Deniz kenarında oturmuş dalgın dalgın bakan bir adama soruyorlar; “Ne yapıyorsun?” diye. Yanıt veriyor adam; “Dalgaları sayıyorum.” Yine soruyorlar; “Peki kaç dalga oldu şimdiye kadar?” Adam gayet sakin yanıtlıyor; “Boş verin geçenleri, ama gelen biirrr.”

 

Bizler de son günlerde Ergenekon dalgalarını saymaya başladık. Gelecek bir ile bir düzine olacak sayıları. İşin ilginç tarafı ise her dalga ile hafızalara bir şeyler kazınıyor.  Ne yapılmak isteniyor acaba? Tam olarak anlayabilen yok ne yazık ki. Ancak bilinen bir şey var ki korku kazındı herkesin aklına, ruhuna. Nerden, nasıl geleceği bilinmeyen, anlaşılamayan bir korku. Güzel bir güne uyanmak üzere akşam kapanan gözler, sabahın erken saatlerinde çalınan kapılar ve ardındaki polisle donakalıyor. Sabah kalktığında karşısında polisi görmek korkusu sarmış herkesi.

 

Aslında insan yaşamındaki en büyük korku kaynağı bilinmeyen korkudur. Zira insanda parçalanacakmış hissine neden olur. Düşman ne denli büyük, güçlü ya da zalim olursa olsun, yaratacağı tehdit duygusu, nedensiz korku kadar şiddetli olamaz. Kişi düşmanını bilmek ister. Bilemediği zaman da panikler, yaşama sevincini yok eder kişinin. Zira Ergenekon dalgaları herkeste dost bildiğinin düşman, katil bildiğinin maktul, mağdur bildiğinin zalim olabileceği endişesine neden oldu. Üstelik bu hedefsiz ateşlenen silahın mermisinin masum bir dost konuşması ya da telefonlaşması yüzünden kendisini de vurabileceği hissini de yaşatmaktadır insanlara. Türkiye’de yaşanmakta olan süreç hakkında aslında sokaktaki insanın yorumunun ne olduğu da pek önemli değildir kimileri için. Zira sokaktaki insan kararını süreci nasıl adlandıracağıyla verir. Onun için önemli olan süreci adlandırırken kapıldığı duygulardır.

 

Türkiye’de “sokaktaki insanın” kim olduğunu doğru tanımlamak da önemlidir aslında. Zira 12 Eylül darbesi sokaktaki insan tanımını değiştirmiş bir milad olarak kabul edilir kimi çevrelerce. Ancak bakıldığında doğruluk payı da yok değildir.  24 Ocak kararlarıyla başlayan ve ancak bir askeri darbe aracılığıyla sürdürülen dünyaya eklemlenme süreci Türkiye’de sokaktaki insanın tanımını ister istemez değiştirmiş bir süreçtir.

 

1980 öncesinin ortalama vatandaşı Atatürkçü, dindar ama içkini de içen, milliyetçi ve muhafazakâr, devletine bağlı, düşük eğitimli, bilgiden uzak ama öğrenmek için çaba sarf eden, erkek egemen, kanaatkâr, kaderci, dünyadan biraz korkan ama gelişmek de isteyen, kendisinden çok çocuklarının iyi eğitim almasına çabalayan ve en geniş anlamıyla ‘Batılılaşmak’ arzusunda biriydi. Bugün ise durum çok farklıdır. Bugünün insanı ise daha da muhafazakâr ve milliyetçi ama kesinlikle kanaatkâr değil tersine açgözlü, her şeye sahip olmak isteyen, Batı karşısında hissettiği yetersizlik duygusunu dini eksen alan bir Batı karşıtlığıyla karşılayan ama Batı’nın ürettiği her şeyi de tüketmekten sakınmayan, görgüsüz, erkek egemen ve şiddete eğilimli, devleti rakip gibi gören biridir.

 

Aslında toplumlar öyle hızlı değişmez. Zira bir yaşam tarzının ve kişilik yapısının değişebilmesi için birkaç kuşağın geçmesine ihtiyaç vardır. Bir anlamda köyden kente göç eden bir ailenin ancak beşinci kuşağının artık kentli olabilecektir. Tabii ortada bir kent varsa. Bu anlamda da gerçek anlamda Atatürk Cumhuriyeti denilen dönem ancak üç kuşaktır var olmaktadır. Zira öncesinde yerleşmiş bir Osmanlı kültürü söz konusudur. Bilinçli veya bilinçsizce Başbakan’ın çalışma ofisini Dolmabahçe Sarayı’na taşımasının ardında da bu tarih söz konusudur. İşte bu nedenledir ki medyadan, sokaktaki insana kadar herkes bir tehdit hissettiğinde, veya Gazze kıyımı gibi bir kriz karşısında ‘Biz Osmanlıydık’ diye efelenmektedir.

 

Ancak ‘Osmanlı” efelenmesine kapılan ve sakince yolunda yürüyen sokaktaki adam, Dolmabahçe Sarayı’ndan yürümeye devam ederken önünden geçtiği Çırağan Sarayı’nın kapısından içeri bile bakamamaktadır. Sarayın yüksek duvarları dibinden süklüm püklüm ilerlemekte, belediyenin verdiği sadaka kömürle ısınabildiği evinde, yabancı sermayenin elinde beş yıldızlı otele çevrilmiş sarayda Başbakan’ın verdiği bir davet veya kıyılmış bir nikah haberleri ile ancak TV ‘lerde görmektedir bu sarayları. İşte bu nedenledir ki kendisine sürekli pompalanan açgözlülüğüyle bilenen hıncını, parçalanma hissinin yarattığı nedensiz korkuların gerekçesi olarak gördüklerinden çıkarmaya çalışacağı da açık bir gerçektir.

 

Bu nedenledir ki Osmanlı efelenmeleri büyük risk taşımaktadır. Zira görkemli Osmanlı’ya özenirken, diğer yandan da Osmanlı’yı kendisini Batı’ya peşkeş çekenler olarak gördüğü de bir gerçektir. İşte bu nedenledir ki Osmanlı efelenmesini taktik olarak kullananların çok dikkat etmesi gerekmektedir. Zira sürekli korku içerisinde yaşatılan sokaktaki insanın önümüzdeki yerel seçimde nasıl bir tepki gösterebileceğini kestirmek mümkün olmayacaktır.

 

 

Arzu Kök

[email protected]

[email protected]

Yorum Gönderin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.