Türkler, günümüzde olduğu gibi geçmişte de farklı coğrafyalarda, çok değişik din ve kültür daireleri içinde yaşamış, farklı alfabeler kullanmışlardır. Türkistan’da tabiat dininde ve Göktürk yazısı ile; kuzey batıda Hıristiyan dininde ve Nasturî yazısı ile; güney doğuda Buda dininde Soğd, Uygur ve Pali yazısı ile, Mani dininde Mani ve Uygur yazıları ile ve daha sonra İslâm dininde Arap yazısı ile yazmışlar (Arat 1992: 60). Bununla birlikte Batı’ya doğru yürüyen Türk boyları, buralarda kurdukları devletlerde yeni kültür merkezleri oluşturmuşlardır. Bu kültür merkezleri Türk milletine pek çok yeni şey kazandırmakla birlikte Türk diline de önemli katkılar sağlamıştır. Türk boylarının kullandıkları konuşma dili şive özelliği kazanmış, bilahare bu şiveler yazı diline de sirayet etmiştir (Arat 1992: 61).
Sözlü edebiyat ürünlerindeki saflık ve duruluk Türk yazılı edebiyatının ilk örnekleri olan Orhun Yazıtları’nda açıkça görülmektedir. Uygurca metinlerde de yabancı dillerin etkisi çok fazla değildir. Karahanlılar döneminden itibaren İslâm dini dairesine dâhil olunduğundan Türkçeye, Arapça ve Farsçadan petçok kelimenin girdiği görülür. 13. yüzyılda vukû bulan Moğol istilası Türkçeyi olumsuz yönde etkilemişse de saflığını fazla bozamamıştır. Ancak 13. yüzyıldan sonra din dili sayılan Arapça ve edebiyat dili sayılan Farsçadan çok fazla kelime ve gramer
kuralları alınmıştır. Hazar ötesinde, Kafkasya, İran ve Anadolu’da Türkçenin saflığını yitirmeye başlaması ve Doğu, Batı, daha sonra Osmanlı, Azerî ve Çağatay lehçelerinin meydana gelmesi aynı dönemde gerçekleşmiştir. Daha sonraki yüzyıllarda, bilhassa 19. asırda Anadolu Türkçesine, Batı dillerinden sözler dâhil olurken Doğu ve Kuzey lehçelerine de Rusça yoluyla yine Batı dillerinden sözlerin girdiği görülür. Kafkasya ve İran Türkçesinde ise Farsçanın etkisi devam eder.
Türkçenin istiklâlini korumak için 11. yüzyılda Türkistan’da Kâşgarlı Mahmud, Dîvânü Lûgat-it-Türk adlı ünlü eseri ile; 12. yüzyılda Fahreddin Mübarek Şah, Afganistan ve Kuzey Hidistan’da “Şecer-i Ensab” adlı eseri ile Türkçe’ye büyük hizmet etmişlerdir. 13. asırda Konya’da Karamanoğlu Mehmet Bey’in (öl. 1278) ünlü fermanıyla devlet dairelerinde Türkçe’den başka dil konuşulmasını yasaklaması ve Türkçeyi devlet dili yapması (Golden 2002: 294; Sümer 1993: 83/12); Oran Bey zamanında (1324-1360) yani başlangıçtan itibaren Türkçenin resmî dil olması ve
Kanunî Süleyman devrinde (1520-1566) rakipsiz dil seviyesine yükselmesi (Sümer 1993: 83/15); 15. yüzyılda Türkistan’da Ali Şir Nevâî’nin “Muhakemet’ül Lûgateyn” adlı eseri yazması; 16. yüzyılda Anadolu’da Âşık Paşa’nın gayretleri; Şah İsmail’in (öl. 1524) İran’da Türkçeyi kurduğu Safevî Devleti’nin resmî dili yapması ve kendisinin Türkçe eserler vermesi çok önemli çalışmalardır. İran coğrafyasında, Safevîler devrinin, özellikle Şah İsmail döneminin önemi çok büyüktür. Türkçenin devlet dili yapılması, âşıklık geleneğinin ve halk edebiyatının sarayın sayesine alınması, sarayda, orduda ve bürokraside Türkçenin hâkim dil olması, pek çok şairin Türkçe eserler vermesi (Sümer 1992: 151) önemli çalışmalardır (Langlè 1811:IV/238).
Diğer bir husus 13. yüzyılda Moğolların, 15. yüzyılda Timurîlerin bu bölgeyi istilâ etmesi; 18. yüzyıldan itibaren Rusların Kafkaslara inmesi ve Hazar ötesini istilâ ederek Türk yurtlarını hâkimiyeti altına alması, Türk dili, kültürü ve sanatı adına durumu daha karmaşık hâle getirmiştir. Ruslar Türk milletini parçalamak ve
Türk millî birliğini bozmak için Türklerin kültür değerlerini tahrif etmekle yola çıkmışlardır. Türk yurtlarını birbirinden ayırarak maddî temellerini yıkmaya çalışmakla birlikte Türk millî birliğinin en temel dayanağı olan dil birliğini de bozmaya çalışmışlardır. Ruslar, kurdurdukları yapay devletlere Türklerin genel adı olan “Türk” adını kullandırmamak için Azerî, Kırgız, Özbek, Kazak gibi isimler
verdirerek ve her birine Rus alfabesinin değişik varyantlarını kullandırarak alfabe birliğini, dolayısıyla dil birliğini bozmaya, iletişimi kesmeye çalışmıştır (Arat 1992:67 vd.).
Çok vahim bir husus ise bu işgaller ve istilâlar esnasında ilk sırada İran coğrafyası olmak üzere Kafkasya, Orta Doğu ve diğer Türk yurtlarındaki kültür merkezlerinin talan edilmesidir. Büyük İskender’den bu güne kadar defalarca Araplar, Ruslar, İngilizler ve Fransızlar bu bölgedeki kütüphaneleri, müzeleri yağmalamışlardır. Onlardan arta kalan zamanlarda da kendi soylarından devletler,
ordular tarafından yağmalanmış, yakılmıştır. Bugün güçlü devletlerin müze ve kütüphanelerinde yer alan onlarca Türk kültürüne ait eser bunun göstergesidir.
Farslardan çok önce İran coğrafyasını vatan tutan Türkler, onlardan çok sonra bu bölgeye gelen Farslarla yan yana veya birlikte yaşamışlardır (Zehtabî 2000: I/1;Attar 2006: 28). Daha sonra çeşitli vesilelerle Türkistan’dan Amuderya-Horasan
yoluyla batıya doğru yürüyen Türklerin de bu bölgedeki Farslarla münasebeti olmuştur. Pek çok İslâmî unsur, Arapların erken dönemde Fars bölgesini istilâ etmeleri sebebiyle Türklerden daha önce Müslüman olan Farslar yoluyla Türklere ulaşmıştır. Bu durum da Farsçaya imtiyaz kazandırmış, onunla ünsiyet peyda ettirmiştir.
16. yüzyılın başlarına kadar, Kafkasya, İran ve Anadolu Türkçeleri ortak ve birbirine paralel olarak gelişmiştir. Ancak bu tarihten sonra Kafkasya ve İran Türk dili, müstakil bir hayat sürmek zorunda kalmıştır (Köprülü 1979: II/142 vd.).
Farslarla çok yakın ilişki içerisinde olan İran Türklerinin Türkçesinde Fars dilinin ve düşünce tarzının da etkisi olmuştur. Dil hususiyeti ve düşünce akımı olarak görülen bu etkilenme genellikle olumsuz yönde tezahür etmiştir. İran Türkçesine dâhil olan Farsça sözler hem halk diline hem de yazılı edebiyata sirayet etmiştir. Hatta Farsçaya ait bazı ifade ve söz grupları İran Türk edipleri tarafından olduğu gibi alınmıştır.
Prof. Dr. Ali. Kafkasyalı ”İRAN TÜRKLERİ” Kitabından alınmıştır.




Bir yanıt yazın