Ana sayfa Blog Sayfa 4371

ERMENİ CİNAYETLERİ ve SOYKIRIMLARI

BEBEKLERİ KAYNATMIŞLAR KUZU ETİ YE DİYORLAR
ERMENİ CİNAYETLERİ ve SOYKIRIMLARI
  
Turhan FEYİZOĞLU

    Kayseri’nin Hacın köyünde yaşayan Melek Hanım, Birinci Dünya Savaşı sırasında yaşadığı olayları ağıt yakarak şöyle dile getirmişti:
    “Hacın’da Kağnı Pazarı,
      Var mı kitapta yazarı?
      Uyu oğlum Osman uyu,
      Hacın oldu kanlı kuyu,
      Soyka kalsın sultan suyu.
                 *
     Mürsel Efendi’nin kızı,
     Haktan kara gözlü,
     Ara kurşunu mu değidi?
     Anan kadanı alsın kuzu!
               *
     Osman’ımı göğe attılar,
     Süngüyü altına tuttular,
     Öldüğüme gam çekmiyorum,
     Ak tenimize baktılar…
               *
     Çam sarıoğlu koca gavur,
     Bebekleri kaynatıyor,
     Gün görmedik hanımları,
     Süngü ile oynatıyor.
              *
     On kat esvap püsküllü fes,
     Bunu bana yu diyorlar,
     Ocak başlarından ırak,
     Bebek pişmiş ye diyorlar.”
     Yarpuzlu ailesinden Melek Hanım tarafından yakılmış olan bu ağıt, çok uzun. Ben, bu ağıtın ilk beş beyitini aktardım. Bu uzun ağıtın bir diğer iki dizesi ise şöyledir:
      “Kapı kapı geziyorlar,
      İfadeyi yazıyorlar,
      Düşman başına vermesin,
      Oğlak gibi yüzüyorlar.
                *
     Kele Dudu Kele Dudu,
     Kanlı gömlek yu diyorlar,
     Bebekleri kaynatmışlar,
     Kuzu eti, ye diyorlar.”
     Türk Dil Kurumu’nun yayınladığı “Türkçe Sözlük”te, “Ağıt” şu anlama geliyor:
     “Ölen bir kimsenin gençliğini, güzelliğini, iyiliklerini, değerlerini, arkada bıraktıklarının acılarını veya büyük felaketlerin acılı etkilerini dile getiren söz veya okunun ezgi, yazılan yazı, sağu, mersiye.”
    Melek Hanım’ın yaktığı ağıta konu olan olaylar nelerdir?
   Birinci Dünya savaşı döneminde, Osmanlı İmparatorluğu’nda Türkler kıtlık, açlık ve yoksulluktan kırılırken, hem iç hem de dış düşmana karşı dört bir yanda savaş yapıyordu. Türkler, bu savaş sırasında ayrıca ihanetlerle karşılaşmıştı. 
Ermeniler’le ilgili ilk anlatımı babaannem, dedem ile ayrıca, İspir’de ve Erzurum’da Birinci Dünya Savaşı sırasında yaşadıkları olayları anlatan tanıdıklardı.
   Babası adliyede bir devlet memuru olan babaannem Zürriyet’in çocukluğu Erzurum’un merkezinde geçmiş. Babaannemin babası Mehmet Bey, ataması yapılınca ailece İspir’e gelmiş.
     Nenem Zürriyet, Ermeniler’in Türklere yönelik yaptığı zulümleri anlatırken gözleri dolardı.
    Ermeni cinayet şebekelerinin ve katillerinin yaptıkları vahşetler, kin duymamız, beslememiz için anlatılmazdı. Sadece olaylar anlatılırdı, o kadar.
      Kanal 6 Televizyonunda, 7 Ekim 2000 Cumartesi günü gecesi yayınlanan,  “Ceviz Kabuğu” programına katılan Celal Bayar Üniversitesi Tarih Bölümü Başkanı Mehmet Çelik, “ermenilerin Türklere yönelik kinlerini anlatan 26 bin kitap yazmış olduklarını” açıkladı.        
     Ermenilerle ikinci anım 1973 sonrası yurtdışındaki Türk elçilerine yönelik saldırılardı.
     Üçüncü anım, Marmara Üniversitesi Eğitim Fakültesi Fransızca Eğitim Bölümü’nde bölümünde öğrenci iken benden bir üst sınıfta öğrenci olan bir öğrenci ile tanışmış, arkadaş olmuştum. Kadıköy-Hasanpaşa’da tek başıma kaldığım kiralık bir evim vardı. Arkadaşlarımla bu evde bir araya gelir sohbet eder, şarap içerdik. Ermeni arkadaşımda evin müdavimlerindendi. Çok iyi arkadaştık. Bu arkadaşımın ismi, “Azad” idi. Soy ismini hatırlamıyorum. Arkadaşlığımız, Azad’ın okulu bitirmesine kadar devam etti. Fransa’ya ağabeyisinin yanına gideceğini söylüyordu. Ne yaptı bilmiyorum.  
     Öğrenciliğim döneminde çok kısa bir sürede olsa, bir müzik aracını çalabilmek için gayret içindeydim. İlk önce bir bağlama aldım. Kurslarına gittim. Arkadaşlar yardımcı oldu. Fakat, ekonomik ve zaman nedeniyle kısa sürdü bu öğrenme işi. Bağlamayı bir arkadaşım istedi ona verdim. Aradan bir süre geçti. Azad, gitar öğretebileceğini söyledi ve gitarını getirdi. En çok iki kere gitar dersi vermeye çalıştı. Sonra okulu bitti. Birbirimizden koptuk. Ondan sonra da bana verdiği gitarı elime almadım. Aradan en az onbeş sene geçti.   Bana verdiği gitarı, üç yaşındaki oğlum, ara sıra eline alıp, çalmak istediği için tellerinden bir çoğu kopmuş olarak halen evde durmaktadır. Sevgili dostum Azad’ı halen özlüyorum.
    Bu dönem, Kapalıçarşı’da iş yapan ve değişik sosyal faaliyetler içinde iken tanıştığım ermeni arkadaşlarım oldu. Diğer kişilerle nasıl arkadaşlık kurduysam onlarla da aynı duygular içinde arkadaşlığım devam etti. 
  Ermenilerle ilgili dördüncü anım Ermenistan’ın Azerbeycan Karabağı’nda Azerbeycan Türklerine yönelik katliam ve soykırımdı. Ermenistan, halen Azerbaycan topraklarından yüzde yirmibeşini işgal altında tutmaktadır. Ve son olarak, Fransa ile ABD’nin Türkiye’ye yönelik “ermeni soykırımı” tasarıları ile oldu.
    Ermenilerin iddialarını çürüttüğü ve doğru olmadığını söylediği için Amerikalı tarihçi ve Princeton Üniversitesi öğretim üyesi Bernard Lewis, 17 Mayıs 1995’de, Paris 1. Asliye Mahkemesi’nde yargılanmaya başlanmış ve 21 Haziran 1995’de mahkum edilmişti.  Bu karar ve yargılama, bilim ve düşünce özgürlüğü açısından yüz kızartıcı bir durum olduğu gibi hukuk açısından da tam bir rezalettir.
    Profesör Stanford J. Shaw ile eşi Ezel Kural Shaw, ermeni cinayet şebekeleri tarafından ölümle tehdit edildi, Los Angeles Üniversitesi’nde ders vermesi engellendi, evlerine baskın düzenlendi, evrakları çalındı, bomba atıldı. Prof. Stanford Shaw ile Prof. Ezel Kural Shaw’un bilimsel çalışma özgürlüğü engellendiği gibi ayrıca ölümle tehdit edilmişlerdir.    
    1985 yılında, Osmanlı ve Türk tarihi araştırmacısı 69 bilim adamı, New York Times ile Washington Post gazetelerinde, yayınladıkları bildiride, ermeni iddialarının yanlış olduğunu, açıklamışlardı.  
    Yaklaşık yüz sene önce toplumların yaşadığı olayları gündeme getirildiğinde sadece bir toplumun tarihini değil diğer toplumların tarihini de gündeme getirmek gerekir. Böylece parçalar bütünleştirilerek görülürse her şey daha iyi anlaşılır.
     Önemli olan, bundan sonra barış içinde bir arada yaşamanın ortamına hizmet etmektir. Yüz sene önceki olayları gündeme getirerek “yara kaşımaya  çalışma” hiç kimseye bir fayda getirmez. 
    Örneğin ABD’nin “Kızılderililer” ile “siyah derili” insanlara uyguladığı soykırım dünya tarihin bir parçasıdır. Ayrıca, çok yakın Vietnam örneği var belleklerimizde.
      Fransa’nın diğer uluslara yaptığını bir tarafa bıraksak bile en yakın dönemde Cezayir’de 1,5 milyon Cezayirliyi katletme olayı dünya tarihinin bir diğer parçasıdır.
  Almanya, İngiltere, Rusya ve Yunanistan’ın yaptıklarını konuyla ilgisi olmadığı şimdilik yazmıyorum. Gereği olursa onlarda yazılır.
    İngiliz tarihçi Andrew Mango, 25 Eylül 2000 Pazartesi günü, Washington’da yaptığı açıklamada, “Girit’e, Yunanistan’a Bosna’ya soykırım diyen yok” diyerek, yapılan yanlışlığı dile getirmiştir.   
      Ermeniler, Osmanlı döneminde devletin en üst düzeyinde görev almışlar, 29 paşa, 22 bakan, 33 milletvekili, 7 büyükelçi, 11 başkonsolos ve konsolos, 11 üniversite öğretim üyesi ve 41 yüksek rütbeli memur olmuşlardır.
     Hem ekonomik ve hem de yönetimsel açıdan Osmanlı devleti içinde önemli yerlerde olan Ermeni vatandaşlar, Osmanlı Devletinde özellikle Maliye ve Dışişlerinde egemendiler. Birçok yerde ermeni vatandaşlar, kaymakamlık yapıyordu. Osmanlı devleti içinde Ermeni vatandaşlar, ekonomiden ve yönetimden en çok pay alan kişilerdi.
     70 bini aşkın nüfuslarıyla, Türkiye Cumhuriyetinde ise vatandaşlık haklarından aynen yararlandıkları gibi ayrıca, 33 kiliseye, 30 okula, 17 hayır ve kültür derneğine, bir çok hastahaneye, 3 günlük gazeteye, çeşitli dergilere ve Taksim ve Şişli adında iki spor kulübüne sahiptirler.
     Ayrıca, günümüzde Ermenistan’dan Türkiye’ye gelip çalışan ve Ermenistan’a para gönderen en az otuz bin ermeni var.    
   Türk toplumu suskun kaldıkça, hoş görülü olunca, barış içinde bir arada yaşama düşünceleriyle iyi niyetle davranıp, hareket ettikçe diğer topluluklar, inadına kin ve nefret tohumlarını artırarak, bunu besleyerek sürekli saldırı yapmaktadırlar. Türk toplumunun bu olaylara karşı tepkisiz ve suskun kalmasının bir nedeni onun geleneksel insancıl değerlerinden kaynaklanmaktadır.
       Birinci Dünya Savaşı sırasında ermeni cinayet şebekelerinin ve katillerinin yaptığı bütün vahşetlerine, soykırımlarına ve ihanetlerine rağmen, Türkler, savaştan sonra ermenilere her türlü yardımı yapmışlardır.
   Alman General Schellendorf Von Bronsart, bunu şöyle belirtmektedir, “Türkler, kendilerine dokunulmadığı takdirde, başka dinlerden olanlara karşı, dünyanın en hoş görülü insanlarıdır.”
     Bazı yazarlar, “toplumun tepkisiz olduğu, bir çok olaya boyun eğdiği” yönünde vurgulamalar yapar.  Hatta Aziz Nesin, toplumun bu tepkisizliğine karşı tepkisini, “Toplumun yüzde altmışı aptaldır” diye bir laf ederek dile getirdiği zaman olaylar olmuştu.    
     Osmanlı-Türk İmparatorluğu, özellikle XVI. yüzyıldan itibaren çöküş dönemine girdikten sonra hem dışarda hem içerde son gününe kadar süren bir sıcak savaşın içinde olmuştur.
     Adı üstünde, “Osmanlı-Türk İmparatorluğu.” Üç kıtada, egemenliğini sürdürdüğü dönemde Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde çeşitli etnik toplulukları, dinsel inançları yaşayışları barındırmaktadır.
   Yusuf Hikmet Bayur’un “Ermeni Meselesi” adlı kitabında, “Türklerle ermenilerin bir ırktan, Orta Asya brakisefallerinden ve Türk ırkının bir kolu olduğundan” bahseder. Bayur, “bu ırk birliğine rağmen”, ermeni meselesinin, “din başkalığı, tarihin gelişmesi, bazı yabancı devletlerin bu durumu ustaca sömürmeye koyulmaları, Osmanlı idaresinin bazı yönlerde bir Ortaçağ idaresi durumunda kalmış  olması ve her iki yanın ileri gelenlerinin yetersizik ve anlayışsızlığı XIX. yüzyılın son ve XX. yüzyılın başlarında Türk ve Ermeni ulusları arasında aşılamaz gibi görünen bir uçurum kazanmıştır” diye belirtir. (Sayfa: 33,34).
   Osmanlı Devleti’nde Türkler kıtlık, açlık ve yoksulluktan kırılırken, hem iç hem de dış düşmana karşı dört bir yanda savaş yapıyordu. Türkler, bu savaş sırasında ayrıca ihanetlerle karşılaşmıştı.
   Osmanlı-Türk İmparatorluğu paylaşılıp, dağılınca Ermenistan, Irak, Suriye, Ürdün, Yunanistan, Bulgaristan gibi bir çok devletler ortaya çıktı. Ermenistan’ı ilk tanıyan ülkede Türkiye’dir.  
    Osmanlı İmparatorluğu’nda hem iç hem de dış düşmanla on yıllardır süren savaşlar yaşanırken Ermeni cinayet şebekelerinin ve katillerin en az bir milyon Türk’ü katlettiği cinayetlerden, soykırımdan, vahşetlerden bazıları şöyledir:
    1- Yakaladıkları Türkleri Süngü ile parçalamışlardır, 2- Balta ile parçalamışlardır, 3- Yakaladıkları Türkleri demir ve sopalarla döverek öldürmüşlerdir, 4- Öldürdükleri Türkleri köpeklere yedirmişlerdir, 5- Öldürdüğü Türklerin cesetlerinin üzerine gazyağı döküp yakmışlardır, 6- Samanlığa doldurdukları Türkleri diri diri yakmışlardır, 7- Camilere doldurdukları Türkleri diri diri yakmışlardır, 8- Türkleri evlere doldurup diri diri yakmışlardır, 9- Kadın ve kızların ırzına geçmişlerdir, 10- Öldürdükleri Türklerin kafalarını kesip, kazıklara geçirip sokaklarda dolaşmışlardır,11- Türklerin ev ve iş yerleri ile resmi daireleri yağmalayarak hırsızlık yapmışlardır, 12- Altın dişleri söküp alarak çapulculuk yapmışlardır, 13- Kadınları çırılçıplak soyduktan sonra ilk önce tecavüz edip, sonra öldürmüşlerdir, 14- Kadınları kazığa oturtarak öldürmüşlerdir, 15- Kadınların göğüsleri yarılarak, kadınlık organlarına süngü sokarak öldürmüşlerdir, 16- Çocukları süngüleyerek öldürmüşlerdir, 17- Hamile kadınların doğacak çocuğunun cinsiyeti üzerine bahis oynadıktan sonra süngüyle, kadınının karnı yarılarak cenine bakılması, 18- Çocukları kuzu gibi kızartıp süngü ile direğe asmışlardır, 19- Çocukları tandıra atıp kızarttıktan sonra annesine zorla yedirmeye kalkmışlardır, 20- Çocukları çengellere atıp öldürmüşlerdir, 21- Çocukları kuyulara atıp yakmışlardır, 22- Erkek çocukları çırıl çıplak soyduktan sonra erkeklik organını kesmişlerdir, 23- Erkek kadın bazı Türkleri ellerinden kapılara çivilemişlerdir, 24- Erkek kadın bazı Türklerin burunlarını, kulaklarını ve çenelerini kesmişlerdir, 25- Bazı genç kızları çırıl çıplak soyduktan sonra “Haydi, namaz kılın” diyerek alay etmişler, sonra da ırzlarına geçtikten sonra öldürmüşlerdir,  26- Tren vagonlarına doldurdukları Türkleri, birkaç hafta şuraya buraya göndererek vagonlarda açlık, susuzluk, havasızlık ve hastalıktan öldürmüşlerdir, 27- Ev, kahvehane ve resmi daireleri bombalayarak kitselel katliam yapmışlardır, 28- Camiden çıkan silahsız müslüman Türklere silahlı ve bombalı saldırılarda bulunarak kitlesel katliam yapmışlardır, 29- İhtiyar, hamile kadın, çocuk, asker, sivil ellerine geçirdikleri Türkleri hunharca katletmişlerdir, 30- Köyleri, evleri, tarlaları ateşe vererek yakmışlardır, 31- Mal ve hayvanları öldürerek zarar vermişlerdir,  32- Ele geçirdikleri gıda maddeleri, hayvanları, ziynet eşyalarını yağmalayıp hırsızlık yapmışlardır,  33- İple boğarak öldürmüşlerdir, 34-Asmak suretiyle katletmişlerdir, 35- Yakaladıkları ve ele geçirdikleri Türklerin gözlerini oydular, 36- Kadınları kazığa oturtarak feci şekilde can vererek ölümlerine yolaçmışlardır, 37- Başlarını taşla ezmek sueretiyle katletmişlerdir, 38- Ellerini karınlarına sokularak öldürmüşlerdir, 39- Tenasül uzuvları ağızlarına bırakılmış şekilde öldürmüşlerdir, 40- Yedi yaşındaki Fatma ve dokuz yaşındaki Gülnaz adlarındaki iki kız çocuğu ön ve arkalarından tecavüz etmişlerdir, 41- Suda boğmak suretiyle öldürmüşlerdir, 42- Yakaladıkları Türkleri tezek yığınları içine atarak yakmışlardır, 43- Tandıra atarak yakmışlardır, 44- Erkek çocuklarına tecavüz etmişlerdir, 45- Bazı kadınlara tecavüz ettikten sonra tenasül uzvuna odun sokarak öldürmüşlerdir, 46- Bazı din adamlarının sakalları pisletildikten sonra sonra vücutları parça parça doğranarak öldürülmüşlerdir, 47- Esir aldıkları Türkleri yalınayak ve çıplak yürüterek donarak öldürmüşlerdir, 48- Kurşuna dizerek toplu katliam yapmışlardır, 49- Yakaladıkları Türklerin başlarını tüfek dipçikleriyle ve çizmelerle çiğnemek suretiyle öldürmüşlerdir, 50- Esir aldıkları Türklerin derilerini yüzdüler, 51- Ermeni cinayet şebekeleri ateşte kızdırdıkları tüfeklerinin kasaturaları ile Türklerin vücutlarını dağladılar, 52- Esir aldıkları Türklere zehirli ekmek ve yemek vererek feci şekilde ölmelerine neden oldular, 53- Genç kadınların memelerini keserek asmışlardır, 54- Annesi yaralı bir çocuğun ağzına, annesinin kesilmiş memesini vererek emzirtmişlerdir, 55- Koyan boğazlar gibi insanları kesmişlerdir, 56- Yeni doğmuş çocukları havaya fırlattıktan sonra altına süngü tutarak feci şekilde öldürmüşlerdir, 57- Kol ve ayak keserek sakat bırakmışlardır.        
    Ermeni cinayet şebekeleri ve katilleri, kendilerine destek ve yardımcı olan İngiliz, Fransız, İtalyan, Rus işgalci güçlerle işbirliği halinde özellikle Ankara, İstanbul, Adana, Erzurum, Bitlis, Van, Hakkari, Diyarbakır, İzmit, Kars, Kayseri, Kahraman Maraş, Şanlı Urfa, Trabzon, Sivas, Yozgat, Çorum, Amasya, Giresun, Gümüşhane, Elazığ, Erzincan, Muş, Samsun gibi iller ile bu illere bağlı ilçe, nahiye ve köylerinde Türklere yönelik soykırım yapmışlardır. Ermeni cinayet şebekeleri, öyle vahşice hareket etmişlerdir ki, bazı köy ve nahiye ahalisini toptan yoketmişler, tam bir soykırım yapmışlardır.  
    Erzurum, Van ve Kars’ta ermeni cinayet şebekelerinin Türklere yaptıkları soykırıma ait toplu mezarlardan bir kaçı  ortaya çıkartılmıştır.
    24 Kasım 1985 tarihli Fransız Le Petit Journal Dergisi, ressamların çizdiği resimlerin de yeraldığı haberi, “Ermeni çeteciler Türkleri nasıl boğazladı” diye dünyaya duyurmuştu.  
    Van’da ne kadar Türk varsa Ermeniler tarafından soykırıma uğradı. ABD’de yayınlanan Ermeni gazetesi Goçnak, 24 Mayıs 1915 tarihli sayısında, “Van’da yalnızca bin 500 Türk’ün kaldığını” övünerek açıklar.  
     Türk devlet adamlarına, diplomatlarına ve vatandaşlarına Ermeni cinayet şebekeleri ve caniler tarafından girişilen saldırılardan bazıları:
    Ermeni cinayet şebekeleri, Osmanlı Padişahı Sultan İkinci Abdülhamid’e 21 Temmuz 1905 Cuma günü, bombalı suikast düzenler.
   Ermeni cinayet şebekelerinin bir arabanın içine yerleştirdikleri 120 kilo patlayıcı, Sultan İkinci Abdülhamid, Yıldız Camii’nde kıldığı Cuma namazından sonra, infilak eder.
   Sultan İkinci Abdülhamid’in Başmabeyincisi Kara Tahsin Paşa, hatıralarında olayı şöyle anlatmıştır:
     “21 Temmuz 1905 Cuma günü, öğle vaktini müteakip, cehennemi makine patladı. En büyük çaptaki topların çıkardığı tarrakadan daha gürültülü, akisli ses çıkaran ve hava titreşimleri meydana getirerek en uzak semtlerden dahi duyulan bu patlama, padişahı ve orada bulunan binlerce kişiyi dehşete düşürdü.
     Hünkar, camii şeriften çıkıp, saraya dönmek için arabasına binmek üzere, binek taşına giden merdivenlere doğru ilerlerken, karşısına çıkan Şeyhülislam Cemalettin Efendi ile birkaç kelimelik sohbet için durakladı. Askeri birlikler selam vaziyeti almış, teşrifat adeti usulüne göre, sağda ve solda bendegah, askeri rical ve yaverler sıralanmışlardı.
   Saatli bombanın kuruluşunda, bu duraklama hesapta yoktu. Hünkar, patlamanın şidetli sarsıntısından ve havada uçuşan parçalardan önemli ve tehlikeli bir hadisenin meydana geldiğini anlamıştı. Hiç korku ve telaş eseri göstermedi.”
     Sultan İkinci Abdülhamid’i Şeyhülislam Cemalettin Efendi ile birkaç kelime konuşma yapmak üzere duraklaması kurtarmıştır.
     Patlama sonunda, 26 kişi ölmüş, 58 kişi yaralanmış, bomba, yerde 70 santimlik bir çukur açmıştır.
     Bombalı suikasti düzenleyenlerden bir kısmı yakalandı ve yargılandı. Suikasti düzenleyenlerden Singer şirketinde memur olarak çalışan Charles-Edouard Joris adlı Belçika vatandaşı vardı.
   Boğazlıyan eski Kaymakamı Mehmet Kemal Bey, İngiliz işgali altındaki İstanbul’un Beyazıt Meydanında, ingiliz-ermeni işbirliği sonucu, 10 Nisan 1919 Nisan Perşembe günü, idam edilir. Mehmet Kemal Bey, asılmadan önce, “Ecnebi devletlere yaranmak için beni asıyorlar. Eğer adalet buna diyorlarsa kahrolsun böyle adalet. Yaşasın millet” diye bağırır.
     Boğazlıyan eski Kaymakamı Mehmet Kemal Bey’in cenaze töreni, öğrencilerin de yeraldığı onbinlerce kişinin katılımıyla, 11 Nisan 1919 Cuma günü, Kadıköy’de yapılır. Mehmet Kemal Bey’in mezarı başında konuşma yapan bir Tıbbıye öğrencisi, “İngilizleri Odesa’dan attılar. Haydin biz de İstanbul’dan kovalım. Ne bekliyoruz. İngilizi atmak borcumuzdur. Felaketimizi hazırlayan İngiliz’i yok etmek zorundayız.”, der.
      Bayburt eski Kaymakamı, Urfa Valisi Nusret Bey, ingiliz-ermeni işbirliği sonucu, 5 Ağustos 1920 Perşembe günü, Beyazıt  meydanında idam edilir.              
     İçişleri Bakanlığı ve Başbakanlık yapmıştı olan İttihad ve Terakki’nin liderlerinden Talat Paşa, Berlin’de 15 Mart 1921 Salı günü, oturduğu apartmanın yakınlarında Hardenberg Caddesinde yürürken Sogomon Tehliryan adlı ermeni katil tarafından silahla vurularak öldürüldü. Ermeni katil yakalandı fakat Şarlottenburg Mahkemesince serbest bırakıldı. Arjantin’e giden ermeni katil, 1960’da eceliyle geberdi.
      Başbakanlık ve İçişleri Bakanlığı yapmış olan Sait Halim Paşa, ermeni katiller tarafından 6 Aralık 1921 Salı günü (Bazı kaynaklar ölüm tarihini 7 Aralık 1921 olarak veriyor), Roma’da katledilir. Türkiye’ye getirilen cesedi, Sultan Mahmud Türbesi bahçesine gömülür.
     İttihad ve Terakki’nin liderlerinden Bahriye Bakanlığı ve 4. Ordu Komutanlığı yapmış Cemal Paşa ile iki yaveri jandarma teğmeni Süreyya Bey ve bahriye binbaşısı Nusret Bey, Karakin Layayan ve Sergo Vartanyan adlı iki Ermeni katil tarafından 21 Temmuz 1922 Cuma günü akşamı, Tiflis’te silahlı saldırı sonucu katledilir.
   Cemal Paşa’nın cenazesi trenle Türkiye’ye getirilir ve Erzurum’a götürülüp Kars Kapısı dışındaki şehitliğe defnedilir. 
     Adli Tıp Profesörü, Şurayı Ümmet gazetesini çıkarmış olan İttihad ve Terakki’nin liderlerinden Tabip Bahaettin Şakir Bey ile Hukuk Mektebi müdürlüğü, Trabzon, Bursa ve Konya valiliği, Çorum ve Preveze mebusluğu yapmış olan Azmi Bey (Mehmet Cemal), ermeni katiller tarafından,  17 Nisan 1922 Pazartesi günü, Berlin’de katledildi. 
     Talat, Cemal ve Sait Halim Paşa’yı öldüren ermeni katiller, Türkiye düşmanı ermeni çevreleri tarafından kahraman olarak tanıtıldı.
   1973’den 1994 yılına kadar, ermeni cinayet şebekeleri tarafından 21 ülkenin 38 kentinde, değişik türde 110 saldırı olayı oldu. 110 saldırıdan 39’u silahlı, 70’i bombalı, 1’i işgal şeklinde  idi. Bu saldırılarda 48 diplomat ve Türk vatandaşı ile 4 yabancı öldürüldü. 127 Türk ve 66 yabancı uyruklu yaralandı.
    ABD’de Los Angeles Başkonsolosu Mehmet Baydar ile Konsolos Bahadır Demir, 27 Ocak 1973’te ABD’nin Santa Barbara kentinde 77 yaşındaki Mıgırdıç Yanıkyan adlı ermeni katil tarafından katledildi.
     Avusturya’nın başkenti Viyan’da Türkiye’nin Viyana Büyükelçisi Danış Tunalıgil, 22 Ekim 1975 günü, büyükelçiliği basan üç ermeni katil tarafından şehit edildi.
    Fransa’nın başkenti Paris’de Türkiye’nin Paris Büyükelçisi İsmail Erez ile şoförü Talip yener, 24 Ekim 1975 günü, ermeni cinayet şebekeleri tarafından büyükelçilik yakınında makam otobiline ateş açılması sonucu katledildiler.
      Beyrut’ta Türkiye Büyükelçiliği Baş katibi Oktar Cirit, Hamra Caddesinde, 16 Şubat 1976’da, ermeni cinayet şebekeleri tarafından katledildi.
    İtalya’nın başkenti Roma’da Vatikan Büyükelçisi Taha Carım, 9 Haziran 1977’de, ermeni cinayet şebekeleri tarafından silahlı saldırı sonucu öldürüldü.
     İspanya’nın başkenti Madrid’de Türkiye’nin Madrid Büyükelçisi Zeki Kuneralp’in arabasına üç ermeni katil tarafından, 2 Haziran 1978 günü, ateş açıldı. Büyükelçi’nin eşi Necla Kuneralp ile emekli Büyükelçi Beşir Balcıoğlu öldürüldüler. İspanyol şoför Antonio Torres de saldırı sonucu öldü.
    Hollanda’nın Lahey’de Deft Teknik Üniversitesi doktora öğrencisi ve Türkiye’nin Lahey Büyükelçisi Özdemir Benler’in oğlu Ahmet Benler, 12 Ekim 1979 günü, ermeni cinayet şebekelerinin saldırısı sonucu öldürüldü.
    Fransa’nın başkenti Paris’te Türkiye Büyükelçiliği Turizm Müşaviri Yılmaz Çolpan, Champ Elyees’de, 22 Aralık 1979 günü, ermeni cinayet şebekeleri tarafından öldürüldü.
     Yunanistan’ın başkenti Atina’da Türkiye Büyükelçiliği İdari Ateşesi Galip Özmen’in otomobiline ermeni katil tarafından, 31 Temmuz 1980 günü, ateş açıldı. Galip Özmen ile 14 yaşındaki kızı Neslihan Özmen öldü, eşi Sevil Özmen ile 16 yaşındaki oğlu Kaan Özmen yaralandı.
   Avusturalya’nın başkenti Sidney’de Türkiye’nin Başkonsolosu Şarık Arıyak ile koruma görevlisi Engin Sever, 17 Aralık 1980 günü, iki ermeni katil tarafından silahla katledildi.
   Fransa’nın başkenti Paris’te Türkiye Büyükelçiliği Çalışma Müşaviri Reşat Moralı, din görevlisi Tecelli Arı ve Anadolu Bankası temsilcisi İlkay Karakoç, 4 Mart 1981 günü, ermeni cinayet şebekesine bağlı iki ermeni katil tarafından, silahlı saldırıya uğradı. Reşat Moralı ile Tecelli Arı öldü, İlkay Karakoç yaralandı.
   İsviçre’nin Cenevre kentinde, Cenevre Türkiye Başkonsolosluğui sekreteri Mehmet Savaş Yergüz, ermeni bir katil tarafından, 9 Haziran 1981 günü, katledildi.
   Fransa’nın başkenti Paris’te Türkiye Başkonsolosluğu, 24 Eylül 1981 günü, öğle saatlerinde ermeni cinayet şebekelerine bağlı dört ermeni katil tarafından işgal edildi. İşgal sırasında ermeni katillerin açtığı ateş sonucu Başkonsolos Kaya İnal ile koruma görevlisi Cemal Özen, ağır yaralandı. İnal ile Özen’in hastahaneye kaldırılmasına izin vermeyen ermeni katiller, üç gün önce bir çocuğu olmuş olan Özen’in ölmesine neden oldular.
    Cemal Özen’i öldüren ermeni katil Kevork Güzelyan, 15 Ekim 2000 Pazar tarihli Hürriyet gazetesinde yayınlanan haberde, Ermenistan’ın başkenti Erivan’da yaşayan ermeni katilin anlatımına göre, “Eylemlerinden ötürü pişmanlık duymamış, daha sonra, Azerbaycan’ın Karabağ bölgesinde binbaşı rütbesiyle Azerbaycan Türklerine karşı dört yıl savaşmış, şimdi ise Ermenistan’la ticaret yapan Türk iş adamlarının ödenmeyen çek-senetlerinin tahsil edilmesi işleriyle uğraşıyormuş.” 
    İsviçre’nin Bern kentinde, Türkiye’nin Bern Büyükelçisi Doğan Türkmen’e 24 Ocak 1982 günü, ermeni cinayet şebekeleri tarafından suikast düzenlendi.
   ABD’de Los Angeles Başkonsolosu Kemal Arıkan, 28 Ocak 1982 günü, ermeni cinayet şebekelerine bağlı iki ermeni katil tarafından silahlı saldırı sonucu şehit edildi.
    Kanada’nın Ottowa kentinde, Ottowa Türkiye Büyükelçiliği Ticaret Ataşesi Kani Güngör, 8 Nisan 1982 günü, üç ermeni terörist tarafından silahlı saldırı sonucu ağır yaralanır.
     ABD’nin Boston kentinde, Türkiye’nin Boston Fahri Başkonsolosu Orhan Gündüz, 4 Mayıs 1982 günü, ermeni bir katilin silahlı saldırı sonucu öldürülür.
    Portekiz’in başkenti Lizbon’da Türkiye Büyükelçiliği İdari Ataşesi Erkut Akbay ve eşi Nadide Akbay, 7 Haziran 1982 Pazartesi günü, evlerinin önünde bir ermeni katilin silahlı saldırı sonucu şehit edildi.        
     Hollanda’nın Rotterdam kentinde, Türkiye’nin Rotterdam Başkonsolusu Kemalettin Demirer, 21 Temmuz 1982 günü, ermeni katillerin silahlı saldırısına uğradı. Demirer, yara almadan kurtuldu.  
    7 Ağustos 1982 günü, ermeni cinayet şebekelerine bağlı iki katil, Ankara Esenboğa Havaalanı’nı bastı, salonda bulunan yolculara ateş açıp, el bombası attı. 6 Türk ile 3 yabancı uyruklu kişi öldü. 82 kişi yaralandı.
     Kanada’nın Ottowa kentinde, Türkiye’nin Ottowa Büyükelçiliği Askeri Ateşesi Hava Kurmay Albay Atilla Altıkat, ermeni cinayet şebekeleri tarafından, 27 Ağustos 1982 günü, yapılan silahlı saldırı sonucu öldürüldü.
      Bulgaristan’ın Burgaz kentinde Başkonsolosluk İdari Ataşesi Bora Süelkan, evinin girişinde, 9 Eylül 1982 günü, ermeni cinayet şebekeleri tarafından yapılan silahlı saldırı sonucu öldürüldü.
     Portekiz’in başkenti Lizbon’da Türkiye’nin idari ateşesi Erkut Akbay ile eşi Nadide Akbay, 8 Ocak 1993 günü, ermeni katillerin silahlı saldırısı sonunda şehit oldular.   
    Yugoslavya’nın Belgrad kentinde, Türkiye’nin Belgrad Büyükelçisi Galip Balkar, Yugoslavya Dışişleri Bakanlığı’na giderken iki ermeni katil tarafından, 9 Mart 1983 günü, silahlı saldırıya uğradı. Büyükelçi Balkar ile bir Yugoslav öğrenci öldü, makam şoförü Necati Kaya, göğsünden yaralandı.
     Ermeni katil Mıgırdıç Madaryan, 15 Haziran 1983 günü, İstanbul’da Kapalıçarşı’da halkın üzerine otomatik silahla ateş açıp, el bombası attı. Yusuf Alper ile Murat Alptekin, öldü, 21 kişi yaralandı.
    Belçikanın Brüksel kentinde, Türkiye’nin Brüksel Büyükelçiliği İdari Ataşesi Dursun Aksoy, iki ermeni katil tarafından, evinin yakınlarında, 14 Temmuz 1983 günü, silahlı saldırı sonucu şehit edildi.
    Fransa’nın başkenti Paris’te Türk Hava Yollarının Orly Havaalanı’ndaki yolcu ve bagaj işlem bürosu önüne ermeni katiller tarafından bırakılan bir valiz içindeki patlayıcı maddelerin, 15 Temmuz 1983 günü, patlaması sonucu ikisi Türk, dördü Fransız, biri Amerikalı ve biri de İsveçli sekiz kişi öldü. Olayda 28’i Türk, 60 kişi yaralandı. 
    Portekiz’in başkenti Lizbon’da, Türkiye’nin Lizbon Büyükelçilik binasını ermeni cinayet şebekesi ve katilleri, 27 Temmuz 1983 günü, işgal etti. Büyükelçilik müsteşarı Yurtsev Mıhçıoğlu’nun eşi Cahide Mıhçıoğlu, şehit edildi. Yurtsev Mıhçıoğlu ve oğlu Atasay Mıhçıoğlu, yaralandılar.
   Ermeni katiller, 28 Mart 1984 günü, İran’ın başkenti Tahran’da Türkiye’nin Tahran Büyükelçiliğine silahlı saldırıda bulundu. Askeri ateşe yardımcısı İsmail Pamukçu ile Baş Katip Servet Öktem, yaralandı.
      Ermeni cinayet şebekeleri ve katiller, 15 Nisan 1984 günü, Tahran’daki İdari Ateşe İbrahim Özdemirci’ye silahlı saldırıda bulundular.
    Avusturya’nın başkenti Viyana’da Türkiye’nin Viyana Büyükelçiliği Çalışma Müşaviri sosyal Yardımcısı Erdoğan Özen, ermeni cinayet şebekeleri tarafından otomobiline konmuş olan bombanın,  20 Haziran 1984 günü, patlaması sonucu şehit oldu.
    Ermeni cinayet şebekeleri ve katilleri, 19 Kasım 1984 günü, Viyana’daki Birleşmiş Milletler Sosyal Kalkınma ve İnsancıl İşler Merkezi Direktör Yardımcısı Enven Ergun’a silahlı saldırı düzenleyip şehit ettiler.
    Üç silahlı ermeni terörist, 12 Mart 1985 günü, Kanada’nın Ottawa’da Türkiye’nin Ottawa Büyükelçiliğine silahlı saldırıda bulundu. Büyükelçi Coşkun Kırca yaralandı, Kanadalı güvenlik görevlisi öldürüldü.
   Avusturalya’nın Melburn’daki Türkiye Başkonsolosluğuna ermeni cinayet şebekeleri tarafından 23 Kasım 1986 günü, yapılan bombalı saldırı yapıldı.
Yunanistan’ın başkenti Atina’da Türkiye Büyükelçiliğinin servis aracına yol kenarına park etmiş bir otomobilden uzaktan kumandayla bombalı saldırıda bulunuldu. Maslahatgüzar Deniz Bölükbaşı ile İdare Ateşe Nilgün Keçeci yaralandılar. On kadar araç tamamen tahrip oldu.  
    Yunanistan’ın  başkenti Atina’da Türkiye’nin Basın Müşaviri Çetin Görgü, 7 Ekim 1991 günü, cinayet şebekeleri tarafından silahlı saldırı sonucu şehit edildi.
     Macaristan’ın başkenti Budapeşte’de Türkiye’nin Budapeşte Büyükelçisi Bedrettin Tunabaş’ın bindiği araca, 19 Aralık 1991 günü, ermeni cinayet şebekeleri tarafından silahlı saldırı düzenlendi.
   Türkiye’nin Bağdat’taki İdare Ateşesi Çağlar Yücel, 11 Aralık 1993 günü, cinayet şebekeleri tarafından silahlı saldırı sonucu Bağdat’ta şehit edildi. 
   Yunanistan’ın başkenti Atina’da Türkiye Büyükelçiliği Müsteşarı Ömer Haluk Sipahioğlu, cinayet şebekeleri tarafından silahlı saldırı sonucu, 4 Temmuz 1994 günü, şehit edildi.           
    Ermeni katiller ile cinayet şebekelerinin yaptığı cinayet, katliam ve soykırımları ABD’de ve Avrupa’da onaylayan veya onaylamak isteyerek Türkiye’ye karşı kullanmak isteyen çevreler var.     
    Sadece şöyle bir soru aklıma takılıyor? Başka bir ülkenin başbakanı, içişleri bakanı, denizcilik bakanı, 46 tane diplomatı cinayet şebekeleri tarafından silahlı, bombalı saldırılar sonucunda öldürülse o ülkenin devlet yönetimi ve vatandaşlarının tepkisi ne olurdu acaba?
    Emekli Orgeneral Sabri Yirmibeşoğlu, “Askeri ve Siyasi Anılarım” kitabında, şunu söylemektedir: “Gençlere hep şunu söylüyorum, ‘Hiç bir zaman memlekete hizmet ederken, mutlaka bunun karşılığını devlet bana verecek diye düşünmeyin. Sükutu hayale (hayal kırıklığına) uğrarsınız’. Çünkü, bu devlette testiyi kıranlar, daima testiyi taşıyanlardan daha makbul addedilmiştir.” demektedir. (Bakın, sayfa: 329)
    Suçu olsun olmasın, iddialar ve emperyalist güçlere yaranmak amacıyla da olsa Türkler aleyhinde davalar açılmış, bir çok kişi yargılanmış, idam edilmiş, mahkum olmuş veya sürgüne gönderilmiştir.
     Osmanlı arşivleri açılmıyor iddiası yapılıyor. Osmanlı arşivlerinin tasnif edilen bölümleri açık ve isteyen yararlanıyor. Bir çok belge aynen yayınlandı. Arşivlerin açılmadığını söyleyen sahtekarlara şunu sormak lazım: Ermeni arşivleri açık mı acaba?
         Kesinlikle açık değil.
        Cinayet, yağma, katliam ve soykırım amacıyla Ermeni topluluğunu kışkırtan İngiliz, İtalyan, Almanya, Amerika, Rus, Fransız arşivlerine gidin bakın. Oralarda daha çok belge var.
    “Yavuz hırsız ev sahibini bastırır” örneği arsızlaştıkça arsızlaşıyor bazı çevreler. Bu kadar cinayet, vahşet ve soykırımdan sonra birilerinin kalkıp bazı sözde iddialarda bulunması tam anlamıyla yüzsüzlüktür.
      Türkler, yaşadığı bir yığın insanlık dışı olaya rağmen tarihte olsun, günümüzde olsun hiç bir topluluğa kin duymamış, devamlı hoşgörü ve insancıl davranışlar içinde yaklaşmıştır. Yaşadığı o kadar acıya, ihanete rağmen her topluluğa insanca yaklaşım içinde olan Dünyada başka bir milletde yoktur. Bu milleti anlamaları için bazılarına, Nazım Hikmet’in “Türk Köylüsü” şiirini okumalarını öneririm.  
                  Yararlanılan Kaynaklar:
1- Türkçe-İngilizce ve Almanca Web Sitesi: www.ermenisorunu.gen.tr., 2-Eylül, Ekim 2000 tarihli Hürriyet, Milliyet, Sabah, Türkiye, Akşam, Cumhuriyet gazeteleri, 3- Gültekin Ural, Ermeni Dosyası, Kamer Yayınları, İstanbul, 1998, 4- Zeki Sarıhan, Kurtuluş Savaşı Günlüğü, dört cilt, Atatürk Kültür-Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1993, 5-Trandafir G. Djuvara, Türkiye’nin Paylaşılması Hakkında Yüz Profe (1281-1913), Gündoğan Yayınları, Ankara, Şubat 1999, 6- Hüseyin Nazım Paşa, Ermeni Olayları Tarihi, iki cilt, T.C. Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı Yayınları, Ankara, 1994, 7- Osmanlı Belgelerinde Ermeniler (1915-1920), T.C. Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı, Ankara, 1994, 8- Bilal N. Şimşir, Malta Sürgünleri, Bilgi Yayınları, Ankara, ikinci basım, Nisan 1985, 9- İlhan Akbulut, Devlet Terörizmi ve Ülke Bölücülüğü, Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 1998, 10- Yılmaz Altuğ, Terörün Anatomisi, Altın Kitaplar Yayınları, İstanbul, Mart 1995, 11- Georges de Maleville, 1915 Osmanlı-Rus Ermeni Trajedisi, Toplumsal Dönüşüm Yayınları, İstanbul, 12- Orgeneral Sabri Yirmibeşoğlu (E), Askeri ve Siyasi Anılarım, cilt:1, 1928-1965, Kastaş Yayınları, İstanbul,Nisan 1999, 13- Yusuf Hikmet Bayur, Ermeni Meselesi, iki cilt, Cumhuriyet Gazetesi Kitapları, İstanbul,Haziran 1998, 14- Taner Akçam, Ermeni Tabusu Aralanırken-Diyalogdan Başka Bir Çözüm Yolu Var mı?, Su Yayınları, İstanbul, Ağustos 2000, 15- Stanford J. Shaw-Ezel Kural Shaw, Osmanlı İmparatorluğu ve Modern Türkiye, iki cilt, E Yayınları, İstanbul, ikinci baskı, 1994, 16- Mine G. Saulnier, Bernard Lewis Davası-Bir Tarih Yargılanıyor, Milliyet, 3-4 Haziran 1995, 17- Lobi Bilimi Yendi, Milliyet, 10 Ekim 2000, 18- Fransız Katliamı Sorgulanıyor, Cumhuriyet, 6 Haziran 1998, 19- Mustafa Müftüoğlu, Yakın Tarihimizde Siyasi Cinayetler, iki cilt, Yağmur Yayınları, İstanbul, ikinci baskı, 1977, 20- Mahmut İhsan Özgen, Ermeni Terörü ve Arkasında Gizlenen Güç, Tercüman, 3 Temmuz 1981 (1), 21- Emin Pazarcı, Soykırım Yalanı’nın Gerçek Yüzü, Akşam, 26 Eylül 2000 (1), 22- Serdar Uyan, Ermeni Yalanı, Türkiye, 25 Eylül 2000 (1), 23- Ermeniler Prof. Shaw’u Öldürme Kararı Aldılar, Milliyet, 12 Şubat 1982.

Abdülaziz’i Tahttan Eden Hükümet Darbesi

Turhan FEYİZOĞLU
Ocak 2000

Bundan sonra her ay Berfin Dergisi’nde Türkiye’nin toplumsal mücadeleler tarihini gençlik hareketleri açısından okuyucuya aktarmaya çalışacağım.

Bu gençlik hareketleri, gençlik sorunlarından meydana gelmiş olaylar değildir. Doğrudan toplumun toplumsal sorunlarından kaynaklanan ve içlerinde gençlerin de bulunduğu olaylardır.
Aktaracağım her olay, kronolojik bir sıralamaya göre değil, elde olan bilgi ve belgelere göre sıralanacaktır. 

İlk olarak, halen tartışılan ve bazı kesimlerin “Avrupa’nın bir parçası olmak” amacıyla yaptığı girişimlerdir. Yani, “Türkiye’nin Batılılaşma” adı altında emperyalist devletlerin güdümüne sokma çabasıdır.

Üç kıtadaki sınırları içinde çeşitli topluluk ile milletleri yaklaşık yediyüz yıl barındırmış, “Yelkenleri atlastan”, kendisini hiç bir ülke ile eş değer görmeyen  bir devlet olan Osmanlı İmparatorluğu, askeri, mali ve siyasi sorunlara girdikten itibaren küçümsediği Batı’ya gitmek zorunda kalmış, devletin yönünü bu yöne çevirmek için çaba göstermiştir.
Hatta ilk kez bir Osmanlı Sultanı, Avrupa ülkelerine seyahete çıkar.

Padişah Abdülaziz, 21 Haziran 1867 Cuma günü, seyahate başlar.  1 Temmuz 1867’de Paris’e giden Sultan Abdülaziz, daha sonra Londra’ya gider.

23 Temmuz 1867’de Londra’dan ayrılan Sultan Abdülaziz, İstanbul’a döner. Avrupa seyahati 47 gün sürmüştür.

1875 sonbaharında ülkenin ekonomik durumu gittikçe zayıflamaktadır. 1875’de Sirbıstan, Ege ve Akdeniz’deki adalarda, Mısır’da, Karadağ, Romanya, Bosna ve Hersek’de isyanlar patlak verir. Mali soruların yanında toprak kayıpları da başlamıştır. Yaşanan her kötü durum toplumsal huzursuzluğu artırır. O dönem yaşanan bir olay bu huzursuzluğu çok güzel yansıtır. “Selanik vakası” olarak adlandırılan olay şöyledir.

Resmi makamlara müslüman olmak istediğini bildiren bir Bulgar kızı, islam kadınları gibi giyinerek trenle Avrathisar adlı beldeden Selanik istasyonuna gelir. Ancak, kızın amacını öğrenen bazı hristiyanlar tarafından telgrafla Selanik’in Amerikan Konsolosluğuna bildirir. Telgrafı alan Amerikan Konsolosu da, istasyon çevresine Rum ve Bulgar’lardan oluşan bir kalabalık yığar. Konsolosun buyruğuyla harekete geçen bu kalabalık, kendisini istasyondan hükümet konağına götürmekle görevli 3 zaptiyenin elinden zorla aldıkları Bulgar kızının feracesiyle, yaşmağını parçalar. 
“İslam” olduğunu haykıran kızın yardımına koşan birkaç müslüman-Türk hırpalanır ve kız da Amerikan konsolosluk arabasıyla Amerikan Konsolosluğuna götürülür.

Ertesi günü, bunu bir onur sorunu sayarak kızın hükümete teslimini istelen yaklaşık onbin müslüman-Türk, “Saatli Cami” adıyla da anılan Selimpaşa Camiisi’nde toplanır.
Öfkeli topluluk, Amerikan Konsolosluğunu basmak amacıyla yola koyulur. Bu olayı engellemeye çalışan Fransız ve Alman konsolosları topluluk tarafından linç edilir. Sonunda işe karışan İngiliz konsolosu, Bulgar kızı, Türk makamlarına teslim eder. Böylece ortalık o gün yatışır.

Ancak, Rus Elçisi General İgnatiev başkanlığında büyük devlet elçileri, Istanbul’da bir toplantı yapar ve karaya asker çıkarmak amacıyla Selanik limanına birer filo gönderir.
Rusya, Avusturya ve Almanya, İngiltere ve Fransa’nında onayını alarak, gerektiğinde Türkiye’ye müdahele etmek amacıyla 31 Ocak 1876’da, bir nota verir.
Başbakan Mahmut Nedim Paşa, Avrupa kamuoyunu yatıştırmak amacıyla Selanik’te düzenlenen gösterilere katılan suçsuz ve günahsız altı kişiyi hemen idam ettirir. Gösterilere katılanların büyük çoğunu şiddetle cezalandırır ve Selanik Valisini görevden alır.

Hükümetin, Bulgar kızını Amerikan konsolosluğundan alması için hiçbirşey yapmaması, ayrıca gösteriye katılanların birçoğunun cezalandırılması nedeniyle gösteriler daha da artar.
Bir taraftan ekonomideki ciddi sorunlar, bir taraftan İmparatorluğun Avrupa bölümündeki illerinin ayrılmak istemeleri, hemen hemen tüm halk kitlelerini sarmış olan hükümetten hoşnutsuzluğu iyice artmasına sebep olur. Halk, Balkanlardaki isyanların, her ne pahasına olursa olsun bastırılmasını, hükümetin Rusya ve Avruya’ya ödün politikasına son vermesini istemektedir.
Istanbul’daki Rus Elçisi General İgnatiyef’in düzen ve denetimi altında, 2 Mayıs 1876’da Bulgarlar, ayaklanır. İsyan kısa sürede Makedonya’ya yayılır.

Serasker Hüseyin Avni paşa, Askeri mektepler Nazırı Süleyman Paşa, Şura-yı Devlet Reisi Redif Paşa, Yeni Osmanlılar cemiyetinin lideri Mithat Paşa ve Şeyhülislam Hayrullah Efendi’den oluşan bir grup, öğrencilerin ve halkın hoşnutsuzluğunu Padişah Abdülaziz’in hal etmeye yönlendirir ve uygulama alanına koyar. 

Avrupa’nın ve Rusya’nın Osmanlı İmparatorluğu’nun içişlerine müdahalelerine tepki duyan öğrenciler, 9 Mayıs 1876 Pazartesi günü, eyleme geçer. Fatih Camii medreselerinde eğitim gören 250 öğrenci, dersleri bırakma kararı alır. Kısa zamanda sayıları 5000’e ulaşan öğrenci, ayrıca, Fatih’te bir miting yapar.

10 Mayıs 1876 günü, gösterilerde bulunan Fatih, Süleymaniye ve Beyazıt medreseleri öğrencileri, Padişahın en büyük oğlu İzzettin Efendi’nin yolunu keser ve “Git babana söyle Başbakan Mahmut Paşa ile Şeyhülislam Hasan Fehmi Efendi’yi görevden uzaklaştırsın”, der. 

O dönemin eğitim kurumları olan Medreselerin yoğun olduğu Fatih semtinde sürekli gösteriler yapılmaktadır.
11 Mayıs 1876 Çarşamba günü, Yıldız Sarayı’na Padişah’ın huzuruna yürüyüşler düzenlenir. 
Başbakan Mahmut Nedim Paşa, kamuoyunun olayları bilmemesi için basına sansür koyar. Fakat, olaylar devam eder.
Talebenin isyanı, YeniOsmanlılar cemiyetinin liderleri Mithat Paşa, Ziya Bey ve bazı medrese hocaları tarafından yönetilmektedir. Hadise, geriden de, ayrıca, bir Mason cemiyetine üye olan Veliahd Murad Efendi tarafından takib edilmektedir. Talebenin silahlandırılması için gereken para Veliahd Şahzade Murad Efendi’nin Grek sarrafı Hristaki’den alınır.
Rus nüfuzunun kırılabilmesi amacıyla 12 Mayıs mitinginden önce öğrencilere 15 bin tüfek ve pistol dağıtıldığı, bu para ile silah dağıtımının İngiliz hükümeti tarafından yapıldığı ileri sürülür.
Öğrencilere ise, “Mahmut Nedim Paşa’nın Başbakanlıkta kalması halinde Rusya askerlerinin İstanbul’a gelecekleri”, hakkında propaganda yapılır.
Fakat, şu bir gerçektir; İstanbul’da bulunan Rus Elçisi İgnatiyef’e yakınlığından ötürü, Başbakan Mahmut Nedim Paşa’ya “Nedimof” adı takılmıştır.
Fatih cıvarında toplanan on bin kadar Fatih, Süleymaniye ve Beyazıt Medreseleri öğrencileri, 12 Mayıs 1876 Perşembe günü, Fatih meydanında toplanır. Yapılan konuşmalarda şunlar dile getirilir:

“Devlet ve memleketin hukuk ve istiklali düşmanlarca çiğnendiği bir zamanda derslerle uğraşmak dine ve ulusal onura uygun değildir. Öğrenim ve bilimsel çalışma ancak huzur ve sükun içinde olabilir.

Böyle fitne ve karışıklık, ayrıca iç ve dış savaşın yaşandığı bir zamandayız. Bundan ötürü, ders okuyamayız. Öğrenciler silahlı bulunmalıdır. Memleketin içinde bulunduğu felaketlere bir çare bulacağız.”

Cağaloğlu’nda bulunan Genelkurmay Başkanlığı ve Başbakanlık önüne giden öğrenciler, “Başbakan’ı istemeyiz”, “Şeyhülislam’ı istemeyiz”, diye bağırmaya başlar.

Talebeler, Başbakanlık ve Genel kurmay Başkanlığı önünden ayrılmaz, geceyi toplu halde geçirir.

13 Mayıs 1876 Cuma günü, sabahleyin, Şeyhülislam azledilir.

Öğrenci isyanı hakkında yeni hükümet, 16 Mayıs 1876 Pazartesi günü, “Bab-ı Valay-i Fetvapenahi” namına aşağıdaki ihtarı gazetelerde neşreder:

“Öğrencilerin içinde şu arada bazı yasadışı hareketler yapıldığı işitilmektedir. Her toplulukta cehalet yüzünden, o topluluğa yakışmayan hareketlere meydan verecek küstah kimselerin olduğu yadsınamaz ise de, talebe sınıfı ülemadan olduğundan diyanet işleri iktizasınca…talebeye bazı ihtar ve tenbihlerde bulunmağa lüzum görüldü. Adab-ı insaniye ve İslamiye dışına çıkmamak lazımdır. Yukarıdaki tenbihler hilafına hareket edenler her halde mesul olacaklardır.”

Bu ihtara rağmen, öğrenciler, 17 Mayıs 1876 Salı günü, Beyazıt ve Fatih meydanlarında gösteri tertip eder. Toplantıda yapılan konuşmalarda tepkilerini şöyle dile getirirler:

“Her taraf da ehli islam hıristiyanların sürekli hakaretlerine ve ezalarına karşı bir şey yapamıyor. Buna sebep olan hükümet yetkililerini ortadan kaldırma, şer’an cümlemize vazife-i zimmettir.”
Bu şekilde nutuklar atan öğrenciler, Cağaloğlu’ndaki Bab-ı Ali’ye doğru yürüyüşe geçer. Amaçları, Başbakanlığı basıp Başbakan’ı Bab-ı Ali önünde asmaktır. Bu galeyan kısa zamanda İstanbul’un her tarafına yayılır.

Talebenin gelişini haber alan Başbakan Mahmut Nedim Paşa, sadrazam mühürünü almak maksadıyla gelen Mabeyinciye, “Beni parçalarlar”, der ve kunduralarını bile giymeğe vakit bulamadan yalınayak olarak kaçar.

Başbakan Mahmut Nedim Paşa’nın kaçtıktan sonra ne yaptığı hakkında iki iddia öne sürülmektedir:

Bir iddia, İran Sefarethanesi’nin alt tarafındaki sokaktan kaçarak yalısına, diğer iddia ise, Başbakanlığın arka kapısından gizlice çıkar ve İran Sefaretine sığınır. 
Netice de, Başbakan Mahmut Nedim Paşa, başbakanlıktan uzaklaştırılır. Gösterilerin asıl maksadı Mithat Paşa’yı başbakanlığa getirmektir. Fakat, Mütercim Rüştü Paşa başbakan  yapılır.
16 Mayıs günü hükümetin yaptığı ihtara cevap olarak, Fatih Medresesi öğrencilerinden yirmi kişinin imza ve mühürünü taşıyan bir açıklama, 20 Mayıs 1876 Cuma günü, gazetelere gönderilir.

Açıklama şöyledir:

“Vakit gazetesinin 241 numaralı nüshasında bizlere hitaben padişahın emriyle hareket eden Şeyhülislam Hazretlerinin ilannamesini gördük.

Ve fakat, şu günlerde, aşağılık bazı kimseler talebemizin kıyafetine girip ötede beride bazı uygunsuz haller vukua getirdikleri ve hatta yapılan gösterilerde o kimselerden bir kaç nefer tutulup zabtiyeye teslim olunduğu beyan olunmaktadır. Ve bu babda Bab-ı Valay-i Fetva memurlarıyla Zabtiye Nezareti celilesinin nazar-ı dikkatini celb ve davet ederiz.”

İngiliz donanması, İstanbul’a girmek üzere, 24 Mayıs 1876 Salı günü, Çanakkale’nin Beşike limanında hazır bekletilir.

Marks, Mithat Paşa’nın 1876 darbesi hakkında, 25 Mayıs 1876 Çarşamba günü, Engels’e yazdığı, mektubunda şunları belirtir:

“Hatırlarsın, bir süre önce, Türkiye’yi konuşurken sana Türkiye’de (Kuran’a dayanan) bir Puriten Türk Partisi’nin çıkma ihtimalinden söz etmiştim. İşte gerçekleşti.”
29 Mayıs 1867 Pazartesi günü, Padişah Abdülaziz hakkında,“Umuru siyasetten bihaber, devlet mülkünü tahrip edip, bu tutumu ile bekayi mülk ve millet için mevcudiyeti muzur olup, hal’i caiz olduğuna”, dair Şeyhülislam fetvası alınır.

30 Mayıs 1876 Salı günü. Harbiye Okulu öğrencileri başlarında okul komutanı Süleyman Paşa, Taşkışla ve Gümüşsuyu kışlalarında bulunan askerlerde, Istanbul komutanı Refik Paşa’nın emrinde harekete geçer.

Askeri Mektepler Nazırı Süleyman Paşa, Harbiye Okulu öğrencilerine şöyle hitap eder:

“Arkadaşlar, Devlet ve millet bu gece sizden büyük ve mukaddes bir hizmet istiyor. Padişahımız, memleket idaresini en büyük düşmanınız olan Rusların eline teslim etmiştir.Bu suretle Sefir General İgnatiyef herşeye amil olmağa başlamıştır.

Memleketi bu dereceye indiren Padişah’ınhal’ine, ülema ve rical-i devlet karar vermiştir. Ve bu hizmetin icrasını bizlere havale eylemiştir. Bizde şimdi müştereken Saray’a giderek bu vazifeyi yerine getireceğiz.”

Öğrenciler, hep bir ağızdan, “Hazırız, gideriz”, diye bağırır.

Harbiye Okulu öğrencileri, kumandanları nezareti altında Gümüşsuyu kışlası yolu ile Dolmabahçe önüne gelir. Sarayın her tarafı öğrenci ve askerle kuşatılır.
Bu olayda, Şeyhülislamın medrese öğrencileri, Harbiye Okulu öğrencilerinin yanında yeralır. 

Süleyman Paşa, Padişah Abdülaziz’i saraydan alıp, rıhtımda bekleyen filikaya bindirir ve, Topkapı’daki sürgün yerine gönderir. Abdülaziz, 4 Haziran 1876’da ucu sivri bir makas ile kollarının damarlarını keserek intihar eder. Fakat tarafdarları, katledildiğini iddia eder. Bu nedenle, daha sonra mahkum edilen Mithat Paşa, idam edilir. 

30 Mayıs 1876 Salı günü gecesi, Sultan Abdülaziz’in istifa ettiğini bildiren bir açıklama okunur.

Yeni Osmanlılar cemiyeti liderlerinden Namık Kemal’in öğrencisi olan Beşinci Murat Efendi, tahta çıkarılır. Fakat, Beşinci Murad’ın iktidarı çok kısa sürer. Yerine İkinci Abdülhamid, tahta çıkarılır.
Talebe kıyamında aydın, asker ve sivil birlikte hareket ettiği için bu darbe, ilk “cunta” hareketi olarak adlandırılmaktadır.

Tercüman-ı Ahval gazetesi sahibi Agah Efendi ile talebelerden Yunus Kadri ve Fehmi Efendiler büyük rol oynar.

İsmail Kemal, Hasan Fehmi, Köse Raif, Rifat Bey ve Paşalar ve daha birçok münevverler bu talebe-i ülum kıyamını destekler ve medreselere girmemeleri için teşvikatta bulunur.
Talebe kıyamından maksat, Mithat Paşa’yı Başbakan yapmaktır. Bu temin edilemez. Mehmet Rüştü Paşa dördüncü defa Başbakanlığa getirilir. Hasan Hayrullah Efendi Şeyhülislam ve Hüseyin Avni Paşa da Genelkurmay Başkanlığına tayin olunur. İlk önce Meclis-i Vükela’ya memur edilen Mithat Paşa, 6 Haziran 1876’da Danıştay Reisi olur.

Bu vaka, Avrupa gazetelerini fevkalede alakadar etmiş; İngiliz ve Fransız matbuatı, Mithat Paşa’yı methederken Rus neşriyatı Mahmut Nedim Paşa’yı iltizam ve Mithat Paşa’ya aleyhtar bir cephe alır.  
Cumhuriyet yönetimini ilan edeceği söylenen Mithat Paşa, 19 Aralık 1876’da, ikinci defa Başbakanlık’a getirilir. Kanun-i Esasi, yani ilk anayasa, 23 Aralık 1876’da ilan edilir.

Mayıs 1876 darbesi, hem iç huzursuzluğun hem de dış dinamiklerin oynadığı roller sonucu meydana gelmiştir. Darbe, bir anlamda, ekonomik ve siyasi anlamda emperyalizme bağımlılığın ortaya çıkardığı huzursuzluklar sonucu meydana gelmiştir.

20 Ekim 1990 Cumartesi günü, Milliyet gazetesinde yayınlanan söyleşisinde Süleyman Demirel, bu olay hakkında şu değerlendirmeyi yapmıştır:

“Sokak, Osmanlı devrinden beri çalışır. 27 Mayıs’ta da çalışmıştır. 12 Mart döneminde de çalışmıştır. Sokak, genellikle iktidar değişiklikleri getirir. Onun için kullanılagelmiştir. 1876’lı yıllarda Abdülaziz’in tahttan indirilmesine kadar giderek, Talebe-i Ülum Hareketleri, daha sonra gençlik hareketi olarak sokağa konulmuştur. Üniversite gençliği olması şart değildir. Bu sokak hareketlerinin arkasından da iktidarlar değişmiştir”, der.

Talabani ve Barzani Türkiye’nin içişlerine karışmaktadır

AB-ABD-İngiltere-Fransa gibi emperyalist işgalci güçler tarafından desteklenen Talabani ve Barzani adlı şahıslar Türkiye’nin içişlerine karışmaktadır

Turhan FEYİZOĞLU
5 Aralık 2005

“Hergün çoğalır derdim,
Zulüm zulüme biniyor,
Yetiş de sar Anadolu,
Yaralarım kanıyor.”

(Bir Kerkük türküsü).

***

Bırakalım Türk ve Türkiye düşmanı olarak AB-ABD-İngiltere-Fransa gibi emperyalist işgalci güçlerce desteklenen-korunan PKK adlı terör örgütüne yönelik operasyon yapılmasını, artık iş o kadar zıvanadan çıkmaya başladı ki, Barzani ve Talabani adlı şahıslar bile Türkiye’nin içişlerine müdahale etmeye başladı.

Bu aşiret adamlarının yaptıklarına karşı Türkiye Cumhuriyeti Devleti, ne gibi önlem alıyor ve ne yapıyor bir vatandaş olarak bilmek istiyorum.

Türkiye’nin içişlerine nasıl müdahale ediyorlar diye sorulabilir?

Örneklerle veriyorum.

Birinci örnek: Irak KDP’nin lideri de olan Barzani’nin odasındaki masasının arkasında bulunan “Büyük Kürdistan” olarak adlandırılan haritada, Türkiye’nin 19 ili de var (!).

Böyle bir cüreti bu adam nasıl yapabiliyor?

Yapıyor kime güveniyorsa. Ayrıca, Mesut Barzani adlı şahsın başkanlığını yaptığı KDP’nin Türkiye’de ilişkide olduğu şirketler var. Para kazanıyor.

Büyük Kürdistan-Büyük Ortadoğu Projesi (BOP).

Bunlar kimin projeleri?

Bu ve buna benzer haritalardan bir tanesini de kim hazırlamıştı acaba?

ABD-İngiltere-Fransa işgalci emperyalist güçler, Osmanlı İmparatorluğu toprakları paylaşılırken, 1916 yılında Sykes-Picot Antlaşması’yla hazırlamışlardı.

Bu harita, işgalci emperyalist güçler ve bunlara uşaklık-maşalık yapanlarca gördüğünüz gibi sürekli gündeme getiriliyor.

Bu haritanın oluşturulması amacıyla yeni projeler geliştirildi.

Bu projelerden birine, “Büyük Ortadoğu Projesi-BOP” adını verdiler.

2003 yılı Mart ayında, AB-ABD-İngiltere işgalci emperyalist güçlerce Irak işgal edildi.

ABD Savunma Bakan Yardımcısı Paul Wolfowitz, “Kürt devleti kurulamaz” sözünü verdiği (!) zaman, ABD Savunma Bakanlığı (Pentagon) danışmanı Richard Perle de, Washington’da düzenlediği Irak konulu bir toplantıda, “Kürdistan Dışişleri Bakanı (!)”, ifadesini kullanmıştı.

ABD Savunma Bakanı Donald Rumsfeld, 23 Temmuz 2002’de düzenlediği basın toplantısında, “Afganistan’daki hava operasyonları için Kürdistan’a F-16 yerleştirilecek” (!) açıklamasını yapmıştı.

2003 yılında, Beyaz Saray’da danışmanlık yapan Edward Mortimer adlı bir şahıs da “Kürdistan” (!) diye bir harita çizmişti, Irak’a yaptıkları işgalden sonraki düzenleme amacıyla.

ABD’nin hedefi, bu projeyi en erken 2006, en çok 2010’da hayata geçirmek.

Proje işliyor.

Barzani adlı şahıs, 2005 yılında bir gazeteye verdiği demeçte, “10-15 sene içinde bu iş çözümlenir”, açıklamasını yaptı.

Norveç Uluslararası İlişkiler Enstitüsü’nde terörizm uzmanı ve aynı zamanda Danimarka vatandaşı olan Prof. Dr. Toje Bjorge tarafından hazırlanan “2011/ Türkiye’de İç Savaş” başlığını taşıyan bir rapor hazırlamış.

Bu raporun bir yerinde şunlar belirtiliyor:

“Terör örgütü PKK, 21 Eylül 2005 tarihinden itibaren İstanbul, Ankara, Mersin, Adana, Yüksekova, Diyarbakır, Tunceli, Bursa ve Hatay gibi il ve ilçelerde büyük saldırı planları yapacak.”

Belirli güçlerce bu planın 1987 yılından itibaren bu planın başlatıldığı belirtiliyor.

Kimler bu güçler?

Başta, “Büyük Ortadoğu Projesi-BOP” adı altında hareket eden güçler ve bu güçlere destek veren işbirlikçilerdir.

BOP’ni ABD-İngiltere işgalci emperyalist güçlerle bunların kullandığı ve bunlara destek verenlerdir.

BOP’ni en çok destekleyenler işbirlikçi bazı faşist-ırkçı Kürt güçleridir.

Kendini “bir Kürt ve düşünce üreticisi olarak” tanımlayan bir şahıs, bu konuda özetle şunları yazıyor:

“BOP, toplumsal tarihsel gelişmenin doğal bir sonucudur. ABD ve müttefikleri, bir bütün olarak Batı dünyası sadece, yeniden yapılanma ve demokratikleşme konseptine orta derecenin üstünde bir gelişimle uygun olduğundan, yeniden yapılanırken donanarak, öncülük etme olanağına sahiptir. Bu anlamda, onlara şapka çıkarmak insanlık açısından bir olumsuzluk değildir… BOP, Irak halkasını, güncel olarak İran ve Suriye’de federal demokratik yapılaşmayı sağlayacak. Bu halkalara zaman içinde yeni halkalar eklenecektir.”

Türkiye’nin de bu halkaya ekleneceğini iddia eden şahıs, “Türkiye’nin bu selden kurtulmasını sağlayamaz”, dedikten sonra, “Biz Kürtler, bu duyarlılıkla, BOP’a yaklaşıp anlamaya, yorumlamaya, proje öncülerine yardım etmeye çalışmalıyız.”, demiştir.

BOP’ni uygulamaya sokan ABD-İngiltere emperyalist güçlerine “şapka çıkartan” bu kendine “Kürt düşünce üreticisi” (!) diyen şahsa göre, BOP, Irak’ta uygulanmaya başlamıştır. Sırada İran ve Suriye var. Türkiye’de bu selden kurtulamayacaktır (!)

Seli kim oluşturuyor acaba?

Örneğin, AB-ABD-İngiltere işgalci emperyalist güçlerle işbirliği içinde olan Barzani adlı şahıs, ilk önce, Türkmenlerin egemen olduğu Musul, Kerkük, Erbil, Telafer, Süleymaniye, Samara gibi şehirleri kastederek, “Savaşmaya hazırız”, diye açıklamalar yaptı.

Bu şehirlerde, AB-ABD-İngiltere emperyalist işgalci güçlerin desteğinde katlıamlar yapıldı.

Irak’taki Türkmenlere bu şekilde soykırım yapıldı ve binlerce Türkmen de, yerlerinden yurtlarından göç ettirildi.

Irak’taki Kürdistan Parlamentosu’nun 8.11.2002 tarihinde kabul edilen “Irak Kürdistan’ı Bölgesel Anayasası”nın 5. maddesinde aynen şu ibareler yer alıyor:

“Kerkük şehri Kürdistan Bölgesi’nin başkentidir. Eğer gerekli olursa Kürdistan Parlamentosu, geçici olarak bir başka şehri başkent yapabilir.”

Barzani adlı adamın da içinde bulunduğu topluluk, yüzbinlerce Türk’ün binlerce yıldır yaşadığı Kerkük şehrini, “Kürdistan (!) başkenti ilan etmiş, Anayasasına (!) koymuş.

Bazılarının belirttiği “kırmızı çizgi” nerede?

Barzani’nin Türkiye’deki etkisi nedir?

22 Kasım 2005 tarihli Yeniçağ gazetesinde yayınlanan, Hulki Cevizoğlu’nun “Resmen Bizi Böl Dilekçesi!” başlıklı yazıda bu konuda bazı bilgiler veriliyor.

Cevizoğlu’nun yazısında özetle şu bilgiler veriliyor:

“Yasallığı mahkemede de tartışmalı olan Diyarbakır Kürd-Der’in sözcüsü ve eski Hak-Par (Hak ve Özgürlükler Partisi) Genel Başkan Yardımcısı İbrahim Güçlü,(…) Bizim liderimiz Barzani’dir… Biz Türkiye’de Kürdistan Eyaleti istiyoruz… Diyarbakır’da ‘Federal Devlet İstiyoruz’ isimli kampanyamızda topladığımız imzaları TBMM ve İngiltere Büyükelçiliği’ne verdik!.”

CFR (ABD Dış İlişkiler Konseyi) Eylemleri Önleyici-Eylemler Merkezi’nin Direktörü Bay David L. Phillips, bir açıklama yapmıştı.

15.7.2005 tarihli Akşam gazetesinde yayınlanan bu açıklama özetle şöyle:

“Kuzey Irak’ta kurulacak bir Kürt Federasyonu’na Türkiye’nin karşı çıkmaması lazım.”

Bundan daha açık ifade olur mu?

Kim daha neyi izliyor? İzlenecek bir şey mi kaldı? Artık hareket zamanı.

İngiltere, işgalci ve emperyalist bir güç. Bazı faşist-ırkçı Kürt gruplarını en çok kullanan ülkedir İngiltere.

22 Kasım 2005 tarihli Türkiye gazetesinde, “Barzani’nin İki Gülü: Bush ve Blair” başlıklı haber özetle şöyle:

“Kuzey Irak’taki peşmerge lideri Mesut Barzani bağımsızlığın Kürt halkının doğal bir hakkı olduğunu iddia ederek, “özelde Kürdistan ve genelde Irak halkına şunu söylemek istiyorum ki güçlü destekçilerimiz var. Birisi Amerika. Başkan Bush ve aynı zamanda İngiltere Başbakanı Tony Blair’in bu yönde tavırları aynı.”

Adam kimlerle işbirliği içinde olduğunu açıklıyor.

Kürd-Der adlı bir örgütün yöneticilerinden İbrahim Güçlü, 1943 tarihinde İran sınırından gizlice Türkiye’ye girmek isterken Van’ın Özalp ilçesinde öldürülen 33 kaçakçı için 2 Ağustos 2005’te Diyarbakır’da anma toplantısı düzenlemişti.

Bir hatırlatma yapmak istiyorum.

1943’teki olaydan tam 50 yıl sonra.

Tarih: 24 Mayıs 1993.

Türk ve Türkiye düşmanı olan uşaklar-maşalar tarafından 33 yurtsever askerimiz Bingöl-Elazığ karayolunda alçakça pusuya düşürülerek öldürüldü.

1969’da kurulmuş bir Devrimci Doğu Kültür Ocakları (DDKO) adlı bir örgüt vardı.

İbrahim Güçlü, Diyarbakır-Siirt İlleri Sıkıyönetim Komutanlığı Mahkemesi Askeri Savcılığı tarafından, DDKO adlı örgüte üye olmak suçuyla 1971 yılında yargılanmıştı.

3.5.1970’den 28.4.1971 tarihine kadar DDKO Ankara Şubesi’nin başkanlığını yapmıştı.

DDKO adlı örgüt, Molla Mustafa Barzani adlı şahsın liderliğini yaptığı Irak KDP’iyle ilişki kurmuştu.

Molla Mustafa Barzani kimdir?

Molla Mustafa Barzani, ABD’nin bir numaralı adamı Kissinger’in koruması altında ölen adamdı.

İbrahim Güçlü’nün “Bizim liderimiz” dediği Mesut Barzani adlı şahsın babasıydı.

DDKO adlı örgütün bazı şubeleri, Irak KDP’nin şubesi gibi hareket ediyordu.

DDKO adlı örgütün bir diğer ilişkide olduğu ülke İsveç’ti.

12 Mart 1971 sonra bu örgütün üyelerinin bir kısmı İsveç’e gitmiş, bu ülkenin vatandaşı olmuştu.

Ayrıca bugün, şunu sormak gerekir sanırım:

Türk ve Türkiye düşmanlığı yapan bölücü örgütlerde yöneticilik ya da liderlik yapanlardan kimler İsveç, Almanya, İsviçre, Danimarka, Hollanda, Fransa vatandaşı olmuş, bu ülkelerin kimliklerini taşımaktadır?

Bir diğer kimlik dağıtma olayı da Barzani tarafından yapılmaktadır.

12.10.2005 tarihli Birgün gazetesinde “Barzani, Türkiye’deki Kürtlere nüfus cüzdanı dağıtıyor” başlıklı haber özetle şöyledir:

AKP Balıkesir Milletvekili Turhan Çömez, Nisan 2005’te İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu’nun yanıtlaması için verdiği soru önergesinde şöyle dedi:

“Hakkari ve civarında yaşayan vatandaşlarımıza, Irak’ın kuzeyinde yaşayan peşmergelerin liderlerince, sözde Kürdistan Devleti kimliği verilmekte olduğu bilgileri doğru mudur? Bu bilgi doğruysa, şu ana kadar kaç kişiye verilmiştir? Bu çalışmaların arkasındaki güçler kimlerdir? Bu tip çalışmaların önüne geçmek için neler yapacaksınız?”.

Turhan Çömez’in bu soru önergesine sekiz ay geçmesine rağmen yanıt verilmedi.

Türk kimliğine gerek duyulmadan Barzani adlı şahsın dağıttığı kimlikle Irak’a rahatlıkla gidilebiliyor.

Barzani adlı şahsın Türkiye’nin içişlerine nasıl karıştığı bir başka konuyla daha ortaya çıktı.

Kuzey Irak’ın Erbil şehrinde bulunan Selahaddin Üniversitesi’ne Türkiye’nin Güneydoğu illerinde yaşamakta olan gençlerden başvuru yapan 2 bin öğrenciden 250’sinin talebi olumlu karşılanmış ve bu üniversitede okumaya başlamış.

Bu üniversitede okuyanlardan 62 tanesi Şemdinli ilçesinden.

Şemdinli olayları, peşmerge kıyafetli (!) Barzani adlı şahsın) Beyaz Saray’da Bush tarafından kabul edildiği 2005 yılının Ekim ayından hemen sonra meydana geldi.

Irak KDP lideri Barzani adlı şahıs, bu öğrencilere 50 ila 100 dolar arasında burs veriyor, ayrıca ev ve temel ihtiyaçları karşılanıyor.

Türkiye sınırdan Barzani adlı şahsın verdiği kimlikle Kuzey Irak’a gidiliyor, Barzani adlı şahsın verdiği parayla üniversitede okunuyor. Barzani adlı şahıs, bu şahısların ev ve ihtiyaçlarını da karşılıyor.

Peki Barzani adlı şahıs kendisine nereyi üs olarak seçmiş?

Selahaddin şehrini. Barzani adlı şahıs Bağdat’a gitmiyor. Bütün işlerini Selahaddin adlı şehirden yönetiyor ve “Bütün Kürdistan için çalışıyorum”, diye açıklama yapıyor.

Barzani ve Talabani adlı şahısların Ankara’da temsilcilikleri var. Bu temsilciliklerin kapılarında asılan tabelalarda acaba ne yazıyor?

***

Kuzey Irak’ta Barzani adlı şahsın denetimindeki bölgede üs kurmuş bulunan PKK adlı Türk ve Türkiye düşmanı örgüt militanlarına Barzani adlı şahıs tarafından barınma olanakları sağlanıyor. Ayrıca, yeni kabul edilen Irak Anayasası’nın 22. maddesiyle “mülteci” gözüyle bakılarak korunuyor.

Başka nasıl korunuyor?

Uyuşturucu, insan, akaryakıt ve sigara kaçakçılığına izin vererek.

Buralardan elde edilen paralarla Türk ve Türkiye düşmanlığı yapılıyor.

Türk ve Türkiye düşmanı örgütler başka nasıl korunuyor?

Silah, mayın, bomba ve cephane verilerek. Verilen bu silahlar Türk ve Türkiye’ye karşı kullanılıyor. Peki bunları kimler sağlıyor?

Barzani ve Talabani adlı şahıslar tarafından.

Bunları Türk kamuoyu bilgilensin diye yazdım.

Türk ve Türkiye düşmanları tarafından İstanbul Beylikdüzü’nde 18 Kasım 2005 tarihinde, uzaktan kumandayla patlatılan bomba sonucu ağır yaralanan Ömer Akçura (22), tedavi gördüğü hastanede öldü.

21 Kasım 2005 günü, Türk ve Türkiye düşmanları tarafından yapılan saldırı sonucu yurtsever Türk askeri Okay Pehlivan, Mardin’in Midyat ilçesi kırsalında alçakça öldürüldü.

23 Kasım 2005’te, öğretmen Adnan Çelik, Mardin’in Nusaybin ilçesinde öldürüldü.

25 Kasım 2005’de yiğit yurtsever Türk askeri İlkar Özkan Diyarbakır’da öldürüldü.

27 Kasım 2005’te, Türk ve Türkiye düşmanları tarafından Halil Meşe ile Metin Budak, Hatay’ın Dörtyol ilçesinde öldürüldü.

Bu yurtsever Türk gençleri ve vatandaşları Türk tarihinin unutulmazları arasına girdi.

Onları unutmayacağız.

Türk ve Türkiye düşmanlarını tanıyın. Ona göre hareket edin.

Türk ve Türkiye düşmanı olan herkese karşı çoluk-çocuk kim varsa herkes tepkisini dile getirmelidir. Eğer tepkilerinizi dile getirmezseniz bu ve buna benzer olaylar yarın sizin veya bir yakınınızın da başına gelebilir.

Türk’e ve Türkiye’ye kim nerede hizmet ediyor, görev yapıyorsa onların yanındayız. Onların destekçisiyiz.

18 TEMMUZ 1703 AYAKLANMASI

Turhan FEYİZOĞLU 

19 Ocak 2004, sayı: 48

 

Hazırlamakta olduğum herhangi bir kitap için binlerce sayfa belge okur, göz atarım. Ayrıca, onlarca dergi, onlarca gazete tarıyorum. Bu belgeleri okur, göz atarken ilgili olduğum konunun dışında da çok değişik konular ister istemez zaman zaman ilgimi çekiyor ve bunları not alıyorum. Dergilerde ve gazelerde yeralan her türlü olay ve konu yeralmaktadır not aldıklarım arasında. Siyasi bir olay, reklam, cinsellik, spor, anketler, edebiyat, sinema v.b.

 Birçok dergi ve gazeteden olduğu gibi Türk Solu dergisi de uzun zamandır benden, kendi yayınlarına yazı yazmamı istiyorlardı.  Yoğun çalışmalarım nedeni ile bunu yapamıyordum. 

Kitap haline getirmek istediğim konular zaten kitap olarak yayınlanarak okuyucuya bir anlamda ulaşmakta. Bunun dışında kalan ve ilgimi çekipte not aldığım konu ve olayların da “Tarihin tozlu sayfalarında” kalmasın diye düşünerek bunları Türk Solu dergisine yazmaya karar verdim.

Yeni bir konu üzerine çalışmaktayım. Daha sonra kitaplaştıracağım bu konu hakkında en son okuduğum bir kitapta ilginç bir bilgiye rastladım ve not aldım. Ayrıca, günlük gazeteleri ve yayınları takip ederken, bir açıklamanın not ettiğim konu ile paralellik oluşturduğunu gördüm.

Okuduğum kitap ile televizyonda izlediğim haberi özetle aktarıyorum. 

NTV’nin 25.11.2003 Salı günü, saat 13.00’de yayınlanan haberinde, Gürcistan eski Cumhurbaşkanı Eduard Şevardnadze, özetle şu açıklamayı yapıyordu:

“Etrafta ellerinde pankartlarla koşuşturan gençleri önemsemedim. Değerlendirme hatası yaptım. Dolaşır dolaşır giderler diye düşünüyordum. Sonra hükümet darbesi oldu.”

Muhalefetin, Gürcistan parlamentosunu basması sonucu 27 saat sonra istifa eden Şevardnadze’nin bu açıklamasını duyunca, aklıma Türkiye Cumhuriyeti’nde sağın ünlü politikacılarından Süleyman Demirel geldi.

Herşey ayni anda olmuyorve yaşanmıyor tabii. Bir dönem başbakanlık ve cumhurbaşkanlığı yapmış olan Süleyman Demirel’in sokak gösterileri-eylemleri ile ilginç tanımlamaları vardır. Bunları biliriz ama bilmeyenler için aktarmak istiyorum. Bir kısmı sırasıyla şöyledir:

1-10 Kasım 1968 tarihleri arasında, Samsun’dan Ankara’ya “Süleyman Demirel Hükümetini Mustafa Kemal Atatürk’e Şikayet” yürüyüşü yapan gençleri kastederek, 8 Kasım 1968’de Başbakan Süleyman Demirel, şu açıklamayı yapıyordu:

“Talebeler yürüsün. Sokaklar eskimez. Önemli olan, gösteriler kanunsuz yapıldığı, saldırı halini aldığı zaman bunun önleme gücünün gösterilmesidir.”

12 Mart 1971’de verilen askeri muhtıra ile Süleşman Demirel başkakanlıktan istifa etmek zorunda kalmıştır.

12 Eylül 1980’de yapılan askeri darbe sonrası korulan Doğru Yol Partisi’nin bir dönem Genel Başkanlığını yapan Süleyman Demirel, 20 Ekim 1990’da yayınlanan açıklamasında sokak hareketleri için şu değerlendirmeyi yapıyordu:

“1876’lı yıllarda Abdülaziz’in tahttan indirilmesine kadar giderek, Talebe-i Ulum hareketleri, daha sonra gençlik hareketi olarak sokağa konulmuştur. Üniversite gençliği olması şart değildir. Bu sokak hareketlerinin arkasından da iktidar değişmiştir.”

9. Cumhurbaşkanı olarak Süleyman Demirel, 3.7.2000’de yayınlanan açıklamasında da şunları söylüyordu:

“Meydanlar demokrasinin ciğeridir. Meydanlar, idare edilen ile idare edenlerin hesaplaştığı yerlerdir.”

Türk Solu dergisine sonduğum bu ilk yazının konusu Osmanlı İmparatorluğu’nda yaşanmış sokak hareketlerinden bir olaydır.   

Tarih: 18. yüzyıl.

Yer: Osmanlı İmparatorluğu’nun bir dönem başkenti olan Edirne.

Olay: tarihi belgelerde “Edirne Vak’ası” ve “Feyzullah Efendi Vak’ası” olarak yeralmakta, Padişah-Sultan İkinci Mustafa döneminde geçmektedir. 

Padişah İkinci Mustafa, 1664-1703 yıllarında, yaşamıştır.

Yazıya konu olan şahıs Seyid Feyzullah Efendi, Sultan Mehmet IV’ün çocukları olan şehzâde  Ahmet ve Mustafa’nın öğretmenliklerini yaptı. 

Osmanlı İmparatorluğu’nun 22. padişahı 2. Mustafa, bu nedenle hocası Seyid Feyzullah Efendi’yi çok sayardı. Bu sevgisinden ve saygısından ötürü onu padişahlığı döneminde Şeyhülislam yapmıştı.

Babası Erzurum müftüsü olan ve büyük bir islam hukuku alimi olan Seyid Feyzullah Efendi, Erzurum’da doğmuştu. Bir çok risale ve kitabın yazarı idi. Oğullarından en büyüğü önce Nakibül-eşraf, yani emirler başı yahut Peygamber sülalesinden gelenlerin reisi idi.

Osmanlı İmparatorluğu’nun Padişahı 2. Mustafa döneminde Şeyhülislam’lık yapan Seyid Feyzullah Efendi’nin kayınvâlidesi olan Ummetul Cebbâr da, sarayın tanınmış nüfuzlu vâizi Vâni Efendi’nin eşi ve bilgili bir kadındı.

Şeyhülislam Seyid Feyzullah Efendi, 2. Mustafa’nın kendisini çok sevmesi ve koruması nedeniyle devletin her işine karışmış, gücünü ve yetkisini kullanarak hemen bütün akrabalarını devletin en üst kademelerine getirmişti.

Şeyhülislam Feyzullah Efendi’nin elde ettiği bu güç saray içinde iktidar savaşına yol açmıştır. 

Osmanlı İmparatorluğu’nda silahlı kuvvetler içinde cebeci olarak adlandırılan 200 kadar asker, biriken aylıklarını alamadıklarını öne sürerek, 18 Temmuz 1703 tarihinde ayaklandı.

Padişah 2. Mustafa da, Şeyhülislam Feyzullah Efendi gibi kızlarından birisini Köprülüzade Numan Efendi ile evlendirmişti. Numan Paşa bir dönem Erzurum’da valilik yapmıştı. Bu arada bir noktayı belirtmek istiyorum. Bir çok olayın bir geçmişi olduğu hiç bir zaman unutulmamalı. Küçük bir ayrıntı olabilir ama bir örnek teşkil ettiği için vurgulamak istyorum. Erzurum’un İspir kazasında “Numan Paşa“ isimli bir köy bulunmaktadır ve Numan Paşa’nın burada akrabaları vardır.  

Rami Mehmet Paşa’nın kışkırtığı ayaklanma, Şeyhülislam Feyzullah Efendi’nin damadı olan İstanbul Kaymakamı Köprülüzade Abdullah Paşa’nın olayı küçümsemesi ve önemsememesi sonucu gelişti. Yeniçerilerin, ulemanın, İstanbul esnafı ile tüccarının da katılmasıyla tüm kente yayıldı.

İstanbul’daki olaylar sırasında sekbanbaşı Murtaza Ağa öldürüldü. Daha  sonra, Orta Cami’de toplanan isyancılar, 21 Temmuz 1703 günü, İmam Mehmet Efendi’ye şeyhülisamlığa, Amcazade Hüseyin Paşanın damadı Kavanoz Ahmet Paşayı da sadaret kaymakamlığına atadı. İsyancılar, 50 bin kişilik düzenli bir orduyla Edirne’ye hareket etti. İsyan otuzaltı gün devam etti.  Sonuçta,  Padişah 2. Mustafa, tahttan indirildi. Yerine, kardeşi 3. Ahmet getirilerek padişah yapıldı.

Şeyhülislam Feyzullah Efendinin oğulları, kâhyası ve muhasebe müdürü Magosa’ya, damadı İstanbul kadısı Mahmud, Bursa’ya sürgün edildi.

Şeyhülislam Feyzullah Efendi’nin karşılaştığı ilk ayaklanma değildir bu ayaklanma. 2 Mart 1688 pazar günü akşamı sadrâzam Siyâvuş Paşa aleyhine yeniçeriler isyan etmişler ve bu sırada Rumeli ve Anadolu kazaskerleri ile birlikte sadrâzam sarayında bulunan Şeyhülislam Feyzullah Efendi, sürgün olarak Erzurum’a gönderilmiştir.   

Sultan-Padişah 2. Mustafa döneminde, 18 Temmuz 1703 tahinde başlayan isyan 22 Ağustos 1703 tarihinde sona ermiştir.  İsyanı yapan dönme ve devşirmeler, Şeyhülislam Feyzullah Efendi’yi de yakaladı. Ayaklananlar, Şeyhülislam Feyzullah Efendi’nin ilk önce burnunu, sonra kulaklarını ve en sonra da dudaklarını kesti.  Bunlar yapıldıktan sonra, hakaret olsun, aşağılansın diye, Şeyhülislam Seyid Feyzullah Efendi bir eşege ters bindirildi, gem yerine eşeğin kuyruğu eline verildi. Bu eziyet ve barbarlık yetmedi. Sokak sokak gezdirildikten sonra Şeyhülislam Feyzullah Efendi’nin ayrıca kolları, bacakları da kırıldı. En sonra da kafası kesildi.  Şeyhülislam Feyzullah Efendi, ibret olsun diye  bu şekilde Edirne caddelerinde gezdirildi. Bu sırada oğullarından biri de öldürüldü.

Ayaklananların içinde bulunan ve öfkesi dinmeyen bazı dönme ve devşirmeler: 

“Bu cesedi Meriç’e atalım” dedi.

Bu sesler üzerine Şeyhülislam Feyzullah Efendi’nin cesedi Meriç’in önemli kollarından biri olan Tunca nehrinin sularına atıldı. Meriç’in suları Şeyhülislam Feyzullah Efendi’nin cesedini sürükledi Ege denizine götürdü.

Tarihte yaşanan olaylar gösteriyor ki, bazı ayaklanma dönemlerinde, ayaklananlar hiç bir toplumsal kuralı tanımıyorlar. Bazan barbarlaşabiliyor ve en korkunç işkence ve zalimlikleri yapabiliyorlar. Bu olayda da görüldüğü gibi, bir toplumda dinin temsilcisi olan ve en üst düzeyde sayılan şeyhülislam’a en korkunç işkenceyi yaparak öldürmüş ve dinin en büyük temsilcisi olan halife padişahı tahtından indirerek hapis etmişlerdir.

Şeyhülislam Seyid Feyzullah Efendi, bu döneme kadar, Osmanlı İmparatorluğu’nda  zorbalıkla öldürülen üçüncü şeyhülislam’dır.

Bu olay ayrıca göstermiştir ki, sonuçları önceden kestirilemeyen, örneğin biriken maaşını alamayan 200 kadar memurun başlattığı bir eylem, bir iktidarın kanlı olarak bitmesine yol açmıştır.

 

yeni bir Erzurum Kongresi toplanmalı

1. Dünya Savaşı devam ettirilmek isteniyorsa yeni bir Erzurum Kongresi toplanmalı

 

Turhan FEYİZOĞLU
01.08.2005 

24 Temmuz 1923’te imzalanan Lozan Antlaşması’nın 82. yıldönümü. Lozan Antlaşması için görüşmeler yapılırken dönemin İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon, Türk İçişleri Bakanı İsmet İnönü’ye, “Siz bize bugün istemediğimiz bazı şeyleri kabul ettiriyorsunuz. Fakat, bize bu kabul ettirdiklerinizin hepsini yarın birer birer geri alırız”, demişti.

İsmet İnönü de, “O gün gelsin ne yapacağımızı o zaman düşünürüz”, karşılığını vermişti.

BBC ve Reuters, Temmuz 2005’te, Lozan Antlaşması’nın imzalandığı ayda, yine bir temmuz ayında, binlerce yıl birarada yaşayan insanlar arasındaki dostluğu-kardeşliği-akrabalığı yirmi yıl içinde kine-düşmanlığa dönüştüren terör çetesi PKK için “milis” sözcüğünü kullandı.

BBC ve Reuters, İngiltere’nin yarı resmî iki yayın kuruluşudur.

Bir terör çetesi için “milis” sözcüğünün kullanılması onun İngiliz devleti tarafından desteklenmesi anlamına gelir.

Bu da gösteriyor ki İngiliz devleti, açık-ça terör çetesi PKK’yı destekliyor, kullanıyor.

Sadece İngiliz devleti değil ABD de terör çetesi PKK’yı destekliyor, kullanıyor.

Bu şu anlama geliyor: 1923’te Lozan’da kabul ettiklerini 2005’te böyle gizli gizli haince, sinsice, bazı maşaları kullanarak Türkiye’den almaya çalışıyorlar.

Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı Devletini paylaştılar ama yeterince paylaşamadıklarını düşündükleri için o dönem gerçekleştiremediklerini şimdi yapacaklarını sanıyorlar.

Yani, İngiltere ve ABD’nin 1915’te Birinci Dünya Savaşı döneminde Türkiye üzerindeki emperyalist amaçları 2005’te de devam ediyor.

O dönem istediklerinin hepsini gerçekleştiremediler. Bugün hepsini gerçekleştirmek istiyorlar.

O gün hepsini gerçekleştiremediler.

Çünkü, karşılarında, “Ya bağımsızlık ya ölüm”, diyerek milli bir şiarı dile getiren Mustafa Kemal ve onun örgütlediği halk vardı.

Kararlı olmak gerekiyor.

Mustafa Kemal kararlıydı.

Amacını gerçekleştirdi.

Bugün de o kararlılığa sahip olmak zorundayız.

Türkiye’de bugün Türkler, aynı Osmanlı dönemindeki gibi, baskı ve zulümle karşı karşıyadır. Türkiye’de, Türkler diğer vatandaşlar gibi özgür değiller.

Örnek vermek istiyorum.

4 Temmuz 2005 Pazartesi günü, Anıtkabir’e giden 1987 doğumlu Selman’la 1988 doğumlu Kadir, Anıtkabir’deki anı defterine, Mustafa Kemal Atatürk hakkında kötü sözler yazmış ve serbest bırakılmışlar.

Birisi, “Selamünaleyküm diyecem ama demiyorum. Senin tipini s…… . Senin kafana saç ektirecem.”, diye yazmış.

Diğeri de, “Seni gördüm, içim daha da kötü oldu …. Seni hiç gözüm tutmuyor.”, diye yazmış.

Ankara’da mahkemeye çıkartılan bu iki şahıs serbest bırakılıyor.

Böyle bir şey olabilir mi?

Böyle bir olay karşısında hangi devlet bu gibi suçluları serbest bırakabilir?

Hiçbir devlet bunu yapmazdı.

Bir diğer olay.

16 Temmuz 2005 Cumartesi günü, bazı kişiler, elinde megafonla bağırarak, Diyarbakır’da, “Irak benzeri bir federatif yapının Türkiye’de de kurulması”, için imza kampanyası başlatıyor.

Şimdi sorarsanız bu demokratik bir hak diyecekler.

Peki bazı vatandaşlar da böyle demokratik bir hakkı kullanıp aşağıdaki istekleri sıralayıp imza kampanyasına başlasalardı ne olurdu?

“Federatif bir yapıyı istemiyoruz. Bunu isteyenleri de istemiyoruz.

Asker ve polisleri öldürenleri istemiyoruz. Bu olayları kınamayanları da istemiyoruz.

Trenlere sabotaj düzenleyenleri istemi-yoruz. Bu olayları kınamayanları da iste-miyoruz.

Okullara sabotaj düzenleyenleri istemiyoruz. Bu olayları kınamayanları da istemiyoruz.

C-4 patlayıcı kullanıp sabotaj yapanları istemiyoruz. Bu olaylara karşı durmayanları da istemiyoruz.

Yollara mayın döşeyip güvenlik güçlerinin ölmesine sebep olanları istemiyoruz.

C-4 patlayıcı ve mayın üretip, bunları maşalarına kullandıranları istemiyoruz. Bunlara karşı çıkmayanlarıda istemiyoruz.

Mazot kaçakçılığı yapanları istemiyoruz. Mazot kaçakçılığı yapsın diye ürettikleri kamyon ve otobüslerin benzin-mazot deposunu iki-üç misline çıkartan üretici firmaları istemiyoruz.

Dört ya da beş kadınla evlenip en az 40 tane çocuk sahibi olup, sonrada çocuklarının isimlerini unutanları ve devletten para isteyen yüzsüzleri istemiyoruz.

Çok çocuk sahibi olup da sonra çocuklarını yoksulluk adı altında dilendirenleri, sokaklara terkedenleri istemiyoruz.

Hiç çalışmayan ve sonrada maaşımız az diyip eylem yapan bankamatik memurlarını istemiyoruz.

Bağ-Kur ve SSK’dan sahte evraklarla emekli olup maaş alanları istemiyoruz.

Elektiriği kaçak kullananları istemiyoruz.

Devletin maaşını alıp devlete karşı eylem ve bölücülük yapan memurları istemiyoruz. (Devlete karşı eylem yapmak istiyorlarsa kendi güçleriyle-imkanlarıyla yapsınlar. Devletin maaşıyla devlete karşı eylem yaptıklarını söyleyip sonra da hava atmasınlar).

AB’nin parasıyla beslenen devrimcileri, devrimcilik yapanları istemiyoruz.

AB’nin pasaportuyla Türkiye’de devrimcilik yapanları ve AB’den maaş alan devrimcileri, AB’nin pasaportunu taşıyan devrimcileri-solcuları istemiyoruz.

Kaçak ilaç imal edip insanların ölümüne yolaçanları istemiyoruz.

Yiyecek-içeçek maddelerinde sahtecilik yapanları istemiyoruz.

Irak’tan kim kaçakçılık yaparsa yapsın istemiyoruz. Ve Irak’ın Türkiye sınır bölgelerindeki bütün sınır kapılarının kapatılmasını istiyoruz.

Kendisine devrimci deyipte Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nden İstanbul’a çocuk getirip gaspçılık – kapkapçılık – hırsızlık yaptıranları istemiyoruz.

Hazine arazilerini işgal edip gecekondu yapan çeteleri istemiyoruz.

Sokakları, caddeleri ve meydanları işgal edip seyyar satıcı kılığında dolaşan çeteleri istemiyoruz.

Korsan kitap basıp, dağıtanları ve yazarları ölümle tehdit edenleri istemiyoruz. Buna karşı olmayanları istemiyoruz.”

Bir kısım vatandaş, elinde hoparlör metropol kentlerin en merkezi yerlerinde yu-karıdaki istekleri sıralayıp imza kampanyası başlatsa ne olur?

Demokratik bir hak kabul edilir mi?

Londra Belediye Başkanı Ken Livingstone’ın BBC’nin Radyo 4’üne yaptığı açıklamada, 7 Temmuz 2005’teki bombalı saldırılarla ilgili olarak, “Hiç şüphe yok ki, 1. Dünya Savaşı’ndan sonra Araplara özgür olacaklarına dair sözlerimizi tutup işlerine karışmasaydık, petrol akışını iade etmek yerine sadece satın alsaydık bunlar olmazdı”, dedi.

Bu yazıyı yazdığım sırada Birinci Dünya Savaşında olduğu gibi emperyalist güçlerin kucaklarına oturttuğu-desteklediği maşalar tarafından öldürülen vatandaşlarımız oldu.

İngiltere ve ABD gibi emperyalist güçler, Türkiye üzerindeki oyunlarına devam ediyorlar.

Üsteğmen Hulki Beydili, Er Erkut Yılmaz, Er Bülent Kıyanç, Teğmen Tuna Kara, Astsubay Kenan Taşan, İngiliz ve ABD’nin kullandığı maşalarca haince-alçakça öldürüldüler.

Öldürülenler, bizim şehidimiz ve kahramanlarımızdır.

Onlar Türk devrim tarihinde hiçbir zaman unutulmayacak.

Şair Nazım Hikmet’in “Kurtuluş Savaşı Destanı” adlı şiirinde belirttiği gibi emperyalizme ve uşaklarının yaptıklarına:

“Yetti gayri.”, diyoruz.

Erzurum Kongresi’nin 86. yıldönümündeyiz.

Erzurum Kongresi’nde Türk Kurtuluş Savaşı’nın kararları alınmıştı.

Mustafa Kemal, orada, “Ya bağımsız-lık, ya ölüm”, demişti.

Şimdi yeni bir Erzurum Kongresi yapılmalı, ve orada aynen Birinci Kurtuluş Savaşı’nda alınan kararlar gibi kararlar alınmalı, emperyalizme ve uşaklarına karşı gereken yanıt verilmelidir.

Şimdi de çözüm bu.

1961-71 DÖNEMİNDE KEMALİZM ve GENÇLİK

Turhan FEYİZOĞLU
Kasım 1998

1961-71 döneminde Kendilerini sosyalist olarak tanımlayan gençlik örgütleri olarak Fikir Kulüpleri Federasyonu (FKF), Devrimci Doğu Kültür Ocakları (DDKO), Sosyalist Gençlik Örgütü (SGÖ), sayılabilir.

Bu örgütlerin genel olarak düşünceleri şöyledir: “Türkiye’de burjuva devrim aşaması tamamlanmıştır. Bundan sonra yapılacak olan devrim, sosyalist devrim’dir.”

SGÖ, amacını şöyle açıklamıştır:

“En genel olarak Sosyalist Gençlik Örgütünün amacı, işçi sınıfına, sosyalist devrimin gerçekleştirilmesinde ve giderek sosyalist toplumun kurulmasında yardımcı olmaktır.”

“Kemalist”, “Kemalist sosyalistler”, “Sol Kemalistler” olarak Milli Türk Talebe Birliği (MTTB), Türkiye Milli Talebe Federasyonu (TMTF), Türkiye Milli Gençlik Teşkilatı (TMGT), Devrimci Öğrenci Birliği (DÖB),  Türkiye Devrimci Gençlik Dernekleri Federasyonu (TDGF), Sosyal Demokrasi Dernekleri Federasyonu (SDDF), Kemalist Devrimciler Birliği gibi örgütler söylenebilir.

Bu örgütlenmeler, “Mustafa Kemal’in başlattığı burjuva devriminin bitirilmemiş olduğu, bunun tamamlanması gerektiği” tezini savunan örgütlerdir.

Temel tezleri, “İkinci Milli Kurtuluş Savaşı” vererek “Demokratik Halk Devrimi”ni gerçekleştirmektir.  Bu örgütlerden bazıları, bu düşünceye Mark’çı bir içerik kazandırmak istemişlerdir. Bu, ilk önce, “Milli Demokratik Devrim”, “Ulusal Demokratik Devrim” ya da “Burjuva Demokratik Devrim” olarak ortaya konmuştur. Daha sonra, “Halk Savaşı”, “Öncü savaş” tezleri gündeme gelir. Örgütlerin yönetim kadrosu değiştiği zaman, savunulan tezler de değişmiştir.

SDDF, düşüncelerini şöyle açıklamıştır:

“Sosyal demokrat gençler, çağdaş olmayı, ideolojik ayrıntılar yüzünden bir birine düşman olmamayı savunmuşlardır.. Kemalist çizgide Sosyal Demokrasiyle birleşmenin, Anayasa’nın tam olarak uygulanmasının mücadelesini vermişlerdir.”
Bugün, bazı kesimlerce belki gülünç karşılanabilecek, bu nedenle mi ayrışmalar, çatışmalar olmuş denilebilecek nedenlerle, o dönem, ciddi kavgalar yaşanmıştır.

1961-1971 döneminde, gençliği sol politik açıdan etkileyen iki akım vardır: Kemalizm ve sosyalizm. O dönem, gençlik örgütleri arasındaki mücadele daha çok sosyalistlerin kendi içinde ve sosyalistlerle sosyal demokratlar arasındadir.
1960 lı yılların ilk yarısında, Kemalizm veya bir deyişle Atatürkçülük, gençlik örgütlerinde egemendir. 1960’lı yılların ikinci yarısından itibaren gençlik örgütlerinde sosyalist düşünce de egemen olmaya başlar. Fakat Kemalizmden tam kopuş değildir. Sol ile Kemalizmin buluşmasıdır. 

Türkiye’de güçlü bir Kemalist gelenek vardır. Doğan Avcıoğlu, 22 Ağustos 1962 tarihli YÖN Dergisi’nde, “Sosyalizmi, halkçılık, devletçilik, devrimcilik, laiklik, cumhuriyetçilik ve milliyetçilik ilkelerine dayanan Atatürkçülük’ün en tabii sonucu ve devamı sayıyoruz. Sosyalizmin, Atatürk devrimlerini geliştirme ve ileri götürme yolu olduğuna inanıyoruz” der.
Tabii Senatör Muzaffer Karan da, 12.9.1962 tarihli, YÖN dergisinde yazdığı yazısında, “Kemalizmin altı oku, Türk sosyalizminin temel taşlarıdır.” der.

TİP Genel Başkanı Mehmet Ali Aybar ise, bu dönem sosyalizme, “Türkiye sosyalizmi”, Güler yüzlü sosyalizm” gibi yeni yorumlar getirir. 

Gençlerin yaptığı bileşim ise ilginçtir. Ahmet Börüban, “1969’da ODTÜ’de öğrenci iken, bilgisayarda Che Guevera’nın silueti üzerine Atatürk’ün Bursa Nutku’nu yazar, bunu bildiri  haline sokar, dağıtırdık” demiştir.
Hüseyin İnan, ODTÜ Sosyalist Fikir Kulübü’nün bir toplantısında, “Gök gözlü oportünist” diyen, birisinin üzerine, “Polis, provokatör” diye hışımla yürüyerek, dövmek ister.

CHP Genel Başkanı İsmet İnönü, 12 Aralık 1964 Cumartesi günü, CHP Parti Meclisinde günün olaylarını değerlendirdiği bir konuşma yapmaktadır. Konu üniversite gençliğine gelince, Başbakan İnönü, gençlerin girişimlerini anlatmış ve söz arasında, “Kendi kendilerine not vermek istiyorlar” der. Bu konuşma tartışmalara yol açar ve İnönü’ye gençlerin haklı oldukları söylenir. Üyelerden Nedim Tekin, “Üniversite gençliği CHP’den uzaklaşıyor, gençlik bizi bırakıyor” deyince, İnönü, “Gençlik AP’ye mi gidiyor?” diye sorar. Tekin, “Hayır paşam. Gençlik ve aydınlar sosyalizme gidiyor” karşılığını verir.
Yıldız Teknik Okulu Öğrenci Derneği Başkanı Niyazi Adıgüzel’in, 1969’da bu konuda, yaptığı değerlendirme şöyledir:
“1960 yılındanberi Türkiye’de her yıl, her ay, hatta her hafta öğrenci hareketleri olmuştur. 1964 yılına kadar CHP düğmeye bastığı zaman onbinlerce öğrenci sokağa dökülmüştür. Ancak, 1964’den bugüne kadar, bu idare, TİP’in eline geçmiştir.”     
12 Aralık 1965 Pazar günü yapılan TİP Ankara il kongresine sunulan çalışma raporu, bu konuda gerekli bilgileri vermektedir:
“Ankara Üniversitesine bağlı fakültelerde bulunan sandıklardan hemen hepsinde partimiz çok yüksek oranda oy almış, hatta Siyasal Bilgiler Fakültesi ve Ankara Yüksek Öğretmen Okulu’nda diğer partileri büyük oy çoğunluğuyla geçerek, en çok oy alan parti durumuna yükselmiştir.”

Geneli yansıtmasa da belli bazı merkezlerde yapılan anket ve seçim sonuçları konu hakkında bilgi verir.
ANT Dergisi’nin Istanbul Üniversitesi Merkez Binasında 150 öğrenciyle 1967 yılında yaptığı ve 31 Ekim 1967 günü yayınladığı bir ankete göre öğrencilerin beğendikleri liderler sırayla şöyledir:

Atatürk, De Gaulle, Che Guevera, Mao Çe Tung, Kennedy, Nasır, Castro, İnönü, Lenin, Lumumbo, Ho Şi Minh, Aybar, Alpaslan Türkeş ve Gandi.

2 Haziran 1968 Pazar günü, Kısmi Senato, Belediye, İl Genel Meclisi, Muhtar ve boş yerlerdeki milletvekili seçimi yapılır.
Istanbul’da bulunan öğrenci yurtlarında çıkan seçim sonuçları şöyledir:

Site Öğrenci Yurdu: CHP:160, TİP:115, AP:67, CKMP:43.
Çemberlitaş Kız Yurdu: CHP:70, TİP:31, AP:30, CKMP.:2.

1961-71 döneminde kendisini “Kemalist” ya da “Sosyalist” olarak tanımlayan birçok gençlik örgütünü çatısı altında toplayan üst kuruluşlar bulunmaktadır.

Tanımlamalar sadece bilinen anlamları açısından değil, kimin nasıl tanımladığına da bakmak gereklidir.

TMGT, DÖB, ODTÜ Öğrenci Birliği, Ankara Üniversitesi Talebe Birliği, 30 Ekim – 10 Kasım 1968 günleri, Samsun’dan Ankara’ya, “Tam Bağımsız Türkiye İçin Mustafa Kemal Yürüyüşü” düzenler.

DÖB, yürüyüş hakkında şu açıklamayı yapar:

“Biz, Devrimci Öğrenci Birliği olarak hareketin niteliğinin, özünün Amerikan emperyalizmine – Feodalizme – İşbirlikçi sermaye çevrelerine karşı bir mücadele, gerçek demokrasi için bir mücadele olacağını belirttik. Zira Tam Bağımsız Türkiye, ancak bu güçlere karşı savaşın başarıya ulaşması ile gerçekleşebilirdi. Biz, Mustafa Kemal Gençliği olarak, Türkiye’nin istiklalinin zedelendiğini, elden gittiğini görüyorduk. Onun için atılması gereken devrimci adımın ‘İstiklali Tam Türkiye’ için olacağını, gerçekleştirilmesi gereken ilk amacın ‘Tam Bağımsız Türkiye’ olduğuna inayorduk. Ve bu fikrimizde de direndik.
Sosyalist şiarlar atmadığımız için diğer örgütler tedirgin olmadılar.”

Bir örgüt, “sosyalist şiarlar atmadığını” bildiride açıklama gereksinimi duyduğuna göre, ciddi veya önemli bulduğu bazı kesimler vardır ve bu kesimlere mesaj göndermektedir.

MDD’cilerin mesaj gönderdiği kesimlerle ittifak yapmayı olumlu bulmayan “sosyalist devrimciler” bunu nasıl değerlendirmektedir ona bakalım.

Sosyalist devrimciler, 13 Eylül 1969 Cumartesi günü, Ankara’da, “Pahalılığa karşı Miting” düzenler. Bir grup MDD’ci, hiç bir ilgileri olmadığı halde mitinge katılmaya çalışır ve olay çıkartır.

22 Eylül 1969 tarihli EMEK Dergisi’nde, mitingi sabote etmeye çalışan MDD’ci grubu, “Sosyalizmle Mücadele Derneği” diye adlandırarak,  bu konu hakkında özetle şu değerlendirme yapılır:

“Mitingi sabote etmek niyeti ile geldikleri anlaşılan bir grup, miting boyunca devamlı yaygara kopardılar, bir araya toplanıp bağırıp çağırdılar. Sabote etmek deyince, insanın aklına, toplum polisleri ile komandolar gelir. Oysa bu kez, bunların kendileri değil, özentileri vardı ortalıkta. Mitingi baltalamaya, işçi sınıfının sloganlarının söylenmesini engellemeye çalışanlar, bu kez, her gün ne idükleri daha bir açığa çıkan demokratik devrimci diye geçinen gruptu. Sosyalist gelişmeyi engellemek veya saptırmak için hiç bir güçlükten kaçınmayan, bu küçük burjuvazinin  sosyalist hareket içindeki truva atları, mitingde Sosyalist Türkiye sloganının söylenmesini, bsosyalist hareketi bölme, parçalama ve hançerleme siyasetlerine aykırı görmüş olacaklar ki, hemen başka sloganlarla taarruza geçtiler. Türkiye, sosyalist olmadan bağımsız olabilirmiş gibi, veya Türkiye sosyalist olduğunda bağımsız olmayacakmış anlamına gelecek bir tarzda Bağımsız Türkiye diye bağırdılar ve konuşmacıları engellemeye çalıştılar. Bu, sivil toplum polisi özentilerinin çirkin provokasyon denemesi mitingde bulunanlarca nefretle izlendi.”

SDDF, 23 Nisan 1970’de, “Ulusal bağımsızlık ve Ekonomi Haftası” başlatır. SDDF, yayınladığı bildiride özetle şu açıklamayı yapar:

“Kemalist devrimci hareketimiz her türlü baskıya karşı yürütülecektir. Amerikancı iktidar ve destekleyicileri bunu böyle bilmelidir.”

Peki Istanbul TDGF Bölge Yürütme Kurulu, Ulusal Egemenlik Bayramı dolayısıyla, 23 Nisan 1970’de nasıl bir bildiri yayınlamıştır, ona bakalım.

Bildiri özetle şöyledir:

“Yeraltı ve yerüstü servetlerini Amerika’ya peşkeş çekmiş; Mustafa Kemal’in tam bağımsızlık ilkesini emperyalist çizmeleriyle ezmiş ve ihanetlerini belgelemiş iktidarlara karşı, işçisiyle, köylüsüyle, Kemalist ordusuyla ve devrimci gençliğiyle artık ‘Dur’ demenin zamanı gelmiştir.”

Bu dönem ayrıca, Harp Okulu’nda eğitim gören bir kısım öğrencide, yaşanan politik gelişmelerden etkilenmiştir. İlk önce 69 deniz subayı (Daha sonra katılanlarla imza sayısı 110’a çıkmıştır) imzaladığı için “69 Deniz Subayının Bildirisi” olarak anılan ve Aralık 1969’da yayınlanan bildiride şu cümleler yeralmaktadır:

“Bu savaş bir avuç insanın değildi ki, dursun. Bu savaş senin; bu savaş ezilenlerin. bu savaş Mustafa Kemal’in savaşı… Milli Kurtuluş Savaşı’mızın en büyük dayanağı yiğit halkımızsa, onun yumruğu devrimci gençliktir. Onun yumruğu bizleriz. Gece yarılarından alacakaranlıklarda, gençliğe sıkılan kurşun gerçekte Mustafa Kemal’e sıkılıyor.”  

Örnek olarak verdiğim bu açıklamalar esasında, o dönem, bu örgütlerin ve kendisini MDD’ci olarak olarak adlandıran kesimlerin bütün bildirilerinde yeralan ortak açıklamalardır.

Belli kesimlerce Dev-Genç’in teorisyeni olarak adlandırılan Mahir Çayan, bu konuda neler yazmıştır?
Mahir, Aydınlık Sosyalist Dergisi’nin Ocak 1970’te yayınlanan 15. sayısında, “Bugünün şiarı nasıl, Tam Bağımsız ve Gerçekten Demokratik Türkiye, şiarı ise, sekter ve gerici şiarı da Sosyalist Türkiye, şiarıdır.” diye belirttikten  sonra, “Kemalizm” hakkında özetle şunları yazmıştır:

“Kemalizm, küçük burjuva devrimciliğinin, işgal altındaki bir ülkede -Türkiye’de- emperyalizme karşı bir isyan bayrağıdır…Küçük burjuvalar ülkesi olan Türkiye’de devrimci bir geleneğe sahip olan bu zümre, içinde bulunduğumuz evrede de çeşitli kurum ve örgütlerde yer alarak ülkenin politik hayatında aktif bir rol oynamaktadır.”
MDD’cilerin, “Sosyalist Türkiye” sloganına karşı tepkisinin birçok nedeni var.

Birincisi, “Türkiye, sosyalist değil milli demokratik devrim aşamasındadır.”

İkincisi, “Milli Demokratik devrim amacıyla ittifak yapılan diğer kesimleri ürkütmesi” nedeniyledir.  Ürkütülmesinden korkulan kesim ise “sivil olmayan”  kesimlerdir.

TİP ya da kendisini sosyalist olarak adlandıran kesim ise, bu ittifaka, “cuntacılık” bağlantıları olduğu gerekçesiyle tamamen karşı çıkıyor ve  ittifaka yanaşmıyordu.

Gençler arasında ilk başta “Sosyalist Türkiye” ya da “Bağımsız Türkiye” sloganlarının söylenip söylenmemesi tartışmalarını sadece bir slogan olarak algılayan bazı gençler, çözüm yolu olarak, “Bağımsız Sosyalist Türkiye” sloganının atılmasını önermiş ve gösterilerde bunu kullanmışlardır. Konunun ideolojik boyutunun olduğu da zamanla kavranmaya başlanmıştır.

“Sosyalist Türkiye” sloganına karşı tepki, sadece bir sloganın soylenip söylenmemesi konusunda kalmamış, bıçaklı saldırıya döndürülmüştür.

28 Aralık 1970 Pazartesi günü, SGÖGenel Başkanı Muharrem Kılıç, Dursun Akdoğan, İbrahim Bakırcı, Oğuz Tekin, Hayrettin Seçmen, bu nedenle, Hacettepe Üniversitesi’nde TDGF’liler tarafından bıçaklanır.

SGÖ, 29 Aralık 1970 Salı günü, Dev-Genç’e şiddetle çattığı bildirisinde özetle şu görüşlere yer verir:

“Dev-Genç, burjuvazinin emrinde anti-sosyalist ve anti-demokratik eylem veren bir örgüttür. Burjuvazi sahneye koyduğu bu oyunlarla iki gerici gençlik örgütünü, Dev-Genç ve Ülkü Ocaklarını aktör olarak kullanmaktadır. Dev-Genç’in ilericilikle, demokratik güçlerle hiçbir ilgisi yoktur. Anti emperyalist mücadele adına emperyalizme nasıl köpeklik edecekleri konusunda birbirleriyle yarışırlarken aralarında küçük gruplara da bölünün Dev-Genç yöneticileri son günlerde sayıları daha da artan öldürülen gençler olayının da sorumlularıdır.”

TDGF ile SGÖ, bu saldırılara rağmen, 12 Mart döneminde ittifak için çaba gösterir. Bunun nedenini son TDGF Genel Başkanı Ertuğrul Kürkçü, şöyle açıklamıştır:

“Bizim yönetimimiz sırasında ise gerek SGÖ, gerek Dev-Genç dışındaki, TİPyönetimine şöyle ya da böyşle yakın gruplaşmalarla daha iyi ilişkiler sürdürebildik. Bu biraz da bizim Kemalizm üzerindeki vurguyu azıltmamızdan ileri geldi ve 12 Mart’a karşı çok açık bir tavır takındııktan sdonra, onlarla (SGÖ’lülerle) daha yakın bir ilişki doğdu ama sıkıyönetim ilan edilip, dağılınınca bir daha birbirimizi göremedik.”

Ortak düşünceleri paylaşanlar, zaman zaman, ittifaka girer.

ODTÜ Öğrenci Birliği’nin 1969 yılında yapılan seçimler sırasında kavgalar çıkar. TDGF’liler, bazı SDDF’lileri ODTÜ’de döver. SDDF’liler de, ODTÜdışında yakalyadıklmarı ODTÜ’lülelir döver. Ertuğrul kürkçü, bu nedenle, 1969 Eylül ayında Kızılay’da SDDF’lilerden dayak yer.

ODTÜ Öğrenci Birliği seçimlerinde SDDF’liler ile MDD’ciler arasında çıkan kavga nedeniyle Öğrenci birliği yönetimi ortada kalınca, bir grup sosyal demokrat, kendilerini, “Milli Kurtuluşçu Sosyal Demokratlar” olarak adlandırıp, “Toplumcu” grupla işbirliğine gider.

21 Mart 1970 günü SDDF’lilerin yaptığı mitinge TDGF’liler el koyar ve bazı SDDF’lileri döver. Saldırılar daha sonra da devam eder.

O dönemin, en popüler gençlik örgütü olan TDGF’nin yaptığı eylemlere ve açıklamalarına bakalım.

TDGF, 14 Mart 1970 Cumartesi günü, Ankara’da, “Bağımsızlık Haftası” düzenler.

14 Mart 1970 Cumartesi günü, TDGF, ODTÜ Öğrenci Birliği, Ankara Üniversitesi Öğrenci Birliği, SBF Öğrenci Derneği, Üniversite Asistanları Derneği, Ankara Üniversite Hukuk Fakültesi Öğrenci Derneği, Ankara Erkek Teknik Yüksek Öğretmen Okulu Öğrenci Derneği, Ankara İktisadi Ticari İlimler Akademisi Öğrenci Derneği ve bir çok kuruluş, DTCF bahçesinde bir forum yapar.
Forumda alınan karar gereğince, “Mustafa Kemal’in kurduğu Birinci Millet Meclisine gidilecek ve orada da forum” düzenlenecektir.

Binlerce genç, en önde Türk bayrağı koşarak, Ulus’taki ilk T.B.M.M.’ne gelir. Sanki ilk TBMM’deki gibi bazı konular tartışılır, görüşülür ve sonunda karara bağlanır. 

İlk TBMM balkonundan, Ulus Meydanında bulunan binlerce gence şu duyuru yapılır:

“Mustafa Kemal’in yürüttüğü milli kurtuluş savaşımızın başarıya ulaşması için 23 Nisan 1920’de ilk toplantısını yapan Türkiye Büyük Millet Meclisi, onurlu bir ulusun parlamentosuydu.

Mustafa Kemal’in başkanlığında toplanan parlamento emperyalizmin kovulması, halkımızın kurtulması için kararlar alıyor, işgal kuvvetlerini atmak için planlar yapıyordu.

Biz, Türkiye’nin milli kurtuluşçu, devrimci gençliği olarak böylesine onurlu bir parlamentoyu özlüyoruz.
Biz, Amerikan emperyalizminin ve işbirlikçilerinin egemenliğindeki bir gerici politik düzeni değil, işçi – köylü – asker ve gençliğiyle tüm ulusumuzu temsil eden devrimci ve demokratik bir politik düzeni özlüyoruz.
Biz, devrimci gençlik olarak, Amerikan uşaklarının, oy pazarında para ile satın alınan kişilerin, halkımızın sırtından milyonlar vuranların at oynattığı bir politik düzeni tanımıyoruz.
Yaşasın Mustafa Kemal’in milli, onurlu, parlamentosu!.
Yaşasın işçi – köylü asker ve gençliğin devrimci dayanışması!.

Toplantıda alınan kararlar şunlardır:

1- Amerikan emperyalistleri, işbirlikçileri ve toprak ağaları halkımızın baş düşmanıdırlar.
2- Halkımızın ve gençliğin hiçbir siyasi partiye güveni yoktur.
3- Tam Bağımsız ve Gerçekten Demokratik Türkiye’yi kurmak için:
-Yurdumuz bütün Amerikan Askeri üslerinden ve tesislerinden, bütün Amerikan askerlerinden, Barış Gönüllülerinden ve bütün Amerikan sivil uzmanlarından temizlenmelidir.
– Yer altı ve yer üstü servetlerimizi sömüren bütün yabancı şirketlere ve yabancılarla işbirliği yapan zenginlerin mallarına el konmalıdır.
– Milli çıkarlarımızı zedeleyen bütün ikili anlaşmalar feshedilmeli NATO ve CENTO’dan çıkılmalıdır.
– Toprak ağalığı ve tefecilik ortadan kaldırılmalı ve ağaların toprakları yoksul köylülere dağıtılmalıdır.
– Bütün milli sınıf ve tabakaların, işçilerin, köylülerin, memurların, öğretmenlerin teşkilatlanmalarını ve demokratik mücadelesini engelleyen bütün kısıtlamalar kaldırılmalıdır.
– Bütün ilkokullar, ortaokullar, liseler, yüksek okullar ve bütün eğitim ve öğretim sistemimiz yabancılara değil, Türkiye halkına hizmet eder duruma getirilmelidir.
– İstiklali tam Türkiye için mücadele, gerçek demokrasinin kurulması için mücadele devrimci görevimizdir.
Bu uğurda mücadeleye katılmak her yurtseverin hem hakkı, hem de görevidir.”
Bu eylem ve kararlar, Atilla Sarp’ın TDGF Genel Başkanı olduğu dönemde yapılmıştır.
Ertuğrul Kürkçü’nün TDGF Genel Başkanı olduğu dönemde de en kalabalık yürüyüş 10 Kasım 1970 Salı günü yapılır.
Türkiye Devrimci Gençlik Federasyonu (TDGF), Üniversite Asistanları Sendikası (ÜNAS), Türkiye Milli Gençlik Teşkilatı (TMGT), Türkiye Öğretmenler Sendikası (TÖS), Ankara Üniversitesi Öğrenci Birliği, Hacettepe Üniversitesi Öğrenci Birliği ve Orta Doğu Teknik Üniversitesi Öğrenci Birliği, Yapı İşçileri Sendikası (YİS), Sağlık İşçileri Sendikası (Sağ-Kur), 10 Kasım 1970 Salı günü, “Mustafa Kemal Yürüyüşü” düzenler.

Ellerinde taşıdıkları “Mustafa Kemal”in kalpaklı afişleriyle çoğunluğunu öğrencilerin teşkil ettiği yürüyüş, saat 11.00’de Anıt-Kabir’de başlar.

İstiklal Marşı’nın okunması ve saygı duruşundan sonra TDGF Başkanı Ertuğrul Kürkçü, özetle şu konuşmayı yapar: 
“Atatürk, istiklal-i tam Türkiye görüşünün ışığı altında anılmalıdır. Yeni bir kurtuluş savaşının eşiğindeyiz. Emperyalizmin bütün dünyada hızla çöktüğü bir dönemde Ata’yı anıyoruz. Ata’yı anmak için Birinci Kurtuluş hareketinin manasını iyi bilmek lazımdır.”

Gençler, “Bağımsızlık andı” içtikten sonra, Anıtkabir önünden yürüyüşe geçer.

Yürüyüşte, “Enternasyonal Marşı söylenir mi söylenmez mi, söylenirse provokasyon olur mu?” diye tartışma yaşanır.
“Atatürk geliyor”, “Kahrolsun Amerika”, “Bağımsız Türkiye”, “Devrimciler el ele, milli cephede”, “İşçi gençlik ele ele, milli cephede” sloganlarıyla Tandoğan Alanına gelen gençler, İstasyon yolu üzerinden eski T.B.M.M. önünde toplanır. Bu arada, bir grup genç, Cento binası önüne gelerek yarıya indirilmiş Amerikan bayrağını indirerek yırtar. Yürüyüşe devam eden gençler, Cemal Gürsel Alanında yapılan kısa konuşmalardan sonra dağılır.

Mustafa Kemal Yürüyüşü”nü düzenleyen kuruluşlar, Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi (DTCF)’nde de, saat 17.00’de “Mustafa Kemal” forumu düzenler.

Forumda TDGF Başkanı Ertuğrul Kürkçü, TÖS Başkanı Fakir Baykurt, Prof. Muammer Aksoy, i Milli Birlik Komitesi üyelerinden Tabii Senatör Suphi Karaman, Devrim Gazetesi Sahibi Doğan Avcıoğlu, ODTÜ Öğrenci Birliği Başkanı Erhan Erdoğmuş, konuşma yapar.

Kürkçü, düzenlenen bu etkinlikler hakkında, neler düşündüğünü özetle şöyle açıklamıştır:

“Şunu açık ve seçik bir şekilde belirtmek isterim ki, Atatürk ve o’nun düşünceleri olan Kemalizm’le bilimsel sosyalizmin prensipleri arasında uzlaşmaz bir ayrılık ve çelişki mevcut değildir. Ama bazı çelişkiler şüphesiz ki vardır.

Sosyalistler tarafından Atatürk’ün kurtuluş savaşı sırasındaki Mustafa Kemal vasfının benimsendiği ve Atatürk olarak mevcudiyetinin kabul edilmediği yolunda bir iddia mevcuttur. Bu iddia çok yanlıştır. Burada belirtmek isterim ki, bizim değerlendirmemize göre radikal küçük burjuvanın devrimcisidir ve sonuna kadar da öyle kalmıştır. Bu nedenle Atatürk’ün kurtuluş savaşları sırasında icraatına bakılıp, devrimci olarak Mustafa Kemal adı ile kabul edilip de bilahare devrimci çizgiden uzaklaşıp Atatürk olarak reddedilmesi şeklinde bir değerlendirme, kimlerin hangi arkadaşların yaptıklarını bilmiyorum. Ama uygun değildir. Kurtuluş  savaşı ile ondan sonraki icraatı diyalektik bir sonucudur, mantiki bir neticesidir.
Ben, Dev-Genç Genel Başkanı olarak ve diğer Merkez Yürütme Kurulu arkadaşlarım Kemalist değiliz ve hiç bir zaman Kemalizm’in arkasına sığınmadık. Biz, her zaman proleter sosyalistler olduğumuzu açık ve seçik olarak belirttik. Ve kendi dünya görüş açımızdan Mustafa Kemal’in Türk tarihinde ilerici ve devrimci olarak rol oynadığını değerlendirip, belirttik.

Mustafa Kemal’in ideolojisini oluşturan Kemalizm’in temel ekseni anti emperyalisttir. Ve Mustafa Kemal’in diğer bütün düşünceleri bu anti-emperyalist eksen etrafında çeşitlenir. 1970’de Türkiye’deki başlıca çelişme milletlerarası tekelci sermaye ile Türk halkının çelişmesidir. Ve bu çelişmenin çözüm tarzı da anti-emperyalist ve anti-oligarşik bir devrim çizgisinden geçer. Dünyada milli kurtuluş savaşlarını vermiş bütün milletlerde bu savaşların öncüleri bayraklaştırılmış fakat devrimin sonraki safhalarında hiç bir zaman devrimciler, sosyalistler, bu bayraklaştırılan milli şahsiyetlerin arkasına sığınmamışlardır. Biz de aynı görüşle hiç bir zaman Mustafa Kemal’in arkasına sığınmadık, sığınmak istemedik. Amma Türkiye’de hiç bir kimse bizim kadar Mustafa Kemal’e de sahip çıkmamıştır. Sonuç olarak şunu belirtmek isterim ki, Mustafa Kemal’in ortaya koymuş olduğu mücadele ve Kemalizm’in anti-emperyalist olması ve belli bir evrede bizim de anti-emperyalist bir mücadeleyi ön görmüş bulunmamız, böylece, zikrettiğim şekilde muayyen bir devre içersinde anti-emperyalist savaş konusunda fikirler arasında ayniyet ve mutabakat bulunmuş olması sebebiyle o devrede de Mustafa Kemal’i benimseriz ve ona sahip çıkarız. Kaldı ki, 10 Kasım 1970 tarihindre Anıt-kabir’de ben bir konuşma yaptım ve bu konuşmamda Mustafa Kemal’i sosyalistler adına andığımızı belirttim.”

Yusuf Küpeli’nin yazdığı, “1965-1971 – Türkiye’de devrimci Mücadele ve Dev-Genç” adlı broşürün otuzumcu sayfasında, bu konuda özetle şu değerlendirme yapılmıştır:

“Şüphesiz o gençlik liderlerinin ve proleter devrimci gençliğin bir Kurtuluş Savaşı vermiş olan küçük burjuva devrimcisi Mustafa Kemal’e saygıları vardı. Ama Kemalizmi değil, proleteryanın ideolojisini benimsemişti.”

Mahir Çayan ve arkadaşları, 1971 yılında yaptıkları savunmada, bu konuyu şöyle açıklamıştır:

“Kurtuluş savaşı dönemini, daha sonraki Kemalist devrimciler döneminden ayırmak gerekir, şeklinde bizim görüşlerimizmiş gibi ileri sürülen görüşler bize ait değildir. Bu görüşe katılmadığımız gibi bize ait de değildir. EMEK Dergisi’nin görüşüdür. Ve bizim EMEK dergisi’yle hiç bir bağlantımız yoktur.”

Bu konuda, bir açıklama daha.

TDGF Genel Başkanı Ertuğrul Kürkçü, Sadun Tanju ile yaptığı ve 12 Şubat 1971 tarihli Cumhuriyet Gazetesinde yayınlanan röportajında:

“Biz, siyasal bir parti değiliz. Üstelik sosyalizm gelsin de demiyoruz. Biz halkın iktidarı olan demokrasiyi istiyoruz.” açıklamasında bulunur.

12 Mart 1971 Cuma günü, askeri muhtıra verilir. İlk olarak, 16 Mart günü, “Kemalist” olarak adlandırılan subaylar, ordudan tasfiye edilir.

Türkiye, yeni bir siyasi dönemin içindedir artık.