Ana sayfa Haberler Dünya ROXANA HÜRREM’İN HAYALETİ-HÜSEYİN MÜMTAZ

ROXANA HÜRREM’İN HAYALETİ-HÜSEYİN MÜMTAZ

ROXANA HÜRREM’İN HAYALETİ
Hüseyin MÜMTAZ

Şu anda Kıbrıs’ın üzerinde Sarhoş Selim’in annesi Roxana’nın hayaleti dolaşıyor.
Kalem erbâbı, yaşanılan durumla ilgili yazısında nezaket göstermiş, “Truva Atı” demiş. (1)
Doğrusu “mayın eşeği” olmalıydı.
Truva’ya da, ata da ayıp olmuş.
Tepkileri ölçmek, duruma göre de çark etmek yahut iyice azgınlaşmak için maskeledikleri, perdeledikleri gerçek “duygu ve düşüncelerini” yazdıkları kâğıdı vermişler çocuğun eline, konuşturmuşlar.
Çocuk da ne bilsin, kafasının tam arkasına, mezuniyet şapkasını üstelik eğreti koyan “muallimleri”nin gazına gelmiş, dedikleri doğrudur diye aynen okumuş.
Yazanın, gözden geçirenin, konuşturanın, dinleyenin ve alkışlayanın cehaletine doğrusu hayran kaldım.
Bu kadar mı olur be birader?
Önünüze konulan, kimin yazdığı belli olmayan “anonim” ders kitaplarından kafanızı kaldırıp, merak edip hiç mi gerçek tarih okumadınız “mekteplerinizde”?
Durumun vahametini algılayabilmemiz için olaya yukarıdan bakmamız gerekiyor.
1571 fikriyatının 446 yıl sonra hiç değişmeden aynen devam ettiğinin fotoğrafıdır yaşanılan durum.
446 yıl önceki “Fetih”in paralel bir başka amacı daha vardı, bir taşla iki kuş vurulmak istenilmişti.
İlk amaç Kıbrıs’ı fethetmek; ikinci amaç ise Yavuz’dan beri Osmanlı’nın başına belâ olan “isyancı” Yörük ve Türkmenleri mecburî iskân fermanıyla yeni fethedilen adaya sürgün ederek “kurtulmak”.
Öyle bir ferman ki, uymayanın tez boynu vurula!
Lâfı hiç fazla uzatmayacağım aksini iddia eden; kanıtı varsa yazsın, yayınlayayım.
Bin kere yazdım…Madem anlaşılmıyor, bir kere daha tekrar edelim.
“1571’de Ada’da tek Türk yoktu. Venedikli vardı, Cenevizli vardı, Lüzinyen vardı, Marunî vardı, Rum vardı.. Rum hiçbir zaman (1960’a kadar) adaya sahip, hâkim otorite olamamıştı. Hep tebaa idi. Yönetilen idi. 1571’de fetih gerçekleşince önce ‘Türk idare organlarının emniyeti’ için, sonra da ‘yerleşim’ için Ada’ya nüfus göçü/mecburî iskân planlandı. Ve her şey 1974’dekinden çok daha güzel, akılcı, kapsamlı, bilimsel planlanıp gerçekleştirildi. (2)
Mevcut bütün kaynaklarda Osmanlı İmparatorluğu’nun ‘Anadolu’sundan, Anadolu’nun da özellikle Türkmen/Yörük/Alevi ç(y)oğunluklu bölgelerinden; her biri ayrı meslek erbabı, mesleğinin ehli; erkekse sabıkasızlığı, kızsa bekâreti ‘iki kişinin kefaletine raptedilmiş’ seçilmişlerin Ada’ya iskânı öngörülmüş, sağlanmıştı.
Yâni fetihle beraber barajın kapakları açılmamış, ipini koparan Ada’ya akmamıştı.
Ben 40 sene önceki acemilik dönemimin ilk tebliğlerinden birinde bunu Osmanlı’nın ‘Türkçülüğü’ne bağlamıştım. Oturuma verilen arada Kafalı Hoca (Mustafa) kulağıma eğilmiş, ‘Türkmen/Alevi isyanlarından kurtulmak için’ demişti, ‘Türkçülüğünden değil’..
Beratlı açıkça diyor ki;
‘Kıbrıslı Türkler, Anadolu’nun en önemli Alevî Türkmen boylarının adaya sürülmüş torunlarıdır’. (S.132)” (3)
“1974 Barış Hârekâtı” ile haklı olarak öğünüyoruz da; 1571’de tamamını fethettiğimiz ada’nın 1974’de sadece üçte biri ile yetindiğimizi neden sorgulamıyoruz?
İlk fetheden; kendi oğlu tahta geçsin diye padişahın diğer oğullarını öldüren Kânuni’nin Rus asıllı eşi Roxana yahut “Devletlu İsmetlu nikâhlı Hürrem Haseki Sultan Aliyyetü’ş-Şân Hazretleri”nin oğlu Sarı Selim/Sarhoş Selim’di ama 1877’de “kiralayan” da “Ulu Hakan” Abdülhamit idi.
Tarihler “Sarı/Sarhoş” der ama Reşat Ekrem Koçu; “Sarı değil kumraldı, sarhoş değil ayyaştı. Babasının dördüncü saltanat yılında doğmuştu, tahta oturduğunda kırk iki yaşındaydı. Orta boylu, gri elâ gözlü, vücut yapısı iri kemikli, pazulu, pençeli adamdı. … değme pehlivanlar çektiği yayı çekemezdi. Veçhen güzel adamdı…Gece gündüz içti. Hazinesinden altın ve mücevher taşan bir imparatorun o zevk meclisleri zamanımızın muhayyel sınırları ötesinde, bir peri masalı hayatıdır” der…
Kürsüde, konuya tekrar girmemize yol açan çocuğumuz “college”ının mezuniyet şapkası eğreti durduğu için okuduğu metinde geçen kelimelerin şapkasını da koyamıyor doğal olarak. Bir kere metin yabancı dilde düşünülüp sonra Türkçe’ye çevrilmiş. Okuyan da zaten yabancı dilde düşünmeye alıştırıldığı için Türkçe metne haliyle yabancı kalıyor.
Dinliyoruz;
“Giydiğimiz markadan bindiğimiz arabaya kadar eşimize dostumuza gösteriş yapıyoruz. Kendimize rol model olarak kabul ettiğimiz ünlüleri tanıdığımız kadar peygamberimizi tanıyor muyuz? Hz. Muhammed’e layık olacak bir gençlik olabiliyor muyuz? Hayır. Liselerde alkol kullanımının yüzde 86’yı bulduğu, boşanma oranının yüzde 70’i geçtiği bu topraklarda” diyor…
İyi ya; demek ki günümüz gençleri 1571 fatihini rol model olarak kabul etmişler.… “Sarhoş değil, ayyaştı… Zevk meclisleri zamanımızın muhayyel sınırları ötesinde, bir peri masalı hayatıdır” demiyor mu Selim’i anlatan Reşat Ekrem Koçu?
“İlk Osmanlı Halifesi” Yavuz Selim’in torunu olan II’inci Selim’den bahsediyor Koçu.
Devam ediyor çocuk;
“Osmanlıyı, atalarımızı, ecdadımızı ne vakit İngiliz sevdasına değişir olduk? Ne vakit batı kültürüne entegre olduk ve ne vakit bizlere dayatılan sahte bir hayatı idrak eder olduk?”
Bam telimizden vurdu bizi…
Ah “o İngiliz sevdası”!
O mektebin başmuallimine, muallimlerine, o konuşmayı yazan kâtibine, gözden geçiren musahhihine, muhataplarına, temaşacılarına ve şakşakçılarına tek bir şey önereceğim;
Google’a “Abdülhamit, Kıbrıs ve Antelope” yazsınlar, çıkanı okusunlar…
Kıbrıs’ı İngiliz sevdasına asıl değişen, değişen değil şilinler karşılığı satan “Halife” Yavuz’un torunu Abdülhamit’tir. Onun ve kardeşi Vahdettin’in soyundan gelen torunları da aynı dedeleri Sarı Selim gibi zevk ve sefa içinde “casino” çalıştırmaktadırlar şimdi Kıbrıs’ta.
Başı sıkışınca memleketten tüymek için yine İngilizlerden Antelope zırhlısını isteyen de Abdülhamit’tir. (4)
“Osmanlıyı, atalarımızı, ecdadımızı İngiliz sevdasına asıl değişen” demek ki kimmiş?
Ne demiştik lafa başlarken; “1571 fikriyatının 446 sene sonra hiç değişmeden aynen devam ettiğinin resmidir durum”.
1571’de başkaldırmalarından kurtulmak için Anadolu’nun Türkmen/Yörük/Alevi ç(y)oğunluklu bölgelerinden mecburi iskân fermanıyla ataları “sürülen” günümüz Kıbrıs Türklerinin tekrar peşine düşülmüştür.
Yapılan şey Kıbrıs Türklerine 1571’i hatırlatmak, dolayısı ile Yavuz’u ve Selim’i hatırlatmak/sorgulatmaktır.
İster istemez “Hangi Türkiye?” sorusu sordurur, Türkiye taraftarlığı değil, Türkiye karşıtlığı doğurur.
Yerlilerle (1571), yerleşenleri (1974) karşı karşıya getirir.
Bu tavra, üslûba, düşünceye karşı olmak, asla Türkiye’ye karşı olmak değildir, fikre karşı olmaktır.
Kaldı ki “Türkiye”nin uzak coğrafyalarda her yaptığı yanlış olmadığı gibi her yaptığı da doğru değildir. (5)
Bir öğrenci; Türkiye’de veya yabancı bir ülkede mezun olduğu okulunun töreninde konuşurken bulunduğu eyaletin, vilayetin, ülkenin halkını bu şekilde aşağılayabilir mi?
Bu konuşmayı dinleyenler arasında (444-446 yıl sorusu da var) etkili ve yetkili seçilmiş/atanmışlar var mıydı?
Vardı da çıkıp tek kelâm ettiler mi?
“College” Mektebinin o zamanki mualllim ve muallimeleri halen “vazifelerine” devam etmekte midirler?
“Mezun talebeler” nerede, ne iş yapmaktadırlar?
Lâf bitti…
Tamamı zaten deliye söylenirmiş. 10 Ağustos 2017

 

NOT; Bu mezuniyet konuşmasının gündeme düştüğü günlerde, Allah’ın işi işte; “Erenköy”ün 53’üncü yıl anma törenleri yapıldı. Rumlar Erenköy’e geçilmesine zorluk çıkardı, Yunanlılar da üstlerine vazifeymiş gibi “Sayın Akıncı da dahil olmak üzere Kıbrıs Türk liderliğinin sevinci karşısında şaşkına döndük” dediler “kınadılar”.
Kıbrıs Türkleri Larnaka’daki Hala Sultan türbesine 74 öncesi de giderlerdi. 74 sonrasında Rumlar, güneyde kalan türbe ziyareti için zorluk çıkarmazlar da Erenköy için her yıl neden bin dereden bin su getirirler? (6)
İngiliz müstemleke yönetimi de aslında aynı şeyi yapmıştı; tehlike olarak gördüğü etnik şuuru törpüleyip daha mülayim, kontrol edilebilir addettiği dini yapıyı öne çıkarmak için milli bayram ve kutlamaları/anmaları yasaklamış; dini günleri teşvik etmişti. Hâttâ Ortodoks Rumların fazla olan dini tatilleri ile Müslüman Türklerin tatil günlerini eşitlemek için kandilleri bile “resmî” tatil yapmıştı.

DİP NOTLARI;

(1) http://www.havadiskibris.com/truva-ati-mi/

(2) a.Cengiz Orhonlu’nun, “Osmanlı Türklerinin Kıbrıs Adasına Yerleşmesi (1570–1580)”, Milletlerarası Birinci Kıbrıs Tetkikleri Kongresi (14–19 Nisan 1969), Türk Heyeti Tebliğleri, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları, Ankara, 1971 adlı tebliği. B. Yrd.Doç.Dr Nazım Beratlı’nın ‘Kıbrıslı Türklerin Tarihi. Cilt 1’. Lefkoşa Galeri Kültür.Yay. 4üncü Baskı. 2015

(3) http://www.turkishnews.com/tr/content/2016/02/18/sari-selim-jargonu/

(4) “İngiliz Yönetiminde Kıbrıs-2”. Ahmet Gazioğlu. CYREP Yayınları. İstanbul. Nisan 1996. Sayfa 8. Layard’ın eşinin hatıralarına atfen.

(5) Örneğin Kanal Harekâtı; Sevr; Mondros; NTO’ya girmek için Kore Savaşı, 1921 Kars Antlaşması ile edindiğimiz Batum ve Nahçıvan Garantörlüğümüzü dillendirmememiz; AET ile imzalanan 1963 Ankara Antlaşmasına rağmen 54 yıldır Avrupa kapısında beklememiz; 1974’de 2’inci Harekât ile İngiliz Üslerine dayanmışken geri çekilmemiz ve EGEAYDAK sessizliği.

(6) Kıbrıs’a “İslâm Kültürü”, Ömer (MS 647-49) ve Ümmü Haram (MS 653) ile gelmiştir. Ömer ve altı arkadaşı (Müslüman savaşçı/keşifçi/tüccar/casus?) vefat edip Girne yakınlarında defnedilmişler ve adlarına bir türbe yapılmıştır. Halife Hazreti Ömer ile bir ilgisi yoktur.
Ümmü Haram (Hala Sultan) ise, Peygamber Efendimiz Hazreti Muhammed’in süt halasıdır. (Süt annesinin eşinin kızkardeşi). Onun vefatından sonra, 86 yaşında iken eşi Ubâde İbni Sâmit ile katıldığı Kıbrıs seferi sırasında Larnaka yakınlarında atının ürkmesi sonucu düşerek hayatını kaybetmiştir.

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here