Sarkozy, başından beri Türkiye ile üyelik yerine ortaklığa dayalı farklı bir ilişki türünün geliştirilmesini savunuyor.

Stratejik Analiz,
Mayıs’08

Dr. Deniz ALTINBAŞ
ASAM Avrupa Uzmanı
[email protected]

Türkiye’nin AB’ye üyelik müzakereleri süreci, krizler ve tıkanmalarla birlikte devam etmektedir. Müzakere sürecinin başlaması önemli bir adım olarak görülürken, önce Kıbrıs nedeniyle bazı müzakere başlıklarının dondurulması, arkasından Fransa’nın yeni cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’nin engellemeleri nedeniyle bir kez daha sorunlu bir döneme girilmiştir. Nicolas Sarkozy, maliye bakanı olduğu dönemden başlayarak Türkiye ile üyelik yerine ortaklığa dayalı
farklı bir ilişki türünün geliştirilmesini savunmuştur.

Cumhurbaşkanlığı seçim kampanyasında da bu konuyu kullanmış olan Sarkozy, hâlâ açıkça Türkiye’nin AB üyeliğine karşı olduğunu ve bunu engellemek için her türlü girişimde bulunacağını söylemektedir. Türkiye’nin bir Avrupa ülkesi olmadığını, dolayısıyla AB içinde de yeri bulunmadığını söyleyen Sarkozy, Türkiye ile her alanda işbirliğini savunduğu, ancak AB ile siyasi entegrasyon sürecine girmesine karşı çıktığını belirtmektedir.

Fransa’nın engellemelerinden en somut olanı, Sarkozy’nin, tam üyelik yolunu açacağı ve geri dönüşü olmayacak şekilde Türkiye’nin AB ile entegrasyonunu sağlayacağı gerekçesiyle beş müzakere başlığının açılmasına izin vermeyeceğini açıklamasıdır.

Bu beş başlık; ekonomi ve parasal politikalar, bölgesel fonlar, tarım politikası, finans konuları Haziran sonuna kadar geçici olarak kapatılması için çalıştığını belirtmektedir.

Her ne kadar bugüne kadar açılmış olan başlıklar Fransa tarafından “aksesuar” olarak değerlendirilse de, Brüksel tüm başlıkların tam üyeliğe yönelik olduğunu dile getirmektedir.

Bu süreç içinde Türkiye’den yapılan tüm resmî açıklamalar, net bir şekilde, amacın tam üyelik olduğunu ve bu seçeneğin dışında başka hiçbir önerinin kabul edilmeyeceği yönündedir.

Türkiye’nin AB Sürecinde Sarkozy Unsuru

Fransa Cumhurbaşkanı, seçildikten sonra, üyeliğe karşı olduğunu ifade etmeye devam etmesine rağmen, Türkiye’nin sürecini tamamen durdurma girişiminden vazgeçmiştir. Bu durum, bir “U dönüşü” olarak değil, “esneklik” olarak algılanmalıdır. Nitekim Fransa’nın Avrupa işlerinden sorumlu bakanı Jean-Pierre Jouyet, ancak tam üyelik ve imtiyazlı ortaklık şeklindeki her iki seçeneğin de açık tutulması koşuluyla müzakere sürecinin engellenmeyeceğini belirtmektedir.

Sarkozy liderliğindeki Fransa, Türkiye ile AB’nin üyelik çerçevesindeki ilişkilerinden bahsedilirken önceki belgelerde yer alan “katılım” ifadesinin çıkarılarak yerine “hükümetlerarası görüşmeler” şeklinde bir kullanıma gidilmesini sağlamıştır. Her ne kadar, bunun, müzakere sürecinin durma noktasına gelmemesi için Fransa’ya verilen sembolik bir taviz olduğu ileri sürülse de, ikili görüşmelerin amacının katılım olmadığını gösteren bir sonuç ortaya çıkmaktadır. Fransa’nın bu kelime ile ilgili ısrarları, Türkiye’nin üyeliğini savunan, özellikle İngiltere ve İsveç gibi ülkelerin tepkisini çekmiştir.

Türkiye’nin üyeliğini sonlandırmaya yönelik bir başka hamle ise, Akdeniz Birliği girişimi olmuştur. Sarkozy, AB üyeliği yerine Akdeniz’e kıyısı olan ülkelerle oluşturulacak AB benzeri bir başka entegrasyon sürecine üyeliği önermiş, ancak başta Almanya olmak üzere AB üyelerinin itirazlarıyla karşılaşmış ve Fransız liderin amacının dışına çıkarılmış, tüm AB üyelerini kapsayacak bir işbirliği girişimi şeklindeki versiyonuyla kabul edilmiştir.

Akil Adamlar Komitesi (Fikir Grubu)

Dönem Başkanı Portekiz’in Türkiye ile, ulaştırma ağları ve tüketici sağlığının korunması başlıkları –

Sarkozy’nin bugün genişlemeye değil de sadece Türkiye’nin üyeliğine karşı çıkmasının nedenlerinin; Fransa’dan daha büyük bir ülkenin üyeliği ile güç kaybedeceği, ekonomik külfet getireceği gibi noktaların yanında “Hristiyan Avrupa” düşüncesi veya seçim hesaplarının olabileceğini söyleyebiliriz. ve kurumsal konulardır. Bu bağlamda, 2007 yılının Haziran ayında parasal politikalar başlığının açılmasını engellemiştir.

Aslında ilk önce bütün başlıkların açılmasına karşı çıkan Sarkozy, bu girişimi nedeniyle Brüksel’de desteksiz kalınca, çözüm olarak artık kendisine ait bir tarz haline getirdiği “şartlı kabulü” ileri sürmüştür. Sarkozy, “iki yollu müzakere formülü” olarak adlandırılan bu koşulla, hem tam üyelik hem de imtiyazlı ortaklık ilişkisi için geçerli olabilecek başlıkların açılmasına itiraz etmemeye karar vermiştir.

Bugünkü müzakere sürecine baktığımızda, zaten Kıbrıs nedeniyle dondurulmuş olan, daha açık bir ifadeyle Türkiye limanları açmayı kabul edene kadar başlatılmayacak olan sekiz başlık bulunmaktadır. Bunlar; malların serbest dolaşımı, hizmet sağlama özgürlüğü, finans hizmetleri, ulaşım, tarım ve kırsal kesim kalkınması, balıkçılık, gümrük birliği ve dış ilişkilerdir. Şimdiye kadar altı başlık açılmış, sadece bilim ve araştırma geçici olarak kapatılmıştır.

Açılmasına rağmen hâlâ kapatılamamış olanlar; istatistik, trans-Avrupa şebekeleri, işletmeler ve sanayi politikası, mali kontrol ve tüketici sağlığının korunmasıdır.

Bu arada, hiçbir başlığın, tamamlanmış olsa bile nihai olarak kapatılmayacağını belirtmek gerekir. Bu da, kapatıldığı düşünülen başlıkların bir gün yeniden açılması anlamına gelebilecektir.

2008 yılının ilk yarısında Avrupa Komisyonu’nun Genişlemeden Sorumlu Üyesi Olli Rehn, dönem başkanı Slovenya’nın da desteğiyle iki başlığın daha açılmasını talep etmişti. Rehn’in öncelik verdiği enerji başlığına Rumlar, eğitim ve kültür başlığına ise bir kez daha Fransa itiraz etmektedir.

Komisyon, bugün, açılmış olan başlıklardan en az ikisinin açılması girişimi, Sarkozy’nin önce Türkiye’nin üyeliğini sorgulayacak Akil Adamlar Komitesi’nin kurulması şartıyla bloke edilmiştir.

Fransız Cumhurbaşkanı’nın istediği, bu grubun AB’nin geleceği üzerine çalışması ve Türkiye’nin üyeliğinin AB’nin çıkarları dahilinde olmadığı sonucuna varmasıydı. Türkiye’nin üyeliğine karşı olan Alman Şansölyesi Angela Merkel’den destek alan girişime, kapalı kapılar ardında bir grup elitin karar alması fikrine itiraz eden Avrupa Parlamentosu ile Türkiye’nin üyeliğini sorgulamaya yönelik olmasını kabul etmeyen İngiltere, diğer kuzey ülkeleri ve Avrupa Komisyonu karşı çıkmıştır. Komisyon, bağımsız ve tecrübeli olması durumunda katkı sağlayabileceğini, ancak kararlarının Avrupa kurumlarının yerini tutmayacağını, üstelik sadece Türkiye konusunun tartışılmasıyla sınırlı kalmaması gerektiğini belirtmiştir. Sonuçta Akil Adamlar Komitesi, Fikir Grubu (Reflexion Group)  ismiyle Sarkozy’nin istediğine yakın, ancak yetki ve görev alanı daraltılmış bir şekilde kurulmuştur. Üyeleri, 2008 yılının ikinci yarısında Fransa’nın dönem başkanlığında belirlenecek olan çalışma grubunun başkanlığına İspanya eski Başbakanı Felipe Gonzales, başkan yardımcılığına Letonya’nın eski başbakanı Vaira Vike-Freiberga ve Nokia yöneticilerinden Finlandiyalı Jorma Ollila’nın getirilmesi kararlaştırılmıştır. “2020-2030 yıllarında nasıl bir Avrupa istiyoruz” sorusuna cevap arayacak grubun, AB içinde ve çevresinde refah ve istikrarın nasıl artırılabileceğini ve korunabileceğini araştırması; enerji, çevre sorunları, terörle mücadele, göç, ekonominin daha rekabetçi hale getirilmesi gibi konuları incelemesi ve çalışma sonuçlarını 2009 yılında sunması beklenmektedir. Fikir Grubu’nun yapılanması Fransız cumhurbaşkanının önerisinin ötesine gitmiş olsa da, yine de amacına yaklaştığını söylemek mümkündür. Öncelikle, Sarkozy’nin seçmenlere verdiği, Türkiye’nin üyeliğini engelleme sözünü bir şekilde tutmaya çalıştığını göstermektedir. İkincisi, her ne kadar Türkiye’nin üyeliğinin konu edilmeyeceği ileri sürülmekteyse de, AB’nin geleceğini tartışacak olan bir çalışma grubunun genişlemeyi ele almaması mümkün değildir. Dolayısıyla, sadece Türkiye konusunu tartışmak üzere kurulmamakla birlikte, AB’nin sınırları ile beraber Türkiye konusuna da değinilmesini beklemek gerekir. Aslında, AB’nin şimdiki ve gelecekteki komşularıyla ve diğer güçlerle ilişkileri, küresel düzlemde AB’nin yeri, entegrasyon düzeyi, vatandaşların katılımı, şeffaflık ve demokrasi sorunlarının ele alınması daha faydalı olacaktır. Şu da belirtilmelidir ki, uluslararası ortam, ulusal çıkarlar ve hatta devlet sistemlerinin değişme ihtimali nedeniyle genişleme ile ilgili uzun vadeli planlamalar yapmanın faydası olmayacaktır. Fikir Grubu, karar merci değil sadece bir tür tartışma platformu şeklinde düşünülmüştür. Dolayısıyla, Fikir Grubu’nun çalışma sonucu Türkiye için olumlu da olsa olumsuz da olsa bağlayıcı tarafı olmayacak, ancak yönlendirme etkisi olabilecektir. Örneğin, Türkiye’nin adını bile zikretmeden genişlemenin olumsuzluklarını sunmaları etkili olabilecektir. Yine de, siyasi liderlerin Türkiye hakkındaki düşünceleri, karar merci olmaları ve kamuoyunu oluşturma güçleri nedeniyle çok daha önemlidir. Bu arada, Avrupa Parlamentosu, hızlı gidildiği takdirde AB içinde bölünmelere neden olarak, bazı ülkelerin daha fazla Fransa’nın dönem başkanlığında Sarkozy’nin, Türkiye için sürekli dile getirdiği “adaylık statüsünü düşürmeye yönelik projeleri”n yeniden gündeme gelmesi bekleniyor. entegrasyona giderken bir bölümünün kenarda kalacağı endişesiyle, genişleme sürecinin yavaşlatılmasını öneren ve Mayıs ayında oylamaya sunulması etmesini savunanların başında Avrupa Komisyonu gelmektedir. Komisyon Başkanı José Manuel Barroso, Sarkozy’nin engelleme girişimlerinin Türkiye’nin hem Fransa ile hem de AB ile ilişkilerini olumsuz etkileyeceğini, Türkiye ile müzakereleri durdurmaları durumunda üye devletlerin bunun sonuçlarına
katlanacaklarını söylemektedir.

Komisyon’un Genişlemeden Sorumlu Üyesi Olli Rehn de, Türkiye ile müzakerelerin kesilmemesini, reformların teşvik edilmesi açısından savunanlardandır. Avrupa Parlamentosu’nda Türkiye’nin üyeliğine karşı çıkanlar kadar, kimi zaman ağır şartlar öne sürmelerine rağmen destek verdiklerini savunan Yeşiller, Liberaller ve Sosyalistler bulunmaktadır. Aslında, bu grupların üyelik yanlısı değil müzakere yanlısı olduklarını, çünkü taleplerinin yerine getirilmesinin tek yolunun bu süreç olduğunu söylemek mümkündür. Türkiye’nin üye olmasını “gerçekten” isteyenler, İngiltere ve kuzey ülkeleri gibi görünmektedir. Bu ülkeler geleneksel olarak AB’nin sürekli büyümesini savunmaktadırlar. Örneğin İsveç Başbakanı Frederic Reinfeldt, AB’nin sürekli genişlemesinin Avrupa değerlerini yaymak için başlıca stratejik araç olduğunu ve Türkiye’ye yapılmaya çalışıldığı gibi yeni duvarlar inşa etmenin kıtada istikrarsızlık riski gibi sorunlara neden olabileceğini ifade etmektedir.

Egemenliklerin devri konusunda hassas olan kuzey ülkelerinin AB vizyonlarının, Almanya ve Fransa gibi üyelerden farklı olarak siyasi entegrasyon yerine gevşek yapılı bir birlik şeklinde olduğu hatırlatılmalıdır. Bir diğer destekçi ABD’nin başlıca endişesi, AB kapısının kapanması durumunda Türkiye’nin İran ve Rusya ile yakınlaşacağı ve bu durumda bölgedeki dengenin altüst olacağıdır. Belki de bu duruma bir önlem teşkil edecek biçimde, Türkiye’nin AB üyesi olmasa dahi “imtiyazlı ortaklık” gibi bir başka statü verilerek AB çatısı altında hapsedilmesi savunulmaktadır.

Almanya’nın Eski Dışişleri Bakanı Joschka Fischer, Rusya ve İran’ın Türkiye’yi kendi taraflarına çekmek için AB’nin tepkisini beklediğini ileri sürerek Türkiye’nin dışarıda bırakılmasının sorumsuzca bir hareket olacağını ileri sürmektedir. Fischer’e göre bu sonuç, Avrupa enerji politikası açısından da çok
ciddi sonuçlar doğuracaktır. 

AB üyesi ülkeler

2008 yılının Temmuz ayında başlayacak dönem başkanlığı, Fransa’nın, “ipleri ele geçirme” çabaları çerçevesinde etkili olmaya çalışacağı bir süreç olacaktır. Bu dönemde, Türkiye ile AB ilişkilerinde, yeni “girişimler”le beraber Sarkozy’nin sürekli dile getirdiği “adaylık statüsünü düşürmeye yönelik projeleri” bekleyebiliriz.

Türkiye’nin AB içinde yerinin olup olmadığının bugün tartışmaya açılması gayrimeşrudur. Çünkü Türkiye’nin üyeliğine karşı olanların engel olarak ileri sürdükleri coğrafî konum, nüfus, din, kültür, ekonomik yapı gibi unsurlar Türkiye’nin 1999 yılında aday olarak kabul edildiğinde de sahip olduğu ve değiştirmesi mümkün olmayan özellikleridir. Daha önce alınmış kararlardan vazgeçilmesi uluslararası hukuka ve ahlak ilkesine uygun düşmemektedir. Benzer düşünceleri savunan dünyaca ünlü yirmi entelektüel, Açık Toplum Enstitüsü’nün web sitesinde, Sarkozy’nin Türkiye’yi AB’den dışlamaya yönelik tutumunun gayrimeşru olduğunu savunan bir bildiri yayınlamıştır.

Türkiye’nin Üyeliğine Yönelik Görüşler

Türkiye’nin üyeliği konusunun birkaç yıl öncesine göre çok daha fazla tartışıldığı ve üyeliğe karşı olan kesimlerin hem arttığı hem de seslerini yükseltmekte oldukları görülmektedir. Üye ülkelerde önemli bir iç politika unsuru haline getirilen Türkiye meselesi, kimi zaman ilgisi bulunmayan konularda dahi seçim malzemesi yapılmaktadır. Örneğin, Avrupa Anayasası 2005 yılında Fransa’da halk oylamasına sunulurken, Anayasa karşıtları Türkiye’nin üyeliğine karşı olanların anayasaya “hayır” oyu vermeleri için çağrıda bulunmuşlardır. Bu durumun farkında olan Türk hükümeti de tepkisini göstermekte, Dışişleri Bakanı ve Başmüzakereci Ali Babacan, Türkiye ile AB ilişkilerinin “kısa vadeli siyasi çıkarlar için riske edilmekte” olduğu eleştirisinde bulunmaktadır.

Türkiye’nin üyeliğini destekleyip desteklemediği belli olmasa da, en azından müzakere sürecinin devam de petrolde yüzde 30 ile yüzde 85 arasında, gazda ise yüzde 32 ile yüzde 100 arasında değişen oranlarda dışarı bağımlılık söz konusudur. Türkiye’nin üyeliğini savunma gücü açısından da destekleyenler bulunmakta; Afganistan, Kongo, Lübnan ve Yugoslavya’daki operasyonlara katkısı örnek olarak gösterilmektedir.

Bir görüşe göre, bugüne kadar Batı üzerinden güvenlik sağlamaya çalışan Avrupa doğuyu ihmal etmiştir ve artık Avrupa’nın varlığından Türkiye ve Rusya olmadan söz edilemeyecektir.

Avrupa Parlamentosu eski başkanlarından İrlandalı Pat Cox, Avrupa’nın “diğer liderleri de keşke Sarkozy gibi Türkiye’ye karşı dürüst olsalar” şeklinde konuşmuştur.

Aynı sözleri söyleyen birçok Avrupalı siyasetçi olduğunu düşünürsek, aslında Türkiye’nin üyeliğine karşı çıkanların görünenden daha fazla olduğunu ileri sürebiliriz. Ancak nasıl olsa Sarkozy gibi bir engel varken diğer ülkelerin Fransa’nın arkasına sığınarak gerçek düşüncelerini ifade etmekten kaçındığını söylemek yanlış olmayacaktır.

Sarkozy’nin Türkiye Karşıtlığının Sebepleri

Fransa, AB’nin genişlemesine her zaman karşı çıkan ülkelerden olmuştur. İngiltere’nin üyeliğini iki kere veto etmiş, İspanya’ya zorluklar çıkarmış ve doğu genişlemesine uzun süre itiraz etmiştir. Bunun başlıca sebebi, AB içinde güç kaybedeceği endişesi olmuştur. Altı üye ile başlayan Avrupa entegrasyon sürecinde Fransa, uzun yıllar Birliğin en büyük ülkesi olarak ortak politikaları neredeyse tek başına şekillendirmiş ve ulusal çıkarlarını AB üzerinden gerçekleştirmiştir. Fakat, önce iki Almanya’nın birleşmesi, sonra da doğu genişlemesi ile birlikte liderlik koltuğunda tek başına oturamamanın sıkıntısını yaşamaya başlamıştır. Ancak Fransa’nın AB işlerinden sorumlu bakanı Jean-Pierre Jouyet, Financial Times’daki röportajında, Fransa’nın eskisi gibi genişlemeye karşı olmadığını, daha büyük bir Birliğin dünyada daha güçlü olacağını düşündüğünü ileri sürmüştür. Bu değişimin 2005 yılında Fransız Türkiye’nin yıllardır dış politika alanındaki enerjisini Avrupa’ya yöneltmiş olması nedeniyle, diğer bölgeler ihmal edilmiştir. Önümüzdeki süreçte, Çin’in Afrika’daki veya İran’ın Latin Amerika’daki varlığı örneklerinde görüldüğü üzere, Türkiye’nin dış politikada çeşitliliğe gitmesi önemlidir. Almanya Başbakanı Angela Merkel, Sarkozy’nin Türkiye’ye yönelik politikalarında en büyük destekçisidir.

AB’nin Türkiye’ye Olumsuz Sinyalleri

Lagendijk’in aksine, eski Türkiye raportörlerinden olan Avrupa Parlamentosu Hristiyan Demokrat Grubu üyesi ve Sarkozy’nin AB danışmanı Alain Lamassoure, Fransız Cumhurbaşkanı’nın Türkiye’nin üyeliğini engelleyeceğini, müzakerelerin katılım için değil imtiyazlı ortaklık için sürdürüldüğünü ifade etmektedir.

Türkiye’nin ortak tarım politikası, bölgesel fonlar ve kişilerin serbest dolaşımının daimi olarak dışında bırakılabileceğinin resmî belgelerde belirtilmesi, Türkiye’de üyeliğe dair ciddi soru işaretleri yaratmıştır. Bu tür olumsuz sinyaller ve çifte standartlar nedeniyle Türkiye’ye özgü yeni bir kavram dahi ortaya çıkmıştır. Türkiye, “üye” olmak istemesi gerekirken artık “tam üye” olmak istediğini dile getirmektedir. Bu durumda Türkiye için “tam olmayan” bir üyelik durumunun da söz konusu olabileceği ileri sürülebilir. Batı basınına baktığımızda da, Türkiye’ye “farklı muamele” yapıldığının kabul edildiğini görüyoruz. Örneğin 2004 İlerleme Raporu sonrasında Le Monde gazetesinin başyazısında Türkiye’ye “sıradan bir aday ülkeden” farklı davranıldığı, bazı uygulamaların sadece Türkiye için planlandığı ileri sürülmüştür. New York Times’da Türkiye’nin reform süreci içindeki “en ufak bir tökezlemesinin” müzakerelerin durmasına sebep olacağı, bu durumunda üyelik önünde engel oluşturabileceği ifade edilmiştir. Financial Times Deutschland’da, Komisyon’un Türkiye’ye “evet” demesine rağmen, tavsiye kararının içine “acil çıkış kapısı koyduğu” belirtilmiştir. Bir başka Le Monde makalesinde, her ne kadar telaffuz edilmese de, 2004 raporunda “imtiyazlı ortaklık yolunun açıldığı” ileri sürülmektedir. Aynı yazıda, AB’nin müzakereleri durdurma hakkını elinde tutması “el freni” olarak değerlendirilmektedir. Avusturya’nın eski başbakanı Schüssel’in önerdiği “sonsuza kadar müzakere” formülü, bugün Sarkozy ve Merkel gibilerinin “üyeliğe hayır-müzakereye evet” politikaları, Rehn’in yeni müzakere başlıklarının açılmasını savunurken “reformların devamlılığı için” ifadesini kullanması ve Barroso’nun “müzakereler sona ermeden Türkiye’nin üyeliği konusunda karar verilmemeli” şeklindeki sözleri dikkate alındığında, AB’nin, Türkiye’nin üye olmasını değil, vatandaşlarının anayasayı referandumda geri çevirmesinden sonra yaşandığını belirten Jouyet, önceki yıllarda, entegre olmuş bir AB’yi savunduklarını, genişlemenin de entegrasyonu olumsuz yönde etkileyeceğine inandıklarından buna karşı çıktıklarını, fakat artık Balkan ülkelerinin üyeliklerini desteklediklerini söylemiştir.

Sarkozy’nin bugün genişlemeye değil de sadece Türkiye’nin üyeliğine karşı çıkmasının nedenlerinin; Fransa’dan daha büyük bir ülkenin üyeliği ile güç kaybedeceği, ekonomik külfet getireceği gibi noktaların yanında “Hristiyan Avrupa” düşüncesi veya seçim hesaplarının olabileceğini söyleyebiliriz.

Libération gazetesinde bir yazıda Sarkozy’nin kapalı kapılar ardındaki konuşmalarından yola çıkarak, Türkiye’nin üyeliğine karşı olmasının nedeninin Müslüman nüfus olduğu iddia edilmiştir. Diğer AB üyelerinin liderleri ile yaptığı özel görüşmelerde, Türkiye’nin üyeliğine itirazını haklı göstermek için Müslümanları hedef alan sert saldırılarda bulunduğu belirtilmiştir. Fransa Cumhurbaşkanı’nın İrlanda ve İsveç liderleri ile yaptığı görüşmede, asıl konunun dışına çıkarak Müslümanlara yönelik kaba ve karmaşık bir konuşma yaptığı ve iki liderin Sarkozy’nin söylediklerine ve kontrolsüz sinirli davranışlarına inanamadıkları ileri sürülmüştür.

AB-Türkiye Karma Parlamento Komisyonu Eş Başkanı Joost Lagendijk, Sarkozy’nin Türkiye’nin üyeliği konusundaki çabalarıyla ilgili olarak oy birliği ile alınmış kararların yine oy birliği ile değiştirilebileceğini, Sarkozy’nin Türkiye’yi süreçten koparmaya gücünün yetmeyeceğini, ancak sembolik kazanımlar peşinde olduğunu söylemiştir.  ama müzakereleri sürdürmesini ve bu süreç içinde de imtiyazlı ortaklık statüsüne ikna edilerek AB’ye bağlanmasını amaçlandığı görülmektedir.

Sonuç

Sarkozy’nin seçildikten sonraki ilk Brüksel ziyaretinin “Fransa’nın Avrupa’ya dönüşü” şeklinde nitelendirilmiş olması önemlidir. Fransa’nın, özellikle Avrupa anayasasının reddedilmesi sonrasında pasif konuma düştüğü AB’ye, Sarkozy ile iki önemli konuda dönüş yaptığı ileri sürülmektedir. Lizbon Anlaşması’nın onaylanma sürecine girmesi bir başarı olarak görülmektedir. Oysa daha önce reddedilen belge hem “anayasa” olmaktan çıkarılarak hem de risk almamak için halkoylamasına sunmaktan kaçılarak onaylanmıştır. Sarkozy’nin, Fransızların yüzde 71’i Türkiye’nin üyeliğine karşı çıkmasına rağmen Türkiye konusundaki son sözü Fransız halkının söylemesini istemediği, dolayısıyla bir kez daha riskten kaçtığı, Cumhurbaşkanı’nın yakın çevresi tarafından dile getirilmektedir.

Sarkozy’nin ikinci başarısının ise Türkiye’nin üyeliği konusundaki girişimleri olduğu belirtilmektedir. Her ne kadar Sarkozy’nin bu konudaki girişimleri daha başarılı kabul edilebilse de, şimdilik sonuçsuz kalmıştır. Akil Adamlar Komitesi veya Akdeniz Birliği gibi engelleyici adımlar değiştirilerek -üstelik tehditle kabul ettirildiğinden- başarı olarak görülemez. Akdeniz Birliği projesinin AB çatısına alınması karşısında Sarkozy, “bunun bir ödün olduğunu inkâr etmiyorum, ama Avrupa’yı ödün vermeden inşa etmek çok zor” şeklinde konuşmuştur. 

Ferenczi, bu iki konuyu Fransa’nın özellikle genişleme ile birlikte kaybettiği etkinliği araması çerçevesinde Avrupa’yı şekillendirme çabası olarak değerlendirmektedir.

Özellikle 2008 yılının Temmuz ayında başlayacak dönem başkanlığı, Fransa’nın, “ipleri ele geçirme” çabaları çerçevesinde etkili olmaya çalışacağı bir süreç olacaktır. Bu dönemde, Türkiye ile AB ilişkilerinde, yeni “girişimler”le beraber Sarkozy’nin sürekli dile getirdiği “adaylık statüsünü düşürmeye yönelik projeleri” bekleyebiliriz. Bu durum sadece Türkiye ile ilişkilerde değil, AB’nin kendi içinde de gerginlik yaratacaktır.

Le Figaro gazetesinde, Türkiye konusunun özellikle Fransa ile İngiltere gibi ülkeler arasında anlaşmazlıklar çıkaracağı ileri sürülmektedir. Üstelik Sarkozy, AB’nin ve selefi Chirac’ın imzaladığı kararları yok sayarak Fransız devletine ve AB’ye meydan okumaktadır. Sarkozy’nin Türkiye’nin üyeliğine yönelik gayriahlâkî tavırları nedeniyle Fransa’nın Türkiye ile ekonomik ilişkilerinde sorunlar yaşadığı ileri sürülmektedir. Bernardin, Libération gazetesindeki yazısında Sarkozy’nin bu yaklaşımı nedeniyle sonuçta iki kaybedenin ortaya çıkacağını, bunların Fransa ve AB olacağını savunmaktadır.

AB’nin Türkiye’yi reddetmesinin en büyük etkisi AB üzerinde olacaktır. Pacta sund servanta (ahde vefa) ilkesinin göz ardı edilmesi, AB’nin aldığı kararların sürekliliğinin olmadığını, dolayısıyla güvenilir olmadığını gösterecektir. Bu şekilde, AB’nin diğer ülkelerle de sağlam ilişkilere sahip olması ve küresel düzlemde bir güç haline gelmesi imkânsızlaşacaktır. Türkiye, sürekli “ahde vefa” ilkesinin üzerinde durmakta ve Avrupa’yı kısa vadeli iç sorunlarla uğraşırken uzun vadede önemli olabilecek olayları görmemekle, bir başka ifadeyle vizyon eksikliği ile eleştirmektedir.

Dışişleri Bakanı ve Başmüzakereci Ali Babacan, bugün dondurulmuş olanlar da dahil olmak üzere tüm başlıklarla ilgili çalışmaların AB’den bağımsız bir şekilde yürütülmekte olduğunu belirtmektedir. Türkiye’nin üyeliğinin söz konusu olmaya başlayacağı tarihe kadar AB üyesi ülkelerde en az iki seçim daha yapılacağı ve Türkiye’yi destekleyen isimlerin iktidara gelme ihtimali göz önünde tutulmalıdır. Charles Grant tarafından yapılan “2027 yılında AB” simülasyonunda, Fransa’nın iki referandumda reddettiği Türkiye’ye, üçüncüsünde evet dediği öngörülmektedir.

Bir başka ilginç araştırma olan Harvard Üniversitesi’nin müzakere kültürüyle ilgili incelemesinde, Fransızların “evet” demesinin gerçek anlamda “evet”, “hayır” demelerinin ise “müzakereye devam, ileride anlaşabiliriz” anlamına geleceği iddia edilmektedir. Dolayısıyla, uzun müzakere sürecinin sonunda AB’nin Türkiye’yi “tam” üyeliğe istemesi bir olasılıktır. Bugün gelinen noktada, hazır olmayan tarafın AB olduğu görülmektedir. Türkiye’nin adaylığını sonlandırmak için meşru gerekçelerden yoksun olan AB’de bazı kesimlerin psikolojik baskı uygulayarak Türkiye’nin kendiliğinden masadan kalkmasını sağlamaya çalıştığına dair iddialar mevcuttur. Reddedenin AB olması, bu karar için ağır bir bedel ödeyecek olması nedeniyle önemlidir.

Türkiye’nin yıllardır dış politika alanındaki enerjisini Avrupa’ya yöneltmiş olması nedeniyle, diğer bölgeler ihmal edilmiştir. Önümüzdeki süreçte, Çin’in Afrika’daki veya İran’ın Latin Amerika’daki varlığı örneklerinde görüldüğü üzere, Türkiye’nin dış politikada çeşitliliğe gitmesi önemlidir. Öte yandan, imtiyazlı ortaklık türü alternatifler için Türkiye tarafından da bazı hazırlıklar yapılmasının “her ihtimale karşı” gerekli olduğu düşünülmektedir.

Ben Hall, “France is Ready to Champion Larger EU”, Financial Times, 7 Ocak 2008.
Marc Bernardin, « France, Turquie : perdants-perdants », Libération, 4 Mart 2008.
Jean Quatremer, “Sarkozy et les musulmans”, Libération, 19 Kasım 2007.
“Joost Lagendijk: Sarkozy’nin, Türkiye ile müzakereleri kesemeyeceğini kendiside biliyor”, ABHaber, 31 Aralık 2007.
“Lamassoure ABHaber’e konuştu: Sarkozy,Türkiye’nin AB üyeliğini engelleyecek”, ABHaber, 21 Şubat 2008.
“L’Europe et la Turquie”, Le Monde, 7 Ekim 2004.
Elaine Sciolino, “EU Gives Turkey ‘A Qualified Yes”, New York Times, 7 Ekim 2004.
Kai Beller ve Peter Ehrlich, “EU-Kommission Lässt Sich Beim Ja zur Türkei Hintertürchen Offen”, Financial Times Deutschland, 6 Ekim 2004.
Arnaud Leparmentier, “La Commission Européenne Entrouvre la Porte à la Turquie”, Le Monde, 6 Ekim 2004.
Jochen Luypaert, “Commission challenges France on Turkish membership talks”, EUObserver, 24 Ekim 2007.
Alexandrine Bouilhet, « Bruxelles défend la Turquie contre Sarkozy », Le Figaro, 14 Ekim 2007.
« Sarkozy à Bruxelles pour renouer avec l’UE », Le Monde, 24 Mayıs 2007.
Alain Lamassoure, Jean-Pierre Decool, Lionnel Luca vd, “La Turquie dans l’UE? C’est Toujours Non!”, Le Monde, 29 Ocak 2008.
Guillaume Perrault ve Judith Waintraub, « Turquie : l’UMP tient dur comme fer au référendum », Le Figaro, 20 Aralık 2007.
« L’UE valide un projet édulcoré d’Union pour la Méditerranée », Libération, 14 Mart 2008.
Thomas Ferenczi, « A la recherche de l’influence perdue », Le Monde, 7 Kasım 2007.
“Le Figaro: Türkiye dosyası AB’de yeni gerilimler yaratacak”, ABHaber, 21 Ekim 2007.
Marc Bernardin, « France, Turquie : perdants-perdants », Libération, 4 Mart 2008.
“Babacan: Sarkozy’nin Türkiye ile ilgili genel yaklaşımından memnun değiliz”, ABHaber, 20 Kasım 2007.
Thomas Ferenczi, « Vingt ans après, l’Union en 2027… », Le Monde, 20 Nisan 2007.
Bahadır Kaleağası, “Fransa’nın karmaşık ruhu ve Türkiye”, ABHaber, 17 Aralık 2007.
Dip Notlar, Le Figaro, 27 Eylül 2004.
Henri de Bresson, « L’adhésion de la Turquie à l’UE oppose les candidats », Le Monde, 4 Mayıs 2007.
Alain Lamassoure, Jean-Pierre Decool, Lionnel Luca vd, “La Turquie dans l’UE? C’est Toujours Non!”, Le Monde, 29 Ocak 2008.
Thomas Ferenczi, « L’UE Refuse d’ouvrir avec la Turquie des Négociations sur la Monnaie »,Le Monde, 26Temmuz 2007.
Philippe Ricard, Natalie Nougayrède, « Bruxelles salue l’inflexion de M. Sarkozy sur la Turquie », Le Monde, 29 Ağustos 2007.
« Fransa, Türkiye ile müzakereleri bloke etmeye devam ediyor », ABHaber, 18 Ekim 2007.
Pierre Avril, « L’Europe poursuit la discussion avec la Turquie », Le Figaro, 19 Aralık 2007.
Sami Kohen, „Sarkozy değişti mi?“, Milliyet, 27.9.2007.
„Fransız Bakan: Fransa, Türkiye’nin AB ile üyelik müzakerelerini engelleme uğraşı içerisinde değil“, ABHaber, 24 Eylül 2007.
Pierre Avril, « L’Europe poursuit la discussion avec la Turquie », Le Figaro, 19 Aralık 2007.
Pierre Avril, « Méditerranée : Paris rabote ses ambitions », Le Figaro, 12 Mart 2008.
« Nicolas Sarkozy et Angela Merkel veulent convaincre l’UE de l’utilité de l’Union pour la Méditerranée », Le Monde, 13 Mart 2008.
Bu konuda daha ayrıntılı bir değerlendirme için bkz. « Deniz Sarkozy’nin Büyük Yenilgisi: Akdeniz Birliği Projesinin Değiştirilmesi », 17 Mart 2008,
http://www.asam.org.tr/tr/yazigoster.asp?ID=2058&kat1=2&kat2=
Elitsa Vucheva, “EU-Turkey membership talks to move a step further in December”, Euobserver, 20 Kasım 2007.
Philippe Ricard, « M. Sarkozy obtient la création d’un groupe de réflexion sur l’Union, avec un mandat limité », Le Monde, 12 Aralık 2007.
Honor Mahony, “France eases stance on EU Turkey talks”, EUObserver, 27 Ağustos 2007.
Honor Mahony, “MEP report seeks to put brake on further EU enlargement”, EUObserver, 9 Nisan 2008.
Açık Toplum Enstitüsü, http://www.opendemocracy.org/article/democracy_power/future_turkey/europe_new_vision?1
“EU aims to expand membership talks with Turkey despite French reservations”, The Associated Press, 20 Kasım 2007.
Alexandrine Bouilhet, « Bruxelles défend la Turquie contre Sarkozy », Le Figaro, 14 Ekim 2007.
“AB’de Sarkozy rahatsızlığı”, ABHaber, 24 Şubat 2008.
Joschka Fischer, “Türkiye’ye sırt çevirmek sorumsuzca ve çılgın bir davranış olur”, ABHaber, 22 Ocak 2008.
Hugh Pope, « Européens, n’ayez pas peur de la Turquie ! », Le Figaro, 14 Ekim 2007.
Frankfurter Allgemeine Zeitung’dan aktaran “Frankfurter Allgemeine Zeitung: Türkiye Avrupa Varlığının Belirleyici Unsuru“, ABHaber, 15 Kasım 2007.
“Pat Cox :Keşke diğerleri de Sarkozy gibi Türkiye’ye karşı dürüst olsalar”, ABHaber, 13 Ocak 2008.

Yorum Gönderin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.