Kategoriler
Dünya Ömer Sağlam

Ama Hangi Filistin ve Abraham’ın Kanlı Mirası!

Arapça adı İbrahim olan Hz. İbrahim’in adı, Aramice Abram, İbranice Abraham’dır. İbrahim, gerek Yahudiler, gerek Hıristiyanlar ve gerekse Müslümanlar için son derece önemli bir şahsiyettir. Ayrıca İbrahim, insanlık tarihi ve dinler tarihi bakımından da üzerinde durulması gereken birisidir. Zira ismi her üç dinin kutsal kitaplarında da geçen, dini ise her üç dine de kaynaklık eden bir peygamberdir İbrahim. Öte yandan İslam inancına göre; babasız doğan Hz. İsa dışında, kendilerine kapsamlı kitaplar gönderilen üç peygamber(Hz. Mûsâ, Hz. Dâvut ve Hz. Muhammed)’in büyük atası da yine Hz. İbrahim’dir. Ayrıca, Hz. İsa’nın annesi Meryem’in soyu da yine Hz. İbrahim’e dayandırılmaktadır.

Örneğin, “İbrahim” isminin, Kur’an-ı Kerim’de “Muhammed” isminden 17 kat daha fazla geçtiğini ve “İbrahim” isminin namazda okunan duâlara (ki; bu duâlar Salli-Bârik duâlarıdır) kadar sirayet ettiğini söyleyecek olursam, bu konuda ne demek istediğimi herhalde daha iyi anlatmış olurum! Evet, İslam Peygamberi Hz. Muhammed’in adı, tebliğ etmiş olduğu kitapta sadece 4 kez geçerken “İbrahim” adı tam 69 kez zikredilmektedir! İslam âlimleri, Hz. Muhammed’in ve yakın çevresinin, İslam’dan önce, İbrahim’in dini olan “Hanif” dinine mensup olduklarını söylerken, Arap soy bilginleri, Hz. Muhammed’in soyunun da yine İbrahim’e dayandığını söylerler…

Müslümanlığı ve Hıristiyanlığı bir yana bırakarak söyleyelim ki; İbranice adı Abraham olan İbrahim, İsrailoğulları ve Yahudilik için her şeydir. İsrail’in var oluş ve varlık sebebidir! Öyle ki; bazı batılı yazarlara göre; Abraham demek, Yahudilik ve İsrailoğulları demektir. İsrailoğulları, Abraham’la var olup, Abraham’la ortaya çıkmışlardır. Tarihten Abraham’ı çıkartın, ortalıkta Yahudilikten ve İsrail Oğullarından eser kalmayacaktır…

Her ne kadar, Yahudiliğin temeli Tevrat’a ve Hz. Mûsa’ya dayanıyor ise de; İbrahim’in, Mûsâ’nın 6. göbekten dedesi olması ve Tevrat’ta (Kur’an’dan çok daha fazla ve ayrıntılı olmak üzere) Abraham’dan çok fazla bahsediliyor olması, onun Yahudiler için ne kadar önemli olduğunu göstermektedir. İtiraf etmek gerekirse; İbrahim hakkında İslami kaynaklarda verilen belgilerin büyük çoğunluğu, Tevrat’a ve Tevrat çevresinde oluşturulan Yahudi kaynaklarına dayanmaktadır. Çünkü Kur’an’da, İbrahim hakkında, diğer İslami kaynaklarda anlatılanlar kadar geniş ve çeşitli bilgi bulunmamaktadır. Bu konuda belki de en büyük sebep, Yahudi iken (Vehb b. Münebbih, Kâ’bul Ahbar ve Abdullah b. Selâm gibi) sonradan Müslüman olan bazı şahsiyetlerin, Tevrat ile yazılı veya sözlü olmak üzere; diğer Yahudi kaynaklarından öğrendiklerini, İslami kaynaklara sokuşturmalarıdır.

Tarihi kaynaklarda, Hz. İbrahim’in yaşadığı dönem konusundaki ağırlıklı görüş; İÖ. 1900-1800 yıllarıdır. Bu bakımdan efsanelerde Abraham’ın mücadele içinde olduğu söylenen Nemrud’un, ünlü Bâbil hükümdarı Hammurabi, Mısır’da eşi Sâra yüzünden başını derde girerek kendisiyle mücadele etmek zorunda kaldığı Firavun’un ise II. Tuhtmosis (Totis veya Totiş) olduğunu söyleyenler vardır. Tevrat’ta Abraham’ın 175 yıl yaşadığı yazılıdır. Genel kabul görmüş görüşe göre; Bâbil Hükümdarı Hammurabi’nin İÖ.1810-1750 yıllarında yaşadığı, Mısır Firavunu II. Tuhtmosis’in de M.Ö. 1527 yılında tahta çıktığı düşünülerse, verilen tarihlerde ya çok büyük hatalar var, ya da adı geçen üçlüden birisi çok daha uzun süre yaşadı. Hz. Adem’e 1000 yıl, Hz. Şit’e 912 yıl ve Hz. Nuh’a da bir o kadar ömür biçen din âlimlerinin, Hz. İbrahim’e sadece 175 yıl ömür biçmeleri, doğrusu biraz garip! Umulur ki; Hz. İbrahim’de, Nemrut Hammurabi ve Firavun Totiş’i görecek kadar (ve tıpkı ataları gibi) uzun yaşama şansını elde etmiş bir şahsiyettir! Ya da en azından İbrahim hakkında verilen tarihler (ki; bu tarihler İÖ.1900 ve1800’lü yıllardır) tümüyle yanlıştır! Kim bilir belki de Nemrut veya Firavun’dan birisi çok uzun süre yaşadı…

Bu arada, Hz. Musa’nın, Hz. İbrahim’in 6. göbekten torunu olduğuna ve Hz. Musa‘nın mücadele ettiği Mısır Firavunu’nun (İÖ.1302-1212 yıllarında yaşayan) ünlü Mısır Kralı II. Ramses olduğuna ilişkin bilgiler doğru kabul edilirse, Hz. Mûsa’nın da dedesi kadar olmasa bile gayet uzun yaşadığı sonucuna varılır. Bugün elimizde bulunan Tevrat nüshalarının, ünlü Bâbil sürgününü (İÖ.587) müteakip, Kral Sirus yönetimindeki Persler sayesinde (İÖ. 539) özgürlüklerine kavuşan Yahudi bilginlerince kaleme alındığını, bu sürgünü yapan Babil Kralı’nın da Nabukatnezar olduğunu düşünürsek, bugünkü Tevrat nüshalarının, en iyimser tahminle Hz. Musa’dan en az 750-800 sene sonra yazıldığı sonucuna varırız(1).

Zira Kudüs’ü işgal ile yakıp yıkan Bâbil Kralı Nabukatnezar için düşülen tarihler, İÖ. 602-502 arasında değişmektedir. Hemen bütün tarihçiler, Nabukadnezar (diğer adıyla Buhtunnasar)’ın Küdüs’ü yakıp yıktığını, bu arada Tevrat nüshalarını yakarak imha ettiğini, Tevrat okuyanların büyük kısmını öldürdüğünü ve bir kısmını da Bâbil’e sürgün ettiğini söylerler. Onlara göre; Tevrat, Hz. Musa’dan çok sonraları ve İsrail oğullarına bir kimlik kazandırmak düşüncesiyle Yahudi Bilginleri Ezrâ ve arkadaşları tarafından kaleme alınmıştır. İşte bu sırada Tevrat’ın içine bu bilginler tarafından hem kendi kanaatlerinden, hem de Sümer ve Bâbil efsane, gelenek ve kanunlarından bazı eklemeler yapılmıştır. Bu görüşe göre; Yahudi milliyetçiliğinin temelini atanlar ve onlara zaman zaman hayal ve ütopyaya varacak derecede yüksek idealler aşılayanlar, işte Hz. Musa’dan asırlar sonra olmak üzere Tevrat’ı yeniden kaleme alan bu Yahudi bilginleri olmuşlardır.

Yahudi bilgini Ezrâ (İslam kaynaklarında Hz. Uzeyr olarak zikredilmektedir) ve arkadaşlarınca Hz. Mûsa’nın vefatından asırlar sonra ve ünlü Bâbil sürgününü müteakip yazılan tahrif edilmiş Tevrat’a göre; Abraham, Güney Mezopotomya’da Ur şehrinde doğmuş, sonra babası Terah (Azer), kardeşi Nahor ve yeğeni Lût (Harran’ın oğlu) ile birlikte, Kenan Eli’ne, yani bugünkü Filistin’e gitmek üzere; Harran’a gelmiştir. Babası Terah Harran’da ölmüş, kardeşi Nahor orada yerleşmiş ve Abraham, karısı Sâra’yı ve yeğeni Lût’u da yanına alarak önce Filistin’e, sonra Mısır’a gitmiş. Daha sonra bugünkü Filistin’e dönerek orada yaşamış ve ölmüştür. Tevrat ve diğer Yahudi kaynakları Abraham efsaneleriyle doludur. Tarihçilere göre; Abraham aynı zamanda bir tüccardır, Filistin ve Mısır’a yapmış olduğu seyahatlerin bir sebebi de ticari faaliyetleridir. “Dolayısıyla” diyor tarihçiler, “Abraham Filistin’e vardığında orada yerleşik bir halk vardı ve bu halk, ticari faaliyetlere cevap verebilecek kadar kalabalık ve medeni idi…”. O tarihlerde, yani Abraham’ın Filistin’e varmış olduğu tarihlerde (İÖ.1900-1800) Araplar’dan haber yoktur.

İslam tarihçileri, her ne kadar Cürhümlüler sebebiyle Arapların geçmişini, Hz. İsmail’den öncelere dayandırıyorlar ise de o tarihlerde Araplardan henüz söz edilmemektedir. Zira İslam tarihçileri; Hz. Muhammed’in soyunu, Hz. İbrahim’in oğlu Hz. İsmail’in Mekke’de Yemen asıllı Cürhüm Araplarından bir kadınla yapmış olduğu evliliğe dayandırırlar. Oysa batılı tarihçiler ve Tevrat, Hz. İsmail’den fazla söz etmezler ve genelde Abraham ve oğlu İshak etrafında dönerler. Onlara göre, cariye (Hz. Hacer)den olma oğul olan İsmail, asıl eş olan Sâra’nın İshak’ı doğurmasıyla birlikte ikinci plana düşmüş ve babası Abraham’ın mirasından da mahrum kalmıştır. Daha sonra annesi Sâra ile birlikte Sina yarımadasında bulunan Paran çölüne atılmış ve orada Mısırlı bir kadınla evlenmiştir. Ayrıca kaynaklarda, Abraham’ın oğlu İshak’ı, İshak’ın da oğlu Yakup’u, ısrarla Harran’daki akrabalarının kızlarıyla evlendirmeye çalıştıklarından ve yeni memleketleri olan Filistin’de (Kenan ülkesi) yaşayan halkın kızlarıyla evlendirmeme konusunda ısrarcı olduklarından bahsedilmektedir. O zaman, Abraham ve oğlu İshak’ın, çocuklarına, kızlarını eş olarak almak istemedikleri bu yerleşik halk kimlerdi? Bu halk sakın Filistinliler (Falistîler) olmasın?

Dedik ki; Abraham Filistin’e vardığında, orada yerleşik bir halk ve oldukça gelişmiş bir medeniyet vardı. Hatta bu halkın kendilerine özgü tanrıları da vardı. Tevrat kaynaklı Yahudi tarihlerinde, genelde “Falisti” (Phalisti) isimli bir halktan bahsedilmekte ve İsrailoğulları ile Falistiler arasındaki mücadelelere geniş şekilde yer verilmektedir. Bu Falistiler acaba kimlerdir? Filistinlilerin ataları olabilirler mi? Kanaatimizce olması kuvvetle muhtemel. Eğer böyle ise, İsrailoğulları ile Filistinliler arasındaki kanlı mücadelelerin tarihi yaklaşık 4000 yıl öncesine gider ki; dünyada böyle bir kin, böyle bir kavga ve böyle bir intikam hırsı henüz görülmemiştir(2).

Buraya kadar yazdıklarımızdan anlaşılacağı üzere; Filistin’in yerleşik halkı kuvvetle muhtemel Filistinliler, buraya sonradan gelenler ise İsrailoğullarıdır. Yani bir anlamda, İsrail ile Filistin arasındaki tarihi mücadeleyi, “dağdan gelenlerin bağdakileri kovmaya çalışması” olarak isimlendirmek pek ala mümkündür. Türklerin Anadolu’ya gelişini 1071 olarak kabul eden görüşe göre Türkler de İsrailoğulları ile aynı pozisyondadır! Ancak arkeolojik son bulgular, Türklerin en az İÖ.13000’lerde (özellikle Doğu) Anadolu topraklarında görüldüklerine işaret ettiği için, Türkler bu konuda İsrailoğullarından en az 7.5 kat daha haklıdırlar. Üstelik Türklerin 1071 yılından beri bu coğrafya’da kesintisiz olarak devlet olduklarını, İsrailoğullarının ise bulundukları coğrafyaya (en son Romalılar tarafından MS. 70 yılında gerçekleştirilen sürgün itibarıyla) yaklaşık 2000 yıl aradan sonra dönerek ancak 60 yıl önce (1948 yılında) hile ve desise ile devlet kurduklarını düşünürsek, İsrailoğulları’nın tamamen haksız olduklarını bile düşünebiliriz.

Aklımızı kurcalayan taraf ise Arapların Filistinlileri neden bu kadar yalnız bıraktıkları konusudur. Suudi Arabistan ve körfez ülkeleri gibi, belki de dünyanın en zengin ülkeleri olan Arap ülkeleri, kendileri gibi Müslüman olan, Arapça konuşan ve Arap kültür dairesi içinde mütalaa edilen bir avuç Filistinliye acaba neden gereği gibi sahip çıkmazlar? Burada cevaplandırılması gereken temel soru galiba budur. Okuduklarımdan ve yaşadığım sürece gördüklerimden hareketle bende oluşan kanaat, Filistinlilerin Arap olmadıkları istikametindedir. Her ne kadar dinleri İslam, dilleri Arapça olsa da Filistinliler Arap kökenli değildir. Üstelik onlar, Araplardan çok daha eski bir millettir ve onlardan çok daha eski bir medeniyete sahiptirler. Sâmi ırkından gelmekle şüphesiz Araplarla akrabalıkları vardır. Ancak bu akrabalık, Yahudilere oranla çok daha uzak bir akrabalıktır. Yani Filistin halkı, ırki yakınlık bakımından, Araplardan çok, İsrailoğullarına yakındırlar. Çünkü eğer Filistinliler, Arap kökenli olsalardı, Arap âlemi onları bu derece yalnız bırakmazlar ve koruma altına alırlardı. Araplardaki bu tavrı, onların “Aman İsrail’e bulaşmayalım” veya “Aman ABD ile gerginlik yaşamayalım” düşüncesi ile açıklamak herhalde mümkün değildir. Arapların, Filistinlilere, Türklerin dahi göstermiş olduğu ilgiyi göstermemelerinin temelinde Araplarla Filistinliler arasındaki ırkî uzaklık yatmaktadır. Öte yandan Filistinlilerdeki yüksek mücadele ruhunun Araplar’da olmaması da, bu konudaki tahminleri güçlendirici etkiler yaratmaktadır. Yine Filistin halkının, Edward Said örneğinde olduğu gibi dünya çapında meşhur bilim ve düşünce adamları yetiştiriyor olması da bu konuda kayda değerdir.

Bölge halklarının genetik yapısı üzerinde yapılan bazı çalışmalar ise bu konudaki tahminleri son derece güçlendirmiş bulunmaktadır. 2003 yılında Evrensel gazetesinde yayınlanan The Observer kaynaklı bir haberde şöyle deniliyordu:

“…Yayınladığı bilim dergileri ile alanında tekel olan şirketlerden Elsevier, skandal bir sansür uygulamasına imza attı. Ortadoğulu Yahudiler ve Filistinlilerin, genetik olarak hemen hemen aynı olduğunu kanıtlayan önemli bir araştırma, gruba bağlı dergilerden birinde yayınlandıktan sonra geri çekildi. Ama ‘Human Immunology’ adlı derginin ilgili sayısının ilk kopyaları, abonelere ulaşmıştı. Şirket abonelerden, söz konusu araştırmanın yayınlandığı sayfaları ‘yırtıp atmalarını’ talep etti. Böylesi açık bir sansür, bilimsel yayıncılık dünyasında derin tedirginlik yarattı. Araştırmacılar, Tevrat ve İncil’deki dogmaları sorgulayan bilimsel çalışmaların benzer şekilde bastırılabileceğinden endişeleniyor. Dinsel dogmaları yerle bir eden araştırmayı gerçekleştiren ekibin başında, İspanyol genetikçi, Prof. Antonio Arnaiz Villena bulunuyor. Çalışmalarını Madrid’deki Complutense Üniversitesi’nde sürdüren Villena, ‘Bazıları Nature ve Science gibi büyük dergiler olmak üzere, birçok yayında yüzlerce bilimsel makalem yayınlandı. Daha önce böyle bir şey yaşamamıştım. Afallamış durumdayım’ diye konuştu. Aynı ekipten İngiliz genetikçi Sir Walter Bodmer da, ‘Dergi makaleyi beğenmediyse, yayınlamazdı. Bu sansürü uygulamadan önce neden beklediler?’ diye sordu.

Sansürcü derginin editörü, New York’taki Columbia Üniversitesi’nden Nicole Sucio Foca. Foca, makalenin ‘aşırı siyasi’ nitelik taşıdığını ve bu nedenle tepki aldığını öne sürüyor. Makale, derginin internet sitesinden de çıkartıldı. Editörler, dünyanın her yerindeki kütüphane ve üniversitelere mektuplar yazarak, söz konusu sayfaları ‘fiziksel olarak yok etmelerini’ istedi. Bu arada Arnaiz Villena, derginin yayın kurulundan atıldı. Dergiyi yöneten Amerikan Histokompatibilite ve İmünogenetik Topluluğu’nun başkanı Dolly Tyan da, abonelere ‘bu makaleden dolayı utanç duyduklarını’ anlatan bir başka mektup yolladı. Bu kadar gürültü koparan makalenin başlığı, ‘Filistinlilerin Kökeni ve Diğer Akdeniz Popülasyonları İle Genetik Bağlantıları’. Araştırma; Ortadoğu halklarındaki bağışıklık sistemini, genlerindeki çeşitliliği inceliyor. Araştırma ekibi, bu konudaki geçmiş çalışmalarla aynı sonuca ulaştı: Yahudilerin, genetik olarak bölgedeki diğer halklardan farklı olduğu fikrini destekleyen tek bir kanıt yoktu. Yani araştırma, Yahudilerin ‘özel halk’, Yahudiliğin de nesilden nesile geçen ‘seçilmiş insanların dini’ olduğu iddialarını temelden sarsmaktaydı. Dahası da var. Ortadoğulu Yahudiler ve Filistinliler, çok benzer bir gen havuzunu paylaşıyorlar. Bu nedenle iki halk, yakın akraba sayılmalı. Araştırmacıların dediği gibi; ‘Sorunların temelinde genetik farklılıklar değil, kültürel ve dinsel sorunlar’ yatıyor…”(3).

Özetle söylemek gerekirse; uzun yıllardır ve günümüzde de en kanlı biçimde devam eden İsrail-Filistin mücadelesi, iki düşman kardeş arasında yaklaşık 4000 yıldır devam eden bir kavganın devamından ibarettir. Bu kavga bizi ilgilendiriyor mu? Elbette ilgilendiriyor. Zira Filistinliler bizim din kardeşlerimizdir, üstelik de kanlı savaşların cereyan ettiği coğrafyada ceddimizin 400 yıllık manevi hatırası vardır. Örneğin benim dedem (babamın babası) bugün orada yatmaktadır. Birinci Dünya Savaşı sırasında orada şehit düşmüştür. Ancak bu böyledir diye, işi şirazesinden çıkarmaya hiç gerek yoktur. Cumhurbaşkanından başlayıp, Başbakana ve muhalefet partisi liderlerine varıncaya kadar en üst perdeden ve altından kalkamayacağımız biçimde İsrail ve Yahudiler hakkında ile geri konuşup, halkı sokaklara dökmeye ve sürekli lânetler yağdırmaya hiç gerek yoktur. Onlar, Kur’an’a göre; Allah tarafından zaten lanetlenmiş bir millettir(4).

Ayrıca Musul ve Kerkük’te, Kafkasya’da ve Doğu Türkistan’da oluk oluk Müslüman kanı akarken, kılını kıpırdatmayanların, Filistinliler konu olunca, ayağa kalkmalarını ve Türkiye’yi ayağa kaldırmalarını anlamakta gerçekten güçlük çekiyorum. Demek oluyor ki (bu satırları okuduklarında peşin peşin beni ırkçılık yapmakla suçlayacak) bu aymazlar sürüsüne göre; Türk’ün kanı, çok daha ucuz, çok daha değersiz ve kıymetsizdir. Onun için akıtılmasında hiçbir beis yoktur!

Bir taraftan haddinizi bilmeden arabuluculuk ayaklarına soyunacaksınız ve bunun adına “uluslar arası siyasette Türkiye’nin etkinliğini arttırdık” diyerek, bunu siyasi ranta tahvil edeceksiniz, bir taraftan da bu aciz ve ucuz politikanın çabuk fos etmesi üzerine düşmüş olduğunuz mahcubiyetten kaynaklanan öfke ile İsrail’e veryansın edeceksiniz! Allah’tan Filistinliler ve Arap Dünyası ortaya çıkıp da “İsrail’in arkasında Türkiye vardır” demiyorlar. Zira İsrail saldırısı, İsrail Başbakanı Ehut Olmert’in Ankara seyahatinden hemen sonra başladı.

Müslüman kardeşlerimiz olarak Filistin’e elbette yardım elini uzatacağız. Orada çocuklar ölürken ve analar ağlarken, bütün bunlara elbette kayıtsız kalamayız. Ancak bu yardımlar, sadece el uzatmakla kalmalıdır. Yoksa ortaya gövdemizi koyarak yardım etmeye kalkışırsak, bunu ne bugünkü nesiller kaldırabilir, ne de gelecek nesiller bunu kolay kolay affedebilir. 4000 yıllık kardeş kavgasını bitirmek, sadece bize kalmadı. Bu görevi, 1516-1918 arasında 400 küsur yıl boyunca canla başla yerine getirdik. Artık yetişir. Bırakın da bundan sonrasını, biraz da bizi oradan sürüp çıkaranlar ve çıkaranlarla işbirliği yaparak bizi arkadan vuranlar düşünsünler.

Üstelik biz hangi Filistin’e yardım edeceğiz? Ortada tek Filistin yok ki! Gazze şeridinde Hamas Devleti, Batı Şeria’da El Fetih Devleti var! Bu adamlar, daha kendi içlerinde birliği ve dirliği sağlayamamışlarken, biz hangisine ve nasıl yardım edeceğiz? HAMAS’ın kusursuz olduğunu kim söyleyebilir? Ateşkesi bozan ve geçtiğimiz hafta İsrail topraklarını roket yağmuruna tutan ve daha önce İsrail askerlerini kaçıranlar onlar değil midir? Sulh yanlısı olan ve sorunları diplomatik yollardan çözme yanlısı gözüken Filistin Devlet Başkanı Mahmut Abbas’ı yetersiz bulan, üstelik ABD’nin ve İsrail’in uşağı olarak niteleyen HAMAS ve El CİHAD değil midir? Hiçbir ülkenin hüsnü kabul göstermediği HAMAS lideri Halit Meşal’i Ankara’da ağırlayanların, biraz daha dikkatli olması ve Türkiye’yi altından kalkamayacağı maceraların ve yükümlülüklerin altına sürüklememeleri gerekir.

Kanaatimce Türkiye, eğer somut bir şeyler yapmak istiyorsa, İsrail ile Filistinlilerin arasını bulmadan ve bu amaçla Ortadoğu turu adı altında sonuçsuz seyahatlere çıkmadan önce, Filistinlilerin kendi arasındaki anlaşmazlıkların giderilmesi için çaba sarf etmeli, bunun için Filistinli yöneticileri derhal Ankara’ya çağırmalıdır. Bunun için gerekirse genel sekreterliğini yaptığı İKÖ’yü devreye sokabilmelidir. Dolayısıyla yapılacak öncelikli iş, Filistinli düşman kardeşleri barıştırmak ve böylece onları daha da güçlendirmektir. İslam’ın öncelikle öngördüğü de zaten budur(5). Çünkü bu adamlar, İsrail ile savaşmadıkları zamanlarda, bu kez birbirlerini boğazlıyorlar! Değilse sadece İsrail’i lanetlemek yetmiyor ve yetmeyecektir. Öte yandan o bölge, zaten toptan lanetli bir bölgedir! Çünkü o bölgede Osmanlı’nın lanetli mirası vardır! O miras hiç kimseye yar olmayacak, ikinci bir 4000 yıl geçse bile, bu kardeş kavgası asla bitmeyecektir. Zira ben, 91-92 yıl önce şehit düşerek kumlara gark olmuş dedemin acı feryadını ve son nefesinde, kumlara belenmiş dudaklarıyla inilti halinde vermeye çalıştığı Kelime-i Şahadeti hâlâ duyar gibiyim…(*)

30 Aralık 2008

Ömer Sağlam
___________
1- Bazı kaynaklarda Hz. Musa’nın İÖ.1313 yılında peygamber olduğu, Babil ülkesinde esaret hayatı yaşayan Yahudilerin ise Kudüs ve Bâbil ülkesinin Persler tarafından işgalinden 70 yıl sonra hürriyetlerine kavuştuğundan bahsedilmektedir. Bunun anlamı, Tevrat’ın Hz. Musa’ya verilmeye başlaması ile yazıya geçirilmesi arasında geçen sürenin yaklaşık 850 yıl olduğudur. Ancak Hz. Musa’nın kaç yıl yaşadığı, kaç yaşında peygamber olduğu ve hangi tarihte öldüğü konusundaki bilgilerimiz yetersiz olduğu için, bu konuda en sağlıklı hareket noktamız, Hz. Musa’nın mücadele içinde olduğu söylenen Mısır Firavunu II. Ramses’in ölüm yılı (İÖ.1212) ile Yahudilerin, Persler’in Kudüs’ü ve Babilonya’yı işgalinden 70 yıl sonra hürriyetlerine kavuştukları şeklindeki bilgi olacaktır. Bu esasa göre (İÖ.1212 ile İÖ.469 arasında) geçen süre yaklaşık 750 (743)yıl yapıyor.
2- Türkler ve Çinliler arasındaki mücadele, belki ancak bu kadar (belki bundan da) eskidir. Çin milletinin uzun geçmişte Ön-Türk atalarımızla, bugün de Doğu Türkistan(Uygur Özerk Bölgesi)’daki katliamlarını düşünürsek, İsrail ve Filistin arasındaki mücadelenin tek benzeri Türklerle Çinliler arasındaki mücadeledir diyebiliriz.
3- http://www.evrensel.net internet sitesinde bulunan 22.10.2003 ve ”Bu da bilimde ırkçılık” başlıklı yazı(http://www.evrensel.net/03/10/22/toplum.html).
4- Mâide Sûresi’nin 78. ayetinde şöyle buyrulmaktadır: “İsrailoğullarından inkâr edenler, Davud ve Meryemoğlu İsa diliyle lanetlendi. Bu, onların isyan etmeleri ve hadlerini aşıyor olmalarından ötürüydü.”
5- Hucurât Sûresi’nin 10. âyetinde şöyle buyrulmaktadır; “Mü’minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin. Allah’a karşı gelmekten sakının ki size merhamet edilsin.”
* Bu yazının hazırlanmasında şu kaynaklardan geniş ölçüde istifade edilmiştir:
– Muazzez İlmiye Çığ, İbrahim Peygamber-Sumer Yazılarına ve Arkeolojik Buluntulara Göre,
– Muazzez İlmiye Çığ, Kur’an, İncil ve Tevrat’ın Sumer’deki Kökeni,
– Doç. Dr. Abdullah Aydemir, İslâmî Kaynaklara Göre Peygamberler,
– Doç. Dr. Abdullah Aydemir, Tesir’de İsrailiyat
– M. Asım Köksal, Peygamber Tarihi,
– TDV. İslam Ansiklopedisi, “İbrahim” maddesi,
– Ömer Sağlam, Çöldeki Osmanlı ve Kavm-i Necip

“Ama Hangi Filistin ve Abraham’ın Kanlı Mirası!” için 2 yanıt

Mükemmel !Süper bir köşe yazı demek istemiyorum!Tamamıyla bir tarih kokuyor!Türk Milletini Arap Emperyalizmini ve Arapların oyununu yıllarca çektik!Genç nesil okumuyor!

Yahûdilik, Hristiyanlık, Müslümanlık AYRI AYRI DİNLER değildir. Hepsi İSLAM’dır. İslam, H. Âdem ile başlar (ilk 10 sayfa) ve HZ. Muhammed ile tamamlanır (Kur’an-ı Kerîm son 600 sayda)
Arada da 50+30+10 sayfalar ve Tevrat+Zebur+İncil+Kur’an .
ZİRA ALLAH İNDİNDE KABUL OLUNAN TEK DİN İSLAM’dır ve İSLÂM’ın dışında Allah tarafından başka din tanınmaz. (Kur’an’da bu cümlelerin geçtiği 2 ayet vardır.)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.