliyetçi unsurlardan oluşan bu insanlara şimdilerde islami kesimden de “islami milliyetçiler” dediğimiz insanlar eklenmiştir. Marjinal etnik milliyetçileri de bunlara ekleyebiliriz.

Kısacası diyorlar ki, anadilde eğitim olsun, eğitim dili Türkçe olsun, yabancı dilde eğitim olmasın vb…

Yabancı dilde eğitim verilmesi ile yabancı dil eğitimi ayrı şeylerdir. Yabancı dilde eğitime tabii ki karşıyız, karşı olmalıyız. Kendi dilini bilmeyen kendi kültürünü bilmez kaldı ki yabancı dili ve kültürü de bilemez… Burda ele aldığımız bu iddiayı savunan samimiyetsiz ve kötü niyetlilerdir.

Bu sözleri dillendiren insanlar, nedense yurt dışı ile temastadır. Ya ailecek ataları zamanında Osmanlı’nın dış ticareti ile veya yabancı ülkelerle olan siyasi ve kültürel ilişkilerini takip edenlerdendirler veyahut da Cumhuriyetin ilk yıllarında, o parasız pulsuz zamanlarımızda devlet tarafından büyük masraflar yapılarak eğitim için yurtdışına gönderilen ama geriye gelmeyen uyanıklardandırlar.

Bunların bizi burda ilgilendiren özelliklerindan bahsedeceğiz.

Türkiye hakkında gerek bilimsel alanda tarihi, kültürel, ekonomik, siyaset ve diğer alanlarda yurtdışında neler olup bitiyor, neler söyleniyor, hangi kamuoyu oluşturuluyor, hep bunlardan duyarız, öğreniriz.

Bunlar yabancı dille eğitim almışlardır veya anadilleri zaten yabancı dillerden birisidir!
İşte Türkiye şudur deniyor Avrupa’da, diye söze başlarlar ve biz de dil bilmeyen sade vatandaşlar bu laflara aldanır deriz ki, bizden adam olmaz, b kafa ile  Avrupa birliğine giremeyiz!

Yabancı dille eğitim yapılmasın diyerek yabancı düşmanlığı yapan ve Türkiye’de yaşayanlar ise ne hikmettir, hep yurtdışında bulunmuş olan özellikle de Dünya Bankası’nda çalışmış olan bu insanları tercih ederler! Bize, “Siz oturun oturduğunuz yerde, bizim oralarda adamlarımız var!” derler..

Bunlar yurt dışında yaşarlar.
Yurtdışını bizlere hep kafalarına göre aktarırlar
Öngörülü bir tavırdır bu…
Pek çok sloganları da vardır.

Bunlardan birisi de “Türkün Türkten başka dostu yok” yalanıdır.

Önce bu sözü Atatürke aitmiş gibi kutsallaştırırlar.

Halbuki bu söz Atatürkün sözü değildir. Atatürk Fransızlar hakkında konuşma yaparken şu cümleyi söylemiştir ki bu söz yerindedir ve doğrudu: “Türklerin tarih boyunca geleneksel dostları olmamıştır!” Hİç bir devletin geleneksel dostu olmaz zaten… Devletler, aynı milletlerin kurduğu devletler bile olsa Filistin ve İsrail gibi, ikisi de Yahudidir, ama kedi köpektirler, dost olmaları şart değildir. Arapların 14 tane devleti var ve hiç bir de dost değildir. Fakat siz bu sözü, “Türkün Türkten başka dostu yoktur” diye kafanıza göre değiştirir ve Atatürk’e aitmiş gibi gösterirseniz, Kapitalizmin en büyük gıdası olan mikro milliyetçiliği ve dünyadan dışlanmayı teşvik edersiniz.

Bu yabancı dil bilen ve yurtdışında yaşayan insanlar, sonra da uydurdukları bu söze uygun olarak başta İngilizce olmak üzere yabancı kaynaklardan bizlere sözüm ona bilgi aktarırlar.

Bizim yabancı dil öğrenmemizi engelledikten sonra yaparlar bunu… Dünyayı tanımamamız gerekiyor. Onların tanıttığı kadar tanımalıyız ki, 1974’ten 2004 senesine kadar aynı model iki tip arabayı boyasını tamponunu aynasını değiştirerek ve markasının sonuna S, SL, XSL gibi harfler ekleyerek lüks sınıfını bile 30 yıl boyunca satabilsinler!

Başka nasıl yaparlar?

Mesela İngiltere’nin Fransa’nın, Almanya’nın “kenar mahalle dilberi” çingene kızları gibi olan gazetelerinden ve gazete yazarlarından Türkiye yorumları verirler. Zannedersiniz bütün Avrupa böyle düşünüyor. Sözgelimi, bizim Türkler Berlin’de bir Alman’ı köprü altında kıstırıp bir güzel pataklamışlar. Öylece bırakıp gitmişler… İyi bir şey mi, değil tabii.. Fakat Türk düşmanlığını her fırsatta yapmak için can atanlar hemen bu adamın sözünü alırlar, zannedersiniz ki, bizim Türkler bütün Almanları köprü altında kıstırmışlardır ve bütün Almanlar bizim Türkler hakkında aynı şeyi söylüyorlar…

Bizim de böyle dergilerimiz ve gazetelerimiz var… Hiç kimse okumaz onları. Kadıköy meydanında vapur iskelesinden inenlere dağıtılan mevkuteler vardır. Onları alıp okursanız ve Türkiye hakkında İran, Yunanistan veya mesela Rusya gibi bir ülkede herhangi bir gazetede de yazı yazıyorsanız, yazınızda bu “paçavralar”dan yaptığınız alıntılara yer veriyorsanız bütün sizi okuyanlar Türkiye’yi o yazılardan tanıyacak demektir.

Bir de televizyon ve radyolar va yurtdışında. Öyle bizdeki gibi ulusal kanal dediğimiz türden değil. Yani büyük televizyon kanallarında Türkiye’nin yeri yılda bir iki kezdir.. Her gün yeralmaz.. Bütün dünya ülkeleri için bu böyledir. Yani normal bir durum.. Fakat bazı küçük ve yerel yayınorganları vardır. Bunların sayıları milyonlarcadır. Kim hangisini seyrediyor, takip ediyor, okuyor belli değil… Tabiri caizse, bizde merdiven altı imalathaneler vardır ya onun gibi bir şeydir bunlar. Fakat hepsinin adı da ecnebicedir. Hİç birinin adı Türkçe değildir! Onun için burdaki bir söz nedense! hep önemli bir söz gibi aktarılır bize!

Yurtdışı havadisler ile yurtdışı kamuoyunu anlatma tekelini elinde bulunduran ve bize yabancı dilde eğitim yapmayın diyen bu adamlar, merdiven altı mum ışığı tv ve radyo kanallarında akşam muhabbeti eden “kek kafalı” insanların, Türkiye hakkında yaptıkları saçmalıkları yorum olarak aktarırlar…

İngiliz bir çöpçünün Türkler için barbar demesi büyük bir kriter olur.. Neden? Çünkü bu çöpçü İngiliz ve İngilizce biliyor!!!

Fransız bir ırkçının Müslümanlar hakkındaki kindar sözleri de aynıdır…

Avrupa Parlamentosunun başörtüsü kararı da…

Laik, yani hukuksal anlamda dinsiz insanlara dini bir konu hakkında fetva verditmek bu adamlara göre çok normaldir… Başörtüsü sorununu buraya taşıyan dindarların da bunlardan farkı yoktur. Aptal aptaldır.. Cahil cahildir. Bunların ne milleti olur ne de dini!

Bizim yabancı dil bilen ve yurtdışında yaşayanlarımız hep bu tür kokuşmuş deli saçmalıklarını bulurlar ve çeşitli kanallarla yurdum insanına aktarırlar..

Zannedersiniz ki, bütün dünya Türkiye hakkında böyle konuşuyor…
Biz Papua Yeni Gine gibi, Patagonya gibi, Cibuti gibi bir ülkeyiz…

Çingeneler gibi, göçmenler gibi, Poşalar gibi vatansız ve milliyetsiz insanlarmışız gibi bir sunum yapılır…

Bu sunumları yapanlar yıllardan beri maalesef bu işi tekellerinde tutan insanlardır.
Ne bizim dünyayı tanımamıza fırsat verdiler..
Ne de dünyanın bizi tanımasına… Türkiye’yi dünyaya tanıtmak bile tanıtmadılar.

Anadolu insanı kendisi bir şeyler yapmak istedi, yaptırmadılar..
Aşırı yoğun milliyetçilik salvolarıyla milletimizi sınırlarımız içine hapsettiler… “Yerli malı yurdun malı, herkes onu kullanmalı” gibi acaip laflarla bize kurtlu bamya yedirdiler…

Bu arada kendileri yabancı dille eğitim veren “kolejlerde” okudular. Yurdışına eğitim için gittiler. Gitmişken de Türkiye’yi nasıl hüpleriz diye “ekstra bonus eğitimi” de aldılar…

Geldiler bize diyorlar ki, Avrupa birliği şöyle…
İMF böyle… Küresel kriz şöyle…
Dünya Sağlık Örgütü böyle…
Birleşmiş milletler büyük bir şeydir! Ama nedense ne Kuzey Kore, Küba, ne İsrail, ne İran, ne Venezüella, ne ABD ne Rusya bunu takmaz da hep biz takmaz zorunda kalırız.

Biz Türkler aslanız kaplanız, ceddin deden neslin baban, gibi masallarla avutulduk yıllarca..
Özal’la birlikte yeniden yapılandırılan dünya siyasetimizde gördük ki milletimiz aç kaldığı konularda fırsat tanınırsa neler de yapabiliyormuş?

Patiskayı bile devletten karne ile almaya alışan milletimize imkan verildiğinde iki yıl içinde ihracatamızı 125 milyor dolara kadar çıkartabiliyormuş… Memleketi “seksen sente muhtaç” hale koyanların ahir ömürlerinde bu istemedikleri manzarayı, o kabız ve kısır heriflere inadına yüzlerine vurarak gösterebiliyormuş.

Şimdilerde engellenemez bir hareket vardır. Türk Cihan Hakimiyeti Mefküresine pararel şekilde gelişen ve bize anlatılanların aksine bir durum ortaya çıkıp etrafa yayılmaktadır.

Anadolu Kaplanları, TUSKON, Müsiad, özel üniversiteler, özel liseler (bilhassa bunların yurtdışı öğrenci takas eğitim proğramları vasıtası ile),  öyle eskiler gibi karadüzen çakma esnaf değil, üniversite mezunu dil bilen genç işadamlarımızın yurtdışı tecrübeleri, yurtdışında doğan üçüncü nesil Türk sporcularımızın yurt takımlarımızdaki varlıkları, yurdumuzda spor hayatlarını sürdüre yabancı antrenör ve sporcular, uluslararası şarkı türkü yarışmaları, uluslararası kongrelerin İstanbul’da toplanması, yabancı turist sayının artması, ilkgöretim 4. sınıftan itibaren öğretilen İngilizce ve doğuştan itibaren kullanılan internet, vb.. bunları çoğaltmak mümkün..

Bunlar Türkiye’nin dünyadaki yerini bilmemizi sağladılar…
Bunlar Türkiye’nin dünyadaki olması gereken yeri yeniden elde etmesini sağladılar…
Bunlar Türkiye’nin dünyadaki etkisini yeriden kazanmasını sağladılar…

Artık dünyayı tanıyoruz.
Artık dünya da bizi tanıyor…

Hatta dahası bizler millet olarak, daha önceden bize dünyayı tanıttıklarını söyleyenleri de  tanıyoruz!..

Evet. Artık Reha Muhtar Atina’dan kafasına göre bildiremiyor. Gerisini siz anlayın..

Bunun için yapancı dünya hakkında yerel politikaya yönelik bilgi sunan eski kafaların foyası ortaya çıkmıştır.

Bu tür yanlış bilgilendirmeler anında kontrol edilebiliyor.

Adamın evine silah bırakacaksın, sonra silahlı terör örgütü suçlaması ile yargılayacaksın..
Adamın cebine arabasına işyerine uyuşturucu koyacaksın, sonra yakalayıp hapse atacaksın

Bu numaraların devri bitti…

Bunlarla uğraşıp birbirimizin zamanını çalıyoruz.

Birbirimizle cebelleşiyoruz

Üzerinde incelemelerde de bulunduğum için biliyorum.

Hammer Tarihi diye Osmanlı tarihi okutulmuştur Türkiye’de yllarca.

Osmanlıca bilen olmadığı için kendimiz yazamadık.

Osmanlıca bilen ecnebiler yazdılar, bizim o “yönlendirilmiş” dil bilenlerimiz bunları bize çevirdiler..

Bunlardan birisi de Hammer Tarihi’dir.

Hammer, Fatih Sultan Mehmet’e eşcinsel diyen bir adamdır.

Bu kadar büyük lafı çevirmeye cesaret edemeyen bizim! bu dil bilen yurtdışı vatandaşlarımız bu cümleyi atladılar! Kitabın diğer taraflarını çevirdiler.

Bir sürü yalan bilgiyi, doğrularının yanında Türk insanına aktardılar.

Bunu du dini ağırlıklı yayınları yapan yayınevleri ile yaptılar… Miliyetçi muhafazakar yayınevinden bir kitap çıkarsa bütün şüpheler otomatikman ortadan kaybolur çünkü! O zamanlar öyleydi tabii.

Halkımız da bu çirkin girişimi maalesef yedi. En iyi tarih bilenimiz, tarihimizin dönüm noktası olan büyük şahsiyete, eşcinsel diyen tarihçiden tarihini okuyanımızdır. Ne kadar çirkin ve utanılacak bir durum…

Bunu kim yaptı…
Osmanlı arşivini yıllarca kapalı tutanlar yaptı…
Hani Osmanlı düşmanlığı filan buraya girmeye gerek yok..
İlim okutuyoruz diye seçilmiş adamları yetiştirip önümüze “İşte bütün merak ettiklerinizi bunlardan öğreneceksiniz” diye önümüze satılmış adamları dikenler yaptı… “Bu memlekete Komünizm lazımsa onu da biz getiririz” diyen adamlar yaptı..
“Siz oturun köyde tarımla uğraşın… Askerlik yapın… Biz lazım olanı yaparız.. Siz devlet işine karışmayın.. Anadilinizde masallar anlatın birbirinize…” diyenler, kendileri bütün dünyayı tanıdılar, ama istediklerini bize anlattılar..

Misak-i Milli hudutları içinde kendi saltanatlarını sürdürmek isteyen ama sağ ama sol milliyetçiler yüzünden dünyadan kopuk bir şekilde kendi kabuğumuz içinde mincik bir devletmişiz gibi kıstırıldık yıllarca…

Halbuki Misaki milli diye bize “kakaladıkları” sınırlar Misak-i Milli sınırları değildi… Kardak kayalıklarında vatan toprağı krizi yaşatanların, neden Musul-Kerkük, Batum, Nahcivan ve Batı Trakya’yı Misak-i Milli sınırları dışında tuttukları, buralarını “sattıkları” söylenmez…

Çünkü biz yabancı dil bilmiyoruz nerden bileceğiz…

Size başka bir şey daha söyleyeyim.

Son zamanlarda bir Kuran tercümesi çıktı.
İsmail Kazdal diye bir adamın Kuran Meali yayınlandı..
Adam Arapça mütercimi.. Seksen yaşına yaklaşmış Batum doğumlu birisi…

Dinle ilgili üniversite tahsili yok… Bilimsel ve akademik bir eğitim  de almamış..
Zamanında Çengelköyde tüpçülük edermiş.

Malatya’da İbda-C ile Hizbullah arası bir grubun içinde bulunmuş.
Asi, iyankâr bir yapısı var.. Bir aralar bazı ve dini meşhur yayınevlerini yönetmiş..
Meali yani Kuran tercümesi yayınlanınca eski defterleri karıştırdık.
Ortaya ne çıktı biliyor musunuz?

MİT’ih, zamanında Seyyit Kutup adlı bir Mısırlı sosyoloğun 17 ciltlik  sosyoloik bir eserini tefsir adı altında Fi-Zilali’l-Kuran adıyla Türkçeye tercüme ettirdiği ekipten birisi de budur.

Devlet güdümlü Kuran tefsiri çalışması yürütülebiliyormuş…

Müslümanlar da Kuran tefsiri okuyoruz diye bu eseri rekor baskı yaptırtarak alıp okuyup amel ettiler.

İran ve Vehabi tehlikesine karşı Mısır mantalitesini tercih eden bir yaklaşımdıbu çalışma. Bir aralar Pakistan ekölü tarzında müslümanlık sunulmaya başlandığını da biliyoruz.

Mevdudilerin tavan yaptığı zamanlar da vardır.

Türkiye dışından olsun da neresi olursa olsun, yeterki bize uygun olmayan olsun, bu din de olsa farketmez, mantığıyla Türk milletine din bile sunulmak istenmiştir:

“Bu memlekete din lazımsa biz getiririz!”

Bu kafaların simetriğinde bulunanlar da dünyayı bize tanıtmadılar, bizi de dünyaya anlatmadılar…

Arnold Toynbee adlı büyük! bir tarihçi vardır.
Daha doğrusu önce büyütülen, şişirilen, sonra da “Büyük Tarihçinin büyük bilgileri” diye İngiliz propagandasında kullanılmak üzere  Mavi Kitap yazdıracakları bir adam  vardır. İngilizlerin büyük tarihçi diye kamuoyuna pohpohladığı ve Türkiye tarihçiliğinde de bir zamanlar ekol olarak kabul edilen birisi. Arnold Toynbee.

Osmanlıya karşı kullanılmak üzere yazdırılan Mavi Kitah, düzmece tarih kitabıdır ve bu ünlendirilmi tarihçiye yazdırılmıştır…

Tıpkı Türk milletine anadilde eğitim, Türkçe eğitim ısrarını yapanlar gibi, yabancı dille eğitime bilerek karşı çıkanlar gibi şişirilen birisidir…

Mesela bu şekilde Türk düşmanlığı yapanlar,  önce Orhan Pamuk adlı birisini populer yaparlar.
Neden popüer yaparlar biliyor musunuz? Büyük sözleri ona söyletip bizim de büyük adam sözüdür, dinleyelim dememiz için..

Tuhaf gelecek ama, dünyanın bir kuralı vardır. Binlerce yıldan beri bu kural şaşmamıştır. Cenap Şehabettin bu kuralı şu şekilde özlü deyişe, vecizeye dönüştürmüştür: “Maarif asla zengin etmez!” Yani hiç kimse kalemiyle, sanat, bilim, kültür, edebiyat, din, tarih vb konularda yazıp çizmeyle zengin olamaz olmamıştır olmayacaktır..

Bu kuralin istisnası nedir? Yani maarifle zengin olan var mıdır?
Mesela bir tanesi Arnold Toynbbe’dir..
Yani bu tarihçi satılmış  ve zengin bir kalemdir.

Her türlü tanıtımla onu büyüteceksiniz
Nobeli bile vereceksiniz
Biliyorsunuzdur, sadece yazı yazmakla uğraşan, başka bir işle uğraşmayıp sadece edebiyat ile meşgul olu da yazdığı kitaplarıyla geçimini sağlayan tek kişi desem az kalır, tek zengin kişi desem, Türkiye için yanlış söylememiş olurum, bu adam Orhan Pamuk’tur.

Bu millete İstiklal Marşını veren adam Mehmet Akif yoksulluk içinde ölmüştür. Kızları da şu anda fakirlikle boğuşmaktadırlar. Necip Fazıl Kısakürek gibi muazzam bir kalem de fakirlik içinde ölmüştür, üstelik çocukları da varlıklı değildir…

Orhan Kemal, Nazım Hikmek, Tarık Buğra, Aziz Nesin…. hepsi ama hepsi fakirdir, sanat ve edebiyat aleminin büyük üstadları…

Peki bu aykırı lafları edenler neden zengin? Ben Maliyeci değilim!
Evet Orhan Pamuk şişirilir. Popülerleştirilir. Kitapları televizyonlarda reklam edilir. Herkes alır kimse bitiremez, o kadar kötüdür kitapları… Sonra yabancı dillere çevrilir.. Nasıl olsa para geliyor…
Ondan sonra Nobel’i kazandırırlar adama…
En son nokta da konmuştur.
Şimdi sıra adama laf söyletmeye gelmiştir.
Kendine yapılan yatırımları amorti etmesi gerekiyor..
İlk kârlı üretimini ihraç etmiştir:
“Türkler Kürtleri katliam etmişlerdir”.
Sonra ikinci kârlı ihracatta bulunur:
“Türkler Ermenileri soykırıma tabi tutmuşlardır”.

Arnold Toynbee’nin maksatlı yazdığı Mavi Kitap nasıl ki ingiliz propagandasıdır
Orhan pamuk da öyle. Ve bizim felaket tellallarımız da..
Battık bittik satıldık diyenler var ya…
Ulusalcılar, Ergenekoncular,
Atatürkçüyüm diye ortalıkta aylak aylak gezenler.
Dindar görünüp din düşmanlığı yapanlar.
Vatanperver kılığında vatana ihanet edeler…
Gazeteciler, televizyoncular…
İşte bunlar, kendilerine yapılan yatırımları amorti etme telaşına girdiler…

Oysa, takke düştü kel göründü..

Bizdekiler kimlerdir?

Kim olduklarını bilmiyorum!
Ama ne yaptıklarını söyleyebilirim!

Bizde bu tip satılmış adamların sözde ilgilendikleri ilim adamlığı sıfatını bir kenara bırakıp ilerleyen zamanlarda siyasete bile girdikleri oluyor… Veya kaçak iktidar hapları üretimi ile meşgul olduklarını da biliyoruz..

Son elli yıldır bu piyasanın kimlerin elinde olduğunu burda yazmanın bir önemi yok, herkesin malumu.. Eskiden bunlara tarihçi edebiyatçı bilimadamı deniyordu, şimdi köşe yazarı, afkur-men (Karadenizdeki anlamıyla kastedilmiştir) televizyoncu, toplum mühendisi, stratejist ve araştırmacı yazar deniyor…. Kısacası afkur-men…. Yani afkuran adam… Sahibi adına sesini yükselten demektir…

Ve bunların uygun gördükleri, ev içi kıyafetlerle karşılayabilecekleri, pijamalarıyla sabah çayı içebilecekleri adamlar da bizim tepemize gelip adam diye dikildiler…

Bu arada biz hala köyde çay topluyorduk!
Çay yetişmediği halde çay borsasının neden İngiltere’de olduğunu bilmiyorduk.
Sattığımız çayın dereye döküldüğünü, dışardan getirilen kaçak çayların yurdumda satıldığını da bilmiyordum…

Çünkü yabancı dil bilmiyordum. Bilenler de bana bunları anlatmıyorlardı…. Dünyayı kendi köyümden ibaret sanıyordum… Babamı biliyordum, onu geçmek kolaydı, olsam olsam dedem gibi olurdum. Hedefim de buydu… Dedem gibi olmak… Rusya’da fırın açmak… Çay dereye dökülüyormuş, Avrupalılar bize barbar diyormuş!…

Artık şu anda Türkiye’de minimum 23 milyon kişi İngilizce olarak dünyayı takip edebiliyor (7-22 yaş arası). Bu büyük bir rakamdır. 23-45 yaş arasını ise hiç bahse mevzu etmiyorum.

Dolayısıyla hakikaten takke düştü kel göründü.
Türkün Türkten başka dostu yok diyenler, en büyük düşmanımızın kendileri olduğunu söylemeyi unuttular bize…. Ama artık milletimiz düşmanını da dostunu da biliyor. Türkün en büyük düşmanı, cehalettir, fakirliktir ve nifaktır. Bunu bu 23 milyon genç nüfus çok iyi biliyor…

Bize yurtdışından havadis satıyorlar. Dışticaret diyorlar, küresel kelimesini başına ekleyip kapitalizm propagandası yapıyorlar, dış siyasette şöyle böyle diyorlar… Kimler diyor… Bugüne kadar bize okumayı hatta yabancı dil öğrenmeyi dahası yabancı dille eğitimi yasaklayan zihniyetteki adamlar diyor. Neden diyor, çünkü onlar bu işten bayağı ekmek yiyorlardı.

Bunu bilmek bize yeter…

Onun için bu kimseler yorulup da yurtdışından bizlere eskiden olduğu gibi yalan yanlış ve işlerine geldiği gibi havadis satmasın…

Yani gerek tarih, gerek din, gerek siyaset vb alanlarda yurtdışını yurtiçine nakleden eski kafa adamlar deşifre olmuşlarıdr. Fakat alışkanlıklarını sürdürüyorlar.

Türkiye, çok şükür, ne Fransızın laikliğini,
ne İtalya’nın ve İsviçre’nin medeniliğini,
ne AB nin din ve vatandaşlık yaklaşımını,
ne ABD emperyalizm ve kapitalizmini,
ne İran, Suudi Arabistan, Mısır ve Pakistan İslamını
ne Rus sosyalizmini,
ne eski Türklerin Şamanizmini
ne yeni Türklerin Muhammetsiz İslamını almak zorunda değildir.

Bunlara ihtiyacı da yoktur.

Gerisi abdestsiz namaz kılmaktır.
Adamın abdesti yok, namazı dosduğru kılmış diyorlar..
Ne kadar doğru kılarsa kılsın abdestsiz namaz olmaz… Siz o adamın abdestsiz olduğunu bilin, namazı nasıl kıldığıyla uğraşmayın…
Kılıfına uydursa da namazı makbul değildir.

Bir kere abdestsiz olduğunu öğrendiğimiz adamın, ne kadar mükemmel kılarsa kılsın kıldığı namazda hayır olmaz.

Dolayısıyla gerek iç siyasette ve geekse dış politikada bizlere sunulan öylesine abuk subuk bilgiler var ki…

Bu şekilde yurtdışında hakkımızda değirmen altı imalathanelerde üretilen sahte bilgilerle karşımıza çıkan o dil bilen ve yurtdışında yaşayan vatandaşlarımız bir değil pek çok kere deşifre oldular.

Lütfen yorulmasınlar.

Biz onların abdestsiz olduklarını bir kaç kez öğrendik.

Kıldıkları namazın ne kendilerine hayrı var ne makbuldur ne de başkasına yararı var…

İşte, hiç bir şey yapmadan meydanı bunlara bırakanların çıkıp da ben Atatürkçüyüm diye ortalıkta dolaşmaları ve Atatürkçülük şudur budur demeleri kanıma dokunuyor. Tek tesellim devirlerinin bitmesidir.

Artık herkesin dünyadan haberi var.
Artık herkesin Türkiye’den haberi var.
Geriye çok çalışmak kalıyor.
Kör ve kısır döngüsü halindeki kavgalı ortamdan ve bu ortamdan yemlenen kavga taraftarı ipleri dışarda “yabancı dil bilen” afkurmenlerden uzak durmalıyız.

Hamiş:
Kendi ülkesine
Kendi milletine
Kendi değerlerine
Kendi insanlarına
Kendi devletine
Kendi tarihine
Bu kadar tahammülsüz sevgisiz bilgisiz anlayışsız dostsuz olabilen ve bu “düşmanlıkları yapmayı vatanseverlik kabul eden” insanların bu çağda ve sadece bize özgü olarak yaşamaları ne acip bir durumdur…

Evrime karşıyım ama doğal seleksiyonu seviyorum.

Zamanla bazı fosil atıklar çok değerli doğal enerji kaynağı haline  gelebiliyorlar.
Hayatlarında çekilmez olsalar da mematlarından sonra ticaretleri yapılabilir kârlı kaynak olabiliyorlar…

Muhammet Safi
muhammetsafi@gmail.com

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.