Sahi sen nesin be adam?
Bir karikatür müsün, bir hologram mı, yoksa kara mizahın bizzat yürüyen hali mi?
Ne zaman çıkacaksın bu karanlık sahneden?
Ne zaman çekip gideceksin de bu ülke biraz nefes alacak?
Yıldızlar kayar ama sen yere düşmeyen bir yıldız tozu gibi, sürekli parlatılıp duruyorsun.
Ama herkes biliyor: senin ışıltın değil bu.
Toz duman. Hırsın, korkun, kibir tozun.
Yüzüne ışık vurdukça sadece o plastik suratın parlıyor.
İçinde hâlâ simsiyah bir boşluk.
İşte milletin önünde:
– 84 dava arkandan el sallıyor.
– Kimi rüşvet, kimi yolsuzluk, kimi “devleti kişisel şirket zanneden” bir zihniyetin izdüşümü.
Ama sen hâlâ “Ben mazlumum” tiradındasın.
Yahu mazlum dediğin tencereyi kaynatamaz, senin tencerende altın kaşık kaynıyor!
Sahte ahlakçılığınla topluma yön vermeye çalışıyorsun.
Her fırsatta “ahlak elden gidiyor” diye bas bas bağırıyorsun ama ilk giden sen oldun bu ahlaktan.
Namazın ön saflarında poz, arka odalarda kasa.
“Ahlaklı toplum” diyorsun ama asıl rızan müteahhit ihalelerinde.
Senin asıl hastalığın Sara değil, kudurmuş bir iktidar şehveti.
Tansiyonun değil, tamahın patlamış.
İnme değil, insaf yoksunluğu çökmüş damarlarına.
“Ben” dediğin her cümle aslında içinin boşluk raporu.
Uçkur düşkünü, paraları iki buçuk trilyonlu bir hayat yaşıyorsun.
Ama halkın gözü hâlâ o cümlede takılı:
“Hani lan bir yüzüğün vardı?”
Yıllar sonra hâlâ o yüzüğe bakıyor insanlar…
Ama o yüzük artık yok.
Yerine saraylar, yatlar, zırhlı araçlar, ipek kravatlar var.
Ne okuduğun okul belli, ne çocukluk arkadaşın.
Sanki bir gecede çıktı bu adam; bir sabah uyandık, televizyona çıkmış.
Seda Sayan’ın bile mahalle yılları var, senin fotoğrafların devlet arşivinde bile yok.
Yoksa sen… montaj mısın?
Kodla mı yüklendin başımıza?
Şimdi de “halife-padişah” modundasın.
Aradaki farkları kimse anlatmadı mı?
Senin tarih okuman da “trol yorumları” kadar sığ.
Fatih zannediyorsun kendini ama davranışların Deli İbrahim’le Vahdettin arasında mekik dokuyor.
Senin etrafında artık iki tip kaldı:
– Ya seninle aynı menfaat sofrasında kaşık çatlatanlar,
– Ya da senin düşüşünü köşede sessizce bekleyen sinsi dalkavuklar.
Sen hâlâ “halk beni seviyor” zannediyorsun ya…
Onlar seni değil, senin gücünün gölgesini seviyor.
Işık giderse, gölge de dağılır.
Şimdi çıkıp yine bağırırsın:
– “Milletim!”
– “Kardeşlerim!”
Ama herkes biliyor, senin milletin holdinglerin CEO’ları, senin kardeşlerin doların yeşiline secde edenler.
Gencecik insanlar bu ülkede iş bulamıyor.
İntihar ediyorlar, ama sen hâlâ sarayda yeni kristal avize derdindesin.
Emekliler soğandan başını kaldıramıyor, ama senin sofranda envai çeşit.
Öğretmen aç, doktor yorgun, genç umutsuz…
Ama sen sadece kendi ikbalinin propagandasına doymamışsın.
Sen kimsin?
Kimsin gerçekten?
Bize dayatılan bir simulasyon musun?
Yoksa tarihi, ahlakı, vicdanı ve aklı bir karışım haline getirip blenderdan geçirmiş bir ego canavarı mı?
Ahlakı bu kadar ticari kullanıp, sonra vicdandan söz etmen…
Bir gün bile düşündün mü:
“Ya hesap günü varsa?”
“Ya bu halkın ahı tutarsa?”
“Ya bu çaldıklarım, çırptıklarım, yıktıklarım önüme serilirse?”
Hayır.
Sen hâlâ “Ben yaparım, bana bi’ şey olmaz” kafasındasın.
Ama şunu unutma:
Güç geçicidir.
Tarih affetmez.
Ve eninde sonunda:
“O lanetli kibir” bitirir seni.




Bir yanıt yazın